Kadir KORKMAZ

Kadir KORKMAZ

Bir pamuk tarlasında toplanmış ürünlere küçücük bir ateş değse ve zamanında müdahale edilemese o ürünler yok olup gitmeye mahkûmdur.

İşte insanlar da pamuk tarlası misali, küfürde çoğunluğa uyduğu sürece, ateşi yakan mı, çoğunluğa uyan mı,  yoksa ateşi söndürmeyen mi suçludur?

Ateşi söndüremeyen suçlu?

Kâfirler elindeki tüm güçlerini devreye sokmuş, tüm insanlığı ateşe vermiş ve o ateşi söndürme imkânları bulunduğu halde söndüremeyen mü’minler suçludur.

Kâfirler ve onun medya organları;

Dünyanın hemen hemen her hanesinde tv, tablet ve bilgisayar mevcuttur.

Bireysel olarak yine çoğunda taşınan cep telefonları da bulunmaktadır.

Bu alanlar da en iyi markaları dünyaya ihraç eden ülkelerin başında ABD gelmektedir.

Medya deyince ilk akla sosyal medya gelmektedir. Cep telefonu ve tablet üretimine başlandığından bu günümüze kadar, sosyal medya denilen bu alan tüm insanlığı esir almış durumdadır. Bu platformu kullanmayan hemen hiç kimse yok gibidir. Çocuk yaştakiler, gençler ve akl-ı selim yaşlılar. Adeta beyni uyuşturan, kişiliğini ve karakterini buna göre değiştiren güçlü bir afyon.

Görünen odur ki medyanın her organında, sadece İslâm adına yayın yapanların sayısı istatistiklere göre %17 civarında, %83 oranı da küfürle bütünleşmiş yayınlar söz konusudur.

Bu küfre hizmet eden medyada neler yok ki!

Başta Avrupa olmak üzere medeniyetin beşiği yaftasını kendisine yakıştıranlar, aslında islamafobiye hizmet eden kimselerdir. Kendilerini Müslümanlığa nispet eden kimselerin de bu islamafobiye bilerek ve isteyerek dininden bihaber oldukları için yardım ettiklerini görmekteyiz.

Nasıl mı?

Çocukları susturmak için ellerine verilen cep telefonu veya tabletlerde, kâfirlerin kendi yayınları olan çizgi filmleriyle, bilgisayar gibi hafızası olan çocuklar bu yayınları hafızlarına kaydetmekte ve bunun bir neticesi olarak gençlik ateist ve deist olma ihtimaliyle karşı karşıya kalıyor.

Gençlik evresinde de durum pek farklı değil. Yine kâfirlerin yayınlarıyla dolu olan sosyal medyada gençlerimiz Avrupa’ya özendiriyor ve neticede özgür olma duygusu, örf, âdet ve ananelerimizden gençlerimizi uzaklaştırıyor. Saygı, sevgi ve merhamet gibi değerli duygularını öldürerek İslâm dinine yaşamımızda ikinci planda dahi yer vermeyi doğru görmeyen bir anlayışın kurbanları haline getiriliyoruz.

Bunun sonunda yine istatistiklere göre günün beş ila sekiz saatine yakınını kâfirin attığı oltalara takılarak sosyal medya başında geçiren gençlerimiz; “geleceğimiz” dediğimiz ancak uyuşturulan, şiddete, içkiye, zinaya olan düşkünlükleriyle, bireysel olarak “bana kimse hükmedemez/karışamaz” bilinci aşılanarak nefislerinin kulu-kölesi halinde gelen insanlar yetişiyor.

Çocuk ve gençlerin elden kayıp İslâm dışı anlayışların kurbanı haline gelmemesi için anne babaya özellikle de anneye daha fazla iş düşüyor.

“İlk olarak çocuk yetiştirmede ilk öğretmen annedir. Anne çocuğa ne verirse çocuk dünyaya onu verir.” ( MALCOLM X  )

Maalesef günümüz de laik sistemin kurbanı olan anneler de bu Avrupaî yaşama ayak uydurmuş vaziyetteler.

Örtünme konusunda ki zaafları ve iman eksikliği, evlenmeden zina yoluyla anne olanları ve  toplum içerisinde hemcinslerini kıskandırmak için giyindikleri elbiseleriyle duygularının kurbanı olmuş durumdalar. Bütün bunları yaparken de kendilerine Müslüman yakıştırmasını yapıp, namus ve ahlâk ahkâmı kesmektedirler.

EVET !

Aslında namus bekçileri ve ahlaktan bahseden, aslında uyuya kalanların en büyük namussuzlar olduğunu unutmayalım. Bu tip insanların dini açıdan hiç bir meşruluğu yoktur. Bu tipler öyle bir yaşam modeli çizdi ki, bir kız ve bir erkeğin, zinaya davetiye çıkardığını görüyor ve aynı evde yaşamasına izin veriyorlar. Aynı Avrupalılar gibi.

Başka bir sorunumuz olan tv. Kanallarında sergilenen kendi yaşam şekillerini (dinlerini) bir örnekle değerlendirelim.

Beş kişilik bir aile. Emekli olmuş ancak faizde ki parasına dokunmayan bir baba figürü. Çocuklarını büyütmek için çalışmak zorunda.

Bu baba iş başvurusunda bulunuyor ve patronuna işe alınması için yalan söyleyerek ben çocuklarıma bugüne kadar haram lokma yedirmedim diyor.

En nihayetinde patron işe alıyor.

Baba bunun sevincini hanesinde çocuklarıyla birlikte kutluyor. Ancak içki şişeleriyle.

Gün geliyor çalıştığı şirketin işleri bozuluyor maaş ve primini alamıyor. Eşi alışveriş için baba dan para istiyor. O da bankadaki vadeyi boz diyor. Tam o esnada patron yeni bir iş aldığını maaş ve prim ödemelerini yapacağını bildiriyor.

Baba eşini arayarak vadeyi bozma diyor maaş ve prim alacağım, eş “Allah’ım sana şükürler olsun, kul sıkışmayınca Hızır yetişmezmiş” diyor. Ne güzel “din” ama!

Evet !

Bu örnekte olduğu gibi nice dizi ve filmlerde senaristler, oyuncular dini böyle lanse ediyor, bütün haramları böyle meşru gösterip dinden bihaber olanların beyinlerini yıkıyor.

Kâfirlerin bir başka yardımcıları da Müslüman ülkelerle yapılan ticaret anlaşmalarıdır. ALLAH (c.c.) ticareti helal, faizi haram kılmışken, tüm ticaret işlemlerinde bir şekilde faizle ilişkilendiriliyor.

