Leyla ŞENSALTIK

Leyla ŞENSALTIK

Rahman ve Rahim Allah'ın adıyla başlıyorum. Zira onun adı, en tarifsiz zenginlik ve en güvenilir limandır!

“Çoklukla övünme yarışı sizi kabirlere varıncaya kadar oyaladı.” (Tekâsûr, 1)

Daha çok mal, servet, makam, şöhret elde etme tutkusuna kapılarak dünyanın geçici zevklerini çoğaltma yarışı ve bunlarla birbirimize karşı üstünlük taslama hastalığı, bizi öylesine derin bir gaflete düşürdü ki, insani ve ahlaki değerlerden uzaklaştırarak o kadar oyaladı ki, ilahi huzurda yapıp ettiğimiz her şeyden hesaba çekileceğimizi bize unutturdu.

Önümüze imtihan vesilesi olarak serilen dünyanın içinde kaybolduk. Kalabalıklar içinde her şeye yetişmeye çalışırken varlık amacımızı ve ruhumuza yönelmeyi ıskaladık. Unuttuk belki de varlık sahasına çıkıp, ömür sermayesini boşluk tünelinde harcayarak heba ettiğimiz yer burası. İman edip güzel işler yapan, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye eden mümtaz ve müstesna şahsiyetlerin az olduğu asr-ı hasret burası. Dünyanın geçici güzellikleri öyle hâkim oldu ki yüreklerimize, ruhumuzu işgal etti.

Sanıyorum gönlümüzde yeni sevinçlere yer açmanın, dünya ve ahiretimizi yeniden inşa etmenin yolu dünyanın kalbimizde ve zihnimizde işgal ettiği yeri azaltmaktan geçiyor. Her insanın dünyaya dair istekleri, arzuları, hevesleri ve hatta endişeleri olması tabiidir.  Bunu bir acziyet olarak elbette göremeyiz. Bilakis dünya üzerinde yaşamanın, insan olmanın kaçınılmaz gerçeğidir bu. Evet, ama esas hayatın sadece bu dünyayla sınırlı olmadığını hatırımızdan çıkardık,  Dareyn saadetini arzulamaz olduk. Böyle olunca da bir dünya dolusu yükümüz oldu sırtımızda bizler için kambur olurcasına. Derdimiz, tasamız arttıkça arttı, yarın ne olacak telaşından, Rabbim ne takdir ederse teslimiyetini kuşanamadık. Başımızı göğe çevirip onun sunduğu sayısız nimetleri tefekkürle seyredip, kevni ayetlerle hayatı okuyamaz olduk. Çünkü önümüze örülen duvarlar, ayağımıza takılan prangalar o kadar çoğaldı ki! İşte çağımızda bu prangaların en önde gelenlerinden birisi de, Sosyal Medya denilen mecradır!

Ne yazık ki günümüzde, mutlu ve tatminkâr bir yaşama sahip olmak, gelir seviyesi ve harcama kolaylığı ile ölçülür oldu artık. Bugün sosyal medya, bunun en belirgin sahte vitrini olmuş durumdadır. Oysaki sosyal medyada paylaşılan hayatlar, kişilerin gerçek kimliklerini yansıtmaktan çok uzaktır. Sosyal medyada, olmadığı gibi görünme çabasıyla ruh ve bedenlerde ağır tahribatlar oluşturuyor. Düşünelim; sosyal medyada gezen, yediğini-içtiğini ve ailesini paylaşan bir insan, hiç bilmediği  tanımadığı insanların gözleri önüne aile mahremiyetini sermiş oluyor aslında. Ve böylece de mahremiyet sınırlarını ciddi anlamda yıkmış oluyor. İşin en ilginç yönü ise insanların bu şekilde ki paylaşımını beğenmesi ve yorum yapması