Kâfirler ihraç ettiği her alandaki ürünleri vadeli bir şekilde veriyor ve zamanında ödeme alamazsa faiziyle geri alıyor.

Müslüman ülke yöneticileri kâfirlerle ticaretini dost niteliğinde sürdürüyor ve bunu da kendi vatandaşlarını refah içinde yaşatma gayesiyle yapıyor.

Peki, bu durum böyle mi?

Ülkemizden günümüz itibariyle örnek verecek olursak, tarım ülkesi olup da tahıl bolluğuna rağmen tahıl ihraç ediyor. Meyve sebzelerin en kalitelisini ithal edip kendi halkı değil de kâfir halka yediriyor.

Bunun nedeni ekonomi olarak bizden güçlü olmaları ve tehdit etmeleri mi acaba!

“Sen benden bunu almazsan ben sana bunu vermem” mantığı.

Ekonomik verilere göre -değişken bilgidir ancak- tüm dünyayı  6-7 Yahudi aile yönetiyor. Çok güçlü ülkelerin başında geldiği kabul edilen ABD ancak o da bu ailelerin bir maşası durumundadır. Bu bilgileri bâzı ekonomistler dillendirmektedirler.

Dolar dediğimiz para birimiyle tüm dünya ekonomisine yön veriyor bu kâfirler. Müslüman ülkelerine yerleştirdikleri kendi ajanları sayesinde oralarda da ayını çarkı işletmektedirler.

Oysa başta Çin ve Arap ülkeleri tüm piyasadan dolarlarını çekse Abd ekonomisi yerle yeksan olur. Yine bu bilgiyi de ekonomistler vermektedirler.

Bu durumda Müslüman ülkelerin yöneticileri Allah''ın dinine mi yardım ediyorlar, yoksa kâfirlere mi?

Oysaki biz Müslümanlar yeryüzünün halifeleri kılınmıştık. Ama biz ne yaptık? Birbirleriyle savaşmaktan, birbirimizi tekfir etmekten, sen yanlış ben doğruyum söyleminde bulunmaktan dünyada varoluş maksadımızı unuttuk.

ALLAH: “Benim ipine sımsıkı sarılın” dediği halde bizler maalesef kâfirlerin yapmak istediklerine farkında olmadan ne kadar da yardımcı oluyoruz değil mi?

Sorsan herkes hoca, herkes âlim. Müslümanım diyenler arasında âyet savaşları: Sahip olduğumuz ilmi birikimimizle şampiyon kim olacak?

Dinamik enerjimizi kâfirlere karşı değil de, mü’minler için tüketiyor ve bizler için çok önemli olan zaman kavramını birbirimize harcıyoruz.

Sürekli kâfirlerin yumruklarını yemek, sadece gard alıp savunma da kalmak, Müslümanları nakavt etmez mi?

Onların zehirli hayatında biz neden panzehir arıyoruz?

Onlar devamlı uyanık ve düşünüyor, biz Müslümanlar ise uykudayız. Çünkü uykuda ki insan düşünemez, rakibine karşı koyamaz.

Aynı filmi ve aynı senaryoyu izlemekten bıkmadık mı?

Onlar bütün savaşçılarını arenaya sürmüşken, biz en iyi savaşçılarımızı neden kullanmıyor, kenarda bekletiyoruz?

Kâfirler her anında canavar yetiştirip, üretiyorken, biz Müslümanlar içerisine sığındığımız kafeslerimizden neden dışarı çıkamıyoruz?

Çünkü içimizde beslediğimiz güç, samimi imân ve cesaretten yoksun da ondan. O yüzden suç, kâfirlere yardım eden biz Müslümanların.

“ALLAH, sizi güçsüz olarak yaratan, sonra güçsüzlüğün ardından bir güç veren, sonra gücün ardından bir güçsüzlük ve yaşlılık verendir. O, dilediğini yaratır. O, hakkıyla bilendir, hakkıyla kudret sahibidir.” (Rûm, 54)

“O, yaratan, yoktan var eden, şekil veren ALLAH'tır. Güzel isimler O'nundur. Göklerdeki ve yerdeki her şey O'nu tesbih eder. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Haşr, 24)

Göklerde ve yerde bulunan her şey kayıtsız şartsız ALLAH'ındır. Bütün gerçekliğiyle ve var olan düzenleriyle O'nun mahluku, O'nun mülküdür. O'nun tasarrufu ve tedbiri altındadır. Bütün kâinatta ALLAH'ın ilminden gizli hiçbir şey düşünülemez. O hepsini bilmektedir.

Tabiatın ve kâinatın eser sahibi yüce ALLAH ve bunların içinde yarattığı en güzel eser de insandır.

Bir eserin önemini ve değerini gösteren husus ise onu icra edenin kusursuz olması ve her şeye güç yetirecek  büyüklükte olmasıdır. Eser sahibi ALLAH her şeyden münezzehtir.

Yüce rabbimiz biz insanları: topraktan, sonra kuru bir çamurdan şekillendirip balçıktan yarattığını şu şekilde ifade etmektedir:

“Hani Rabbin meleklere, "Ben kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş balçıktan bir insan yaratacağım.” (Hicr, 28)

İnsanoğlunun ilk yaratılışının topraktan olduğunu ifade ettikten sonra çoğalmalarının ise bir damla sudan (meniden) yaratıldığını şu şekilde ifade etmektedir:

“ALLAH sizi önce topraktan, sonra da az bir sudan (meniden) yarattı. Sonra sizi (erkekli dişili) eşler yaptı. ALLAH'ın ilmine dayanmadan hiçbir dişi ne hamile kalır ne de doğurur. Herhangi bir kimseye uzun ömür verilmez yahut ömrü kısaltılmaz ki bu bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, ALLAH'a kolaydır.” (Fâtır, 11)

“Sonra bu az suyu "alaka"  hâline getirdik. Alakayı da "mudga"  yaptık. Bu "mudga"yı da kemiklere dönüştürdük ve bu kemiklere de et giydirdik. Nihayet onu bambaşka bir yaratık olarak ortaya çıkardık. Yaratanların en güzeli olan ALLAH'ın şânı ne yücedir!” (Mü'minûn, 14)

“O, sizi (önce) topraktan, sonra az bir sudan (meniden), sonra "alaka"dan yaratan, sonra sizi (ana rahminden) çocuk olarak çıkaran, sonra olgunluk çağına ulaşmanız, sonra da ihtiyarlamanız için sizi yaşatandır. İçinizden önceden ölenler de vardır. ALLAH bunları, belli bir zamana erişmeniz ve düşünüp akıl erdirmeniz için yapar.” (Mü'min-67)

İnsanoğlunun yaratılışının nasıl gerçekleştiği bu âyetlerle bizlere beyan edilmektedir.

Öncelikle topraktan yaratılışımız, bize ne anlatmaktadır?

Toprağın çamur veya balçık haline gelmesi ve kuru bir toprağı canlandıracak ve ekilen nimetlerin mahsülünü alamız için ilk gereken şey ‘su’dur.

Yaradılışımızın toprak ve su olan ikili elementten meydana gelmesi konusunu biraz daha açalım!

Toprak nimetini incelediğimizde görmekteyiz ki besin maddelerini ana kayadan kaynaklanan mineral elementler oluşturmaktadır. Katı olan yerkabuğunun  % 98’ini 8 element oluşturur.

Sırasıyla oksijen, silisyum, alüminyum, demir, kalsiyum, sodyum, potasyum ve magnezyum'dur.

İnsanlar çıplak ayaklarıyla toprağa bastığında bu durum damar duvarlarını rahatlatarak genişlemesini sağlar ve bu sayede insandaki kan akışı normal seviyelere ulaşmış olur. Bu durum tıbben de kanıtlanmıştır.

Peki biz bu bilgiyi neden paylaştık?

İnsanın metabolizmasıyla, toprağın metabolizması aynıdır. Bu özelliklere ve değerleri taşıma noktasında insan vücudunda toprakta olan elementlerin birçoğu mevcuttur.

Bu benzerliği örnekleyecek olursak:

Geçmiş dönemlerde kılıç veya kesici aletlerle yapılan savaşlarda, insanlar derin yaralarında ilk uyguladıkları işlem; toprağı çamur haline getirip, kanayan bölgeye baskı uyguladıklarını ve bu sayede de kanı tamamen durdurmaya çalıştıklarını görmekteyiz.

Evet! İnsan mu’cize arar ve sorar, aslında insanın kendisi en büyük mu’cizedir.

Şimdi de ALLAH'ın insanı sudan ( sperm'den ) yaratması, mu’cizesini inceleyelim, inşaALLAH !

Günümüzde sağlıklı bir erkekte milimetrede 15 ila 200 milyon arasında sperm bulunduğu tıbben kanıtlanmıştır.

Rabbimizin alakadan yarattık demesini ise şöyle ifade edebiliriz:

Bir spermin döllenmiş dişi yumurtada bir hafta zarfında oluşan hücre topluluğunun rahime asılıp gömülmüş şeklidir. Bu durum bir erkekte 200 milyona kadar bulunan sperminden bir veya daha fazlası ile gerçekleşir.

Aynı yumurta ikizlerinde tek sperm, ayrı yumurta ikizleri, üçüzleri ve daha fazlası ise yumurtalığa tutunan sperm sayısıyla doğru orantılıdır. Bunu da ek bilgi olarak vermiş olalım!

Tabii ki bu şekilde bir oluşum Rabbimizin gösterdiği mu’cizelerden biridir.

Evet! İnsanın anne karnında ki yaşamı bu şekilde başlamaktadır. Ceninin oluşması, yani yaklaşık 11 hafta sonuna kadar bebek nefes alma, tat alma ve duyma işlemini kazanmaya başlar.

Nefes almamızı sağlayan akciğer ise anne karnında 39 haftada tam olarak gelişimini tamamlar. Bu süre zarfına kadar bebek bağlı bulunduğu anne karnındaki kordonbağ ile tüm ihtiyaçlarını karşılar. Akciğerin oluşumu tamamlandıktan sonra artık bebek doğuma hazırdır.

Doğum gerçekleştikten sonra anne karnındaki kordon bağı kesilir ve bu durumda nefes alması için akciğer görevine başlar, suphânALLAH

İnsanın oluşumu için gerçekleşen Mu’cize bir evre ve bunun sonunda yine mu’cize olarak başlayan yeni bir yaşam!

Evet insanlar hep bir mu’cize bekler ve görmek ister, fakat etrafında ve kendi nefsinde bir çok mu’cize bulunduğu halde bunları anlamak ve görmek için aklını devreye sokmaz.

Rabbimiz kitabında başka bir mu’cize olarak sivrisinek örneğini bize misal getirir.

“Muhakkak ki ALLAH bir sivri sineği, hatta daha üstününü misal getirmekten çekinmez. İman edenler bilirler ki, o şüphesiz haktır, Rabblerindendir. Ama küfre saplananlar: “ALLAH böyle bir misal ile ne demek istedi?” derler. ALLAH onunla birçoklarını şaşırtır, yine onunla birçoklarını yola getirir. ALLAH onunla ancak o fasıkları şaşırtır.” (Bakara, 26) Bu âyette rabbimiz dikkatimizi sivrisineğe çeker. Rabbimizin yaratmış olduğu varlıklardan birisi olan sivrisineği incelediğimizde birçok mu’cizele karşı karşıya kalırız. Gözlerindeki 8000 mercek ve kızılötesi imgelerden tutunda, dokuz adet kalbi bulunan bir varlıktır. Günümüzdeki teknolojik imkanlarla sivrisinekteki bu mu’cize özellikleri daha iyi kavrıyoruz. Bu sinek, biz insandan bir şey kapsa (kan) biz onu ondan geri alamayız, isteyeninde, isteneninde âcizliğini idrak edemeyenler, aklını kullanmayanlardır.

Rabbimizin bir mu’cize olarak yarattığı sivrisinek misalinden ve insanın bir başka mu’cize olarak meydana gelmesi konusunu ifade ettikten sonra Rabbimizin biz insanlarda bulunan bir başka mu’cizesine değinelim inşaALLAH !

Yoktan varedilen insanın, anne karnında ki evre başlangıcından doğuma kadar en son oluşan organı beynidir.

İnsan kendini tanıdıktan sonra ömrümün sonuna kadar vücudundaki tüm fiziksel yapacağı işlemleri ayrıca da düşünme özelliğini sağ lop ve sol lop olarak iki şekilde işleyen bu organla yapar. Bizlere verilen bu mu’cize organ sayesinde iki buçuk milyon GB hafıza -ki bu 300 yıl hd bir filmi kaydetmeyle eşdeğerdedir- kapasitesine sahibiz.

Diğer mu’cize organlarımızı da ele alacak olursak: daha net ve kusursuz görmemiz için 576 megapiksel göz,

Kalbimiz vücudumuza 1 dakikada yaklaşık 5.5 litre kan pompalıyor. Bu da; 1 günde 8 ton, 1 yılda 3.000 ton, 80 yılda ise 240.000 ton anlamına geliyor.

Günümüz teknolojisiyle, insanın kalbinin işlevini ancak 3/1 oranında gerçekleştirebilecek yapay kalp üretebildiler, buda sadece insanı sınırlı bir süreye kadar yaşatabiliyor.

Bunun dışında çift yaratılan organların tek başına yaşam şartlarını kolaylaştırdığına da şahidiz. Düşünsenize bir kolunuz veya bir bacağınızın olmadığını veya kulağımızın birinin veya ikisinin de olmadığını! Hayat ne kadar da zor olurdu öyle değil mi?

Kör olduğunuzu düşünün mesela! Bir gün boyunca gözlerinizi tamamen kapatıp, güncel işlerinizi bu haldeyken yapabilir misiniz? Yapmakta çok zorlanacağımız âşikar.

Rabbimizin bize ücretsiz bahşettiği organları maddiyatla ölçebilir misiniz? Tabii ki de ölçemeyiz.

Günümüzde protez bir bacak veya kol, işitme cihazı ve en önemli ve en pahalısı olan yapay bir kalp cihazı yaklaşık 2.2,5 milyon TL olduğunu biliyor muydunuz?

Sizin bu yapay aletlere ihtiyacınız yoksa, yani Rabbimiz sizlere bu organları sağlıklı olarak lütfetmişse bu durumda ne kadar da zenginsinizdir.

Rabbimiz insanoğlunu bu şekilde zengin kılmışken, buna karşılık o kendisine bu nimetleri veren Rabbine karşı ne kadar çok nankörlük ediyor ve nimetlerini görmezden geliyoruz değil mi?

Bize bahşettiği en güçlü çağımız olan gençliğimizi, geçici olan dünya hayatının zevklerini elde etmek için tüketiyor kalıcı olan âhiret hayatımız için aynı gayreti göstermiyoruz.

Oysaki bizim bu mu’cizevî yaradılışımızı gerçekleştiren ALLAH’ın (c.c.) bizden istediği şey sadece kendisine kulluk ve ibadet etmemizdir. Çok mu zor?

Nefsanî duygularımızı kötü şeylerden arındırmak, ALLAH'ın rızasını kazanmak adına onları terketmek çok mu zor?

Rabbimizin bize en büyük nimetlerinden olan akıl ve cüz-i irademizi neden hakkın tarafında değil de bâtıldan yana kullanıp küfür tarafında kullanıyoruz?

Bizler ALLAH'ın sonsuz nimetlerinden yararlanıyorken, neden sanki bu sonsuz nimetleri verenin bizim üzerimizde bir hakkı yokmuş gibi hareket ediyoruz?

Rabbimizin Rahman süresinde 31 kez tekrarladığı:

"Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz" ifadesinde gündeme getirdiği bizlere verilen nimetlerin şükrünü eda etmemiz gerektiği gerçeğini neden göremiyor ve görmek istemiyoruz?

Rabbimizin bizlere lütfettiği nimetlerini saymaya kalksak, tüm işi gücü bir kenara bıraksak yine de saymakla bitiremeyiz. Evet!

İnsan, esas olan yaradılış amacından uzaklaşmadan, nasıl yaşaması gerektiğini, ALLAH'a, Kur’an'a, peygamberlere ve âhirete iman noktasında kendi nefsiyle mücadele ederek, sırat-ı müstakim yolunu bulması çabası içine girmelidir.

Bize mu’cizelerini; gerek kainat gerçeğiyle, gerek tabiat olaylarıyla gerekse gözümüzün gördüğü tüm nimetleriyle bize gösteren ALLAH'a ne kadar hamd etsek azdır.

Öncelikle ALLAH'tan uzak yaşamı terk edip, geç olmadan bir an önce tövbe istiğfar edelim.

Bunun içinde, Rabbimizin buyurduğu şu âyetleri hatırlayalım:

“Ey iman edenler! ALLAH’a itaatsizlikten sakının. Herkes yarın için ne hazırladığına baksın! (Evet) ALLAH’a itaatsizlikten sakının; şüphesiz ALLAH yapıp ettiklerinizden tamamen haberdardır. ALLAH ’ı unutan, bu yüzden ALLAH’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar gerçekten yoldan çıkmışlardır.” (Haşr, 18-19)

Böyle insanlardan olmamak için ALLAH'ı razı etme noktasında O’ndan gerektiği gibi sakınan/korkan, hakkıyla teslim olan, emir ve yasaklarına riâyet eden, verdiği nimetleri helal çerçevesinde değerlendiren ve bunları başarabilmek adına artık aklını devreye sokan kullarından olalım, İnşaALLAH.

Tüm kâinatın gerçek ve tek sahibi olan ALLAH övülmeye lâyıktır.

Helak sözlük anlamı itibariyle, yok etme ve yok olma anlamlarına gelir.

Dini açıdan helakın anlamı ise ; Korku, ceza ve azap görme demektir.

Mükâfatın kelime anlamı ise “ödül”dür.

Dini açıdan ise; İyi tutum  ve davranışların karşılığı olarak alacağı sevap ve ödül anlamı taşıyan bir terimdir.

Öncelikle, bireyler toplumu oluşturdukları için; Helak ve Mükâfat kavramlarını, hem bireysel hem de toplumsal olarak değerlendirebiliriz.

Bireysellik kavramının, insanın iyi veya kötü olarak yaptıkları olmakla beraber, bunun sonucu olarak da toplumun yaşam tarzının gidişatı noktasında önemli bir etkisi söz konusudur.

ALLAH C.C hak kitabımız Kur’ân’da; Zâriyat sûresi 56. âyette şu şekilde buyurur;

“Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım.” ve A'râf sûresi 179. âyette de şöyle buyurur; “Andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Bunların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.”

Bu iki ayetten şunları anlamalıyız:

İnsanlar ve cinler ALLAH'a kulluk için yaratılan varlıklardır.

Yaratma sıfatı sadece ALLAH'a ait olduğu için, O’nun dışında başka bir ilah aramak ve edinmek, en büyük ve tevbesi edilmediği taktirde affedilmeyen tek günah olarak ŞİRK’tir diyebiliriz.

İnsanlardan ve cinlerden bir çoğunu cehennem için yarattık demek ise;

Kendilerine kalp, göz ve kulak verip yaratan Allah olduğu halde, yaradılıştan kendilerini rablık misakına taahhüt ettiren semi (işiten), Basir (gören) ve eşi benzeri olmayan ALLAH TEALA olduğu halde O’na türlü türlü şirk koşarlar. Gafletlerinden dolayı ALLAH'ı anmazlar.

Bu şekilde bir yaşamı benimseyenler için rabbimiz cehennemi hazırlamıştır.

İnsanların yaradılışındaki en büyük hikmet ALLAH'ı tanıyıp, O’na ibâdet ve kulluk etmeleridir.

Çünkü ibâdetlerle kurtuluş yakalayabilmek ve kulluğunu hakkıyla yerine getirmek, kulların kendi menfaatleri içindir.

Bunun dışındaki başka şeylere tüketilen ömürler ve âmeller zâyi edilmiş olur; bu şekilde hayatlarını sürdüren kişiler hak olan âzabı boylarlar.

ALLAH TEALA'nın insanlara verdiği en büyük nimetlerden biri akıldır.

Bu aklı insana ister hak yolunda ister bâtıl yolarda kullansın diye verilmiş ve insan bu noktada özgür bırakmıştır.

Ama Allah insanı serbest bırakmakla kalmamış onu uyarmıştır da;

Birçok âyet-i kerimede; “aklınızı kullanmaz mısınız” der.

Aklın dışında verilen insana verilen bir başka özellikte özgür irade sahibi olmasıdır! Buna bağlı olarak yaşamında seçim hakları söz konusudur ve insanlar haklarını çoğunlukla bâtıldan yana kullanmaktadırlar.

Bu da başta Allah’ı, dini, peygamberi ve ahireti inkar ve ayrıca da küfürde ısrarı doğurarak haddi aşmalarına sebep olmaktadır.

Bu tip insanlara baktığımızda aslında şu sonuç çıkıyor:

ALLAH'ı hakkıyla idrâk edip anmaması(unutması) ALLAH'ın da kendisini onlara unutturması, göndermiş olduğu hak kitap olan KUR'AN-I okumamış, okumak istememiş, bununla beraber okuyanlarında yüzeysel okuyup, “KUR'AN bize ne diyor” diye üzerine düşünmeyip, kendini sorgulamaması bu sebepler bütünlüğündedir.

Oysaki Rabbimiz bize;

Bakara sûresinin 2. âyetinde şu şekilde buyurur: “İşte o kitap, bunda şüphe yoktur ve müttakiler (kötülükten korunacaklar) için hidayettir.” Ve Kalem sûresinin 52. âyetinde ise: “Halbuki o alemler için bir öğüttür.” diye buyurur.

Bu iki âyet bize göstermektedir ki; kurtuluş reçetemiz KUR'AN’dır!

İnsanın yaşamı boyunca en büyük düşmanı ise hiç kuşku yoktur ki şeytandır. Onun adımlarını takip eden, onunla dost olan -buna insan şeytanları da dahil- onu düşman bilmesi gereken insandır.

Çünkü şeytan, “sırat-ı müstakim”den saptırmak için biz insanlara sağımızdan, solumuzdan, önümüzden ve arkamızdan yanaşarak vesvese verdiği gibi nefsimizin de yenik düşmesiyle, bize dünya hayatını süslü göstererek helaka uğramamıza neden olur.

Biz insanlar şunu bilmeliyiz ki:

16. yüzyılın ikinci yarısında, sömürgecilik fââliyetlerinin beraberinde getirdiği sermaye birikimi, kapitalizminle birlikte temellerinin atıldığını görüyoruz.

Bununla akabinde Portekiz cumhuriyet facto diktatörü olan Salazar'ın 3 F kuralıyla, yani halkı spor, eğlence ve din ile uyuşturulması rejiminin günümüze kadar geldiğini görmekteyiz.

Bu durumları göz ardı etmeden, kapitalizmin ve 3 f kuralının insanlar üzerindeki etkisinden uzaklaşıp kendi nefislerimizi sorgulamalıyız.

Nedir bu nefis?

Nefsi sorgulama demek, iç kritik, içe dönüş, içimizdeki ben ile hesap günü gelmeden önce hesaplaşmak demektir. Bu sebeple nefsin yaptığı kötülüklerden pişmanlık duyması, kendi kendisini yargılayıp kınaması ve kendisini düzeltmeye çalışması takdir edilecek bir tutumdur. Nitekim Yüce ALLAH, kendini kınayan nefse yemin ederek bu sürecin önemine işaret etmiştir. (Kıyâmet,2) Unutulmamalıdır ki, kişinin en acımasız düşmanı, nefsidir ve nefisle mücadele düşman ile mücadeleden daha zordur. Nefsi sorgulamaya ilk önce Yüce ALLAH ile ilişkilerimiz sorgulamayla başlamalıyız. Yüce ALLAH’ın ortaya koyduğu aşkın değerleri hayatımızın merkezine oturtup oturtmadığımızı gözden geçirilmeliyiz. Çünkü Rabbimiz ile iletişimimiz sorgulanmadan toplum, çevre ve eşya ile ilişkilerimizi sağlıklı bir şekilde yürütmemiz mümkün değildir.

3 F kuralı ve Kapitalizmin günümüzdeki yaşama negatif anlamda yansımalarını şu şekilde değerlendirebiliriz.

İnsanlar artık farkında olmadan köleleşmişler; eğlence adı altında tüm zevklerini icra etmeye devam eden, gece evinde ve plajlarda giydiklerini sokağa taşıyan ve bunun adında özgürlük diyenler, ALLAH'ın emri örtünmeyi çağ dışı ve gericilik olarak nitelendirenler, her türlü fuhşiyata zemin hazırlanan mekânları mesken tutmuş iki ayaklı şeytanlardır. Cinayetlerin, trafik kazalarının başlıca sebeplerinden olan içkinin su gibi tüketildiği mekânları hazırlayanlar da yine o şeytanlardır. Devletlerin bile kendi imkânlarıyla oynattığı ve yaygınlaştırdığı kumarı (piyango/at yarışı) meşru gösterenler de yine aynı şeytanladır.

Evet, böyle bir yaşam benimsemiş ve bu yolda devam edenler!

ALLAH'IN yasaklarını, haramlarını hiçe sayan, görmezden gelerek sınavsız bir yaşam olduğuna inandırılmış ve helaka doğru giden insanlar ve toplum!

Bu helakın başlıca sebebi ise dinde zorlama olmamasıdır.

İnsanların bir dine inanmaya veya o dinin ibadetlerini uygulamaya zorlanması, İslam'ın özüne ve ruhuna aykırıdır. Çünkü İslam, inanç için özgür iradeyi ve vicdani bir kabulü şart koşar. Elbette Müslümanlar birbirlerini KUR’AN'da anlatılan ahlaki vasıfların uygulanması için uyarabilir, teşvik edebilirler. Ama asla bu konuda bir zorlama yapılamaz. Ya da dünyevi bir imtiyaz tanınarak, kişi dini uygulamaya yönlendirilemez.

Bunun aksi bir toplum modeli varsayalım. Örneğin insanların ibadet yapmaya zorlandıklarını farzedelim. Böyle bir toplum modeli İslam'a tamamen aykırıdır. Çünkü inanç ve ibadet, sadece ALLAH'a yönelik olduğunda bir değer taşır. Eğer bir sistem insanları inanca ve ibadete zorlayacak olursa, bu durumda insanlar o sistemden korktukları için dindar olurlar. Din açısından makbul olan ise, vicdanların tamamen serbest bırakıldığı bir ortamda Allah rızası için dinin yaşanmasıdır.

Evet dinde zorlama yoktur, ancak! İnsanlığın kurtuluş reçetesi ve ahiretteki mükâfatını alacağı ve onun hakkıyla idrak edileceği yegâne din İSLAM' dır.

EY İNSANOĞLU!

İnandığın hak kitabı KUR-AN'ı oku,  anla ve hayatına yansıt.

Özüne dön, dinini iyi öğren, ALLAH'ın rızasını kazanmaya çalışanlardan ol. Eğer Müslüman olduğunu iddia ediyorsan; sadece Müslümanım kelimesini kullanmaktan ve kendini o dine nispet etmekten kurtul ve fiiliyata geç. Senin için hazırlanmış ahiretteki mükâfata ancak böyle kavuşabilirsin.

Yüce Rabbimizin Kitab-ı keriminde buyurduğu Fussilet sûresinin bazı âyetleriyle size hatırlatmada bulunayım.

"ALLAH'a çağıran, salih amelde bulunan ve gerçekten ben Müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kimdir? İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen en güzel olan tarzda kötülüğü uzaklaştır; o zaman görürsün ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost oluvermiştir. Buna da sabredenlerden başkası kavuşturulmaz. Şayet sana şeytandan yana bir kışkırtma gelecek olursa hemen ALLAH'a sığın. Çünkü O işitendir, bilendir" (Fussilet, 33-36).

"Kim sâlih bir amelde bulunursa kendi nefsi lehinedir, kim de kötülük ederse o da kendi aleyhinedir. Senin Rabbin kullara zulmedici değildir... İnsan hayır istemekten bıkkınlık duymaz, fakat ona bir şer dokundu mu artık o umutsuzluğa kapılır" (Fussilet, 46, 49).

"İnsana nimet verdiğimiz zaman yüz çevirir ve yan çizer, ona bir şer dokunduğu zaman ise artık o geniş dua eden biridir" (Fussilet, 51).

ÂHİRET YURDUNDA ALLAH'IN RIZASINI KAZANMIŞ, MÜKAFATLARINI GÖRECEĞİMİZ KULLARINDAN OLMAMIZ DUASI İLE. ES SELAMÜ ALEYKÜM VERAHMETULLAH.

Allah biz insanlardan, âhiretdeki mükâfatımızın dünyada kazanacağımızı, O’nun razı olacağı kullarından olmamızı ister...

İslâmiyet’in bütün hükümleri mâkuldür. Onun akla zıt düşen, mantığa ters gelen hiçbir meselesi yoktur.

İnsanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliği aklıdır. İnsan onun vasıtasıyla gördükleri üzerinde düşünür, iyiyi kötüden ayırır, doğru ile yanlış arasında bir seçim yapar.

İnsan, kendisine verilen en büyük nimet olan aklını ve cüz-i iradesini ALLAH (c.c.) dininin yeryüzüne hâkim olması noktasında değil de hevâ ve nefislerine uyan, haktan yüz çeviren insanların âhirette nasipleri olmayacaktır.

Kıyâmete kadar geçerli kalacak dinimizi Rabbimiz bize şöyle tanımlar:

"Bugün sizin dîninizi sizin için kemâle erdirdim. Sizin üzerinizdeki nîmetimi (lütuflarımı) tamamladım ve size din olarak İslâm'ı seçtim (yalnız İslâm'dan razı ve ondan hoşnut oldum)". (Mâide, 3)

 "Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, ondan [seçtiği dîni] kabûl edilmeyecektir ve o, âhirette hüsrâna [büyük zarara] uğrayanlardan olacaktır." (Al-i İmrân, 85)

 "ALLAH katında yegâne [hak] din İslâm’dır." (Al-i İmrân, 19)

Bu sebepledir ki!

İslâm’a ve mü’minlere, zulüm ve eziyet eden, her türlü kötülüğü işleyen kimseler bilmelidir ki; küfrünüz, dünya menfaatiniz, makam ve mevki hırsınız sebebiyle yaptığınız bu eylemleri ancak imtihan alanımız olan bu dünyada yapabilirsiniz.

Hakkında şüphe olmayan, ALLAH'ın tâyin ettiği vakit mutlaka gelecek, o vaad mutlak sûretle gerçekleşecek, bizler de bu yapıp ettiklerinizin şâhitleri olacağız.

Kötülük olarak işlediklerinizi, günahlarınızın ağırlıklarını ve o ağırlıklarıyla beraber daha birçok ağırlıkları; başkalarını saptırmaya, günaha sokmaya çalışmalarınızın karşılığını eksiksiz olarak tas-tamam görecek ve kaybedenlerden olacaksınız.

ALLAH (c.c.) Kıyâmet sûresinde, kıyâmetin gerçekleşeceğine ve insanların iyi veya kötü ameller olarak kendi nefislerinin yapıp ettikleriyle eksiksiz bir şekilde karşılaşacağının gerçek olduğunu bildirmek için kıyâmet üzerine yemin eder.

Yani;“Kıyâmet günü muhakkak olacaktır” der!

İnananlar ve nefsini iyiye kullananlar kazanacak; inanmak istemeyen kötü nefisler o gün kendisini çok kınayacak, dünyada yaptıkları gafletlere, günahlara çok pişman olacaklar, hatta her nefis kendini kınayacak, dünyada işlediği kusura pişman olacak;“daha iyi niye çalışmadım, daha güzel işler niçin yapmadım” diye pişmanlık duyacaktır. Bu sûrede “kendini kınayan nefse” ifadesiyle vurgulanan yemi bize göstermektedir ki; O gün gerçekleşecek olan kınama, karşılaşacağı azâbın önemine ve büyüklüğüne dikkat çekmek mânasına gelmektedir.

“İnsan, kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı mı sanıyor? Evet, bizim onun parmak uçlarını bile aynen eski haline getirmeye gücümüz yeter. (Kıyâmet, 3-4)

YARATILMIŞ OLAN İNSANLARIN PARMAK UÇLARINDAKİ İZLERİN BİRBİRİNE BENZEMEMESİ, AHİRET'TE Kİ KÜNYEMİZDİR.

Allah (c.c.) bu kudretini bize bu şekilde açıklar.

“Ben cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyât, 56)

Rabbimizin, biz kullarının yapacağı ibadetlere ihtiyacı yoktur. İbadetlerimiz; biz insanların tek başımıza hesap vereceğimiz ahirette, hakkıyla ALLAH'ı razı ederek cenneti kazanabilmek için kurtuluş reçetemizdir.

Yoksa Rabbimiz: “Andolsun, cinlerden ve insanlardan pek çoğunu cehennem için yarattık ki, onların kalpleri vardır onunla anlamazlar, gözleri vardır fakat onlarla görmezler; kulakları vardır ama onlarla işitmezler. Bunlar hayvan gibidirler, hatta daha da şaşkındırlar. İşte onlar gafillerin ta kendileridir.”  (A'raf, 179) diyerek biz insanları uyarır mıydı?

ALLAH (c.c.) bu âyette aslında, kudretini değil, sonsuz ilim sahibi olduğunu bize vurgulamıştır. Yani kudretiyle birilerini zorla cehenneme koyacağını bildirmemiş bilakis, kulluk için yaratılan bazı kimselerin kendi özgür iradeleriyle cehenneme götüren yolu tercih edeceklerini bildirmiştir.

Unutmayın ki İblis/şeytan, ALLAH'a isyan ederek cennetten kovuldu.Hz. Âdem (a.s.)'a ALLAH'ın yasakladığı meyveyi yedirmek için yine ALLAH adına yemin ederek, -vesvese vererek- günaha yöneltti. Şetan ALLAH'tan kıyâmete kadar izin isteyip, insanları yoldan çıkarmak için durmak ve yorulmak bilmeden bu görevini yerine getiren apaçık düşmanımızdır.

Allah'ın emir ve yasaklarına uymayarak karşı gelmenin akıllıca bir hareket olmadığını Kur’an'ın bize birçok âyette “aklınızı kullanmaz mısınız” diye uyarısından anlayabiliriz.

"Şüphesiz şeytan sizin için bir düşmandır. Öyle ise (siz de) onu düşman tanıyın. O, kendi taraftarlarını ancak alevli ateşe girecek kimselerden olmaya çağırır." (Fâtır, 6)

Yaşamımızın her anında ve alanında ALLAH olmalıdır!

ALLAH'ı unutmak, ALLAH’ın emir ve yasaklarını unutmak demektir. ALLAH’ın rızasını kazanmaya yönelik çabaları unutmak demektir. Hayatında ALLAH’a fazla yer vermemek, hareketlerinde onun hoşnutluğunu gözetmemek, kısacası ALLAH’tan gafil olarak yaşamak, yarın Allah’a vereceği hesabı göz ardı etmek,  gaflet deryasında boğulmak demektir.

ALLAH kendisini sevenleri sever, düşmanlık edenlere düşmanlık eder, nefret edenlere nefret eder, kendisini yok sayanı yok sayar. Kendisini unutmuş kimseleri oda âdeta unutmuş gibi yardıma muhtaç olduğunda yardımsız bırakır.

ALLAH, bir ceza olarak kendisini özgür iradesiyle unutan, hayatında O’na yer vermeyen kimseye kendi nefsini, kendi hesabını-kitabını kendisine unutturur.

Her nefis ölümü tadacaktır. Ölümün kişiye tattıracağı o acıyı hissedecektir.

Ve biz insanlar, bir imtihan olarak kötülük ve iyilikle deneneceğiz. Bu dünya öyle bir imtihan ve deneme yeridir ki ölümle her şey bitiverecek değildir. Hepimiz sonunda ALLAH'a döndürüleceğiz. Hesap gününde dünya imtihanımızın mükafat veya cezaları eksiksiz karşımıza çıkacaktır.

Şüphesiz ALLAH, hain ve nankörlerin hiçbirini sevmez; emanetlerine ihanet, nimetlerine karşı ise nankörlük edenlerin hiçbirini sevmediği gibi, onların meydana getirdiği toplumu da müdafaa etmez, aksine onların bertaraf edilmelerine müsaade eder.

Şüphesiz ALLAH mü'minlere yardım etmeye, onları zafere ulaştırmaya elbette kâdir olandır ve bunu yapmaya güç yetirecek güç ve kudrete sahiptir.

Şüphesiz ALLAH kendi dinine yardım edene yardım edecektir. Çünkü dinin, ihtiyari/kulun seçimine bırakılan fiillerle alakası olduğuna göre, o konuda arzu edilen gâyenin gerçekleşebilmesi için ALLAH'ın küllî iradesi kulun cüzî iradesine bağlı değildir. Kulların cüzî iradelerini kullanarak bir çaba ortaya koymaları gerekmekte ve bu şekilde ALLAH'ın iradesinin işlemesine vesile olması itibariyle kulun çabası bir "tabir yerin deyse" yardım gibidir. Onun için müminleri savunacağı noktasında söz veren yüce ALLAH, yardımının kesin olarak gerçekleşmesini onların yardım ve çalışmalarına bağlamıştır.

Yoksa ALLAH şüphesiz çok güçlüdür, her şeye galiptir, yardıma ihtiyacı yoktur. Yardım ettiği kimseler de her zaman üstün olup hiçbir zaman mağlup olmazlar.

“İşlerin sonucu ALLAH'a aittir.”

Tabii ki bireysellik yanında birde toplumsal inanç ve yaşam da vardır.

“Bir toplum inanç ve davranışlarını değiştirmedikçe, ALLAH da onların durumunu değiştirmez.” (Ra'd, 11)

BİR TOPLUM KENDİNİ DEĞİŞTİRMEDİKÇE...

İyi veya kötü bir hayat tarzını ve bunun bir neticesi olarak nimet veya azâp içinde yaşamayı insanlar kendileri hak ederler. ALLAH ’ın iradesine uygun bir hayatı, dürüst olmayı, iyi niyetli ve faziletli olmayı tercih edenlere, Cenâb-ı Hak huzurlu bir hayat lütfeder. Onlara nimetlerini esirgemeden verir. Bu insanlar, inançlarını ve güzel hayat tarzlarını değiştirmedikçe, sahip oldukları nimetler ellerinden alınmaz. Bu gerçeği ALLAH Teâlâ Kur’an’ın bir başka âyetinde tekrar belirterek şöyle buyurur:

“Bunun sebebi, bir millet, kendilerinde bulunanı (güzel ahlâk ve meziyetleri) değiştirinceye kadar, ALLAH’ın onlara verdiği nimeti değiştirmeyeceğinden böyledir.” (Enfâl, 53)

Bir toplum, ahlâkını bozarak kendisini değiştirir, iyi yanlarını terk edip kötü bir hayat tarzını benimsemeye başlarsa, o zaman ALLAH Teâlâ verdiği nimetleri ellerinden birer birer geri alır. Bir zamanlar sahip oldukları değerlere sırt çevirdikleri ve onları büsbütün yitirdikleri için onları cezalandırır. Başka milletlerin boyunduruğu altına sokarak ezer. Bunun kesinlikle böyle olduğu, konumuzun başındaki âyetin devamında şöyle belirtilir:

“ALLAH bir topluluğa kötülük yapmayı dilediğinde, artık onu geri çevirecek bulunmaz ve onların ALLAH ’tan başka bir dost ve yardımcıları da yoktur.” (Ra’d, 11)

ALLAH Teâlâ’nın geçici bir süre mühlet verdiği azgın milletlerin yaşadıkları müreffeh hayatları bizi aldatmamalıdır. Zira onun koyduğu kanunları değiştirecek hiçbir kuvvet yoktur.

Yaratan kimse, kânun ve hüküm koyma yetkisi de ona aittir.

ALLAH (c.c.)’ın şeriatından yüz çeviren, mü’minleri yobaz ve gericilik ile suçlayan, siz Avrupa sevicileri ve laik sistemi Baş tacı yapıp bu ideolojiyi benimseyenler!

Aslında sizin şeriattan korkmanızın başlıca sebebi, ALLAH'ı yaşamınıza müdahil etmeden, özgürlük adı altında, canınızın her istediğini, haram-helal sınırlarını gözetmeden yapmak istemenizdir.

Lâkin bu görüş, çoğunluğa uymakla kişiyi gaflete ve delâlete sürüklemesiyle eşdeğerdir.

Nasıl ki yaratıldınız, belli bir süre yaşadınız bir gün o yaşamınız da son bulacağı gerçeğini, ALLAH bize gördüğünüz her doğum ve ölüm hâdisesinde karşımıza çıkarmaktadır.

Sadece bir yaratıcının olduğuna inanmak bizi âhirette kurtarmak için yeterli değildir. Bizi âhirette kurtaracak olan yaratıcıya göstereceğimiz kulluktaki samimiyetimiz ve imanımızdır.

ALLAH (c.c.) biz insanları sınava tabii tutmadan ve sadece inandık demekle de cennetine girebileceğimize dair herhangi bir ifadede bulunmuyor ve bunun tam aksini söylüyor: Rabbimiz olan Allah bakın konuyla ilgili olarak ne buyurur:

“İnsan yalnız ‘iman ettik’ demekle, hiç imtihân edilmeden bırakacaklarını mı sandılar? Andolsun ki biz, onlardan öncekileri imtihan ettik. Elbette ALLAH (imtihan ederek), doğru söyleyenleri de bilir, yalancıları da bilir.” (Ankebut, 2-3)

“Hani şeytan onlara yaptıkları işi güzel gösterip şöyle demişti: ‘Bugün insanlardan size gâlip gelecek kimse yoktur. Ben de yanınızdayım.” (Enfal, 48).

Bu ayetten, şeytanın süslemesinden kastın, insanlara kötü işleri -vesvese yoluyla- güzel olarak telkin etmesi olarak anlayabiliriz.

Oysaki şeytan insanlara apaçık düşmandır ve günahları onlara süslü göstermektedir.

“Biz âhirette iman etmeyenlere yaptıkları işleri süsledik, o yüzden onlar körelmiş bir vaziyette bocalayıp dururlar.” (Neml, 4).

Bu iki âyetten şunu anlamalıyız!

ALLAH’ın süslemesi, bir yaratmadır. Şeytanın süslemesi ise, yalnız bir telkindir. ALLAH, haksız yere hiç kimseye kötüyü güzel gösterip onu hak yoldan saptırmaz.

“ALLAH, bu misalle birçoklarını şaşırtır, yine onunla birçoklarını yola getirir; ancak bununla fâsıklardan başkasını şaşırtmaz.” (Bakara,26) mealindeki âyette bu gerçeğe vurgu yapılmıştır. Şeytan ise, kötü İnsanlar yanında iyi insanlara da kötüyü güzel olarak göstermeye çalışır.

Biz mü’min kullar ve İslâm ümmetinin bir ferdi olarak şunu hep hatırlayalım:

Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (sav ) söylemiş olduğu; "Güneşi sağ elime Ayı da sol elime verseniz, vallahi ben dâvamdan vazgeçmem."

ALLAH'ın şeriatının yeryüzüne hâkim kılınmasının dâvasının müntesibi olamamış, “anam babam feda olsun yoluna” söylemini, onun ümmetinden olduğunu söylediği halde unutmuş, yaşamına yansıtmamış, fiili harekete dönüştürememiş kim varsa!

Bir kimse, peygamberimizin dâvası dışında; kendi yaşamına, hangi ideolojiyi taşıyıp benimsemişse, dâvası da odur.

“Biz Muhammed (s.a.v.) ümmetiyiz” derken iki kere düşünün!

Çünkü kıyâmet günü o ümmetinden olduğunu iddia eden bazı kimseler için şöyle şikayette bulunacaktır: “Rabbim! Şüphesiz ki benim kavmim, bu Kur’ân’ı terk edilmiş olarak bıraktılar.”

(Furkân, 30) diyecek olduğunu unutmamalı, peygamberin şikayetçi olacağı kimselerden olmamak için gayret göstermeli ve peygamberin yolunu sürdürmeyenlerin o’nun ümmeti olamayacaklarını bilmeleri gerekmektedir. Her Müslüman: “O’nun yolunu takip etmeden nasıl onun ümmeti olabilir ki diyerek öncelikle başkalarını değil de o’nu örnek almalı ve kıyâmet günü o’nun şikayetine muhatap olmamak için Kur’an’ın buyruklarına sarılmalı, hayatımızı Kur’an’ın buyruklarına göre yeniden gözden geçirmeliyiz. Kur’an’ı hayatının merkezine alarak onun istediği inanç ve pratikleri hayatına taşıyan mü’minlere selam olsun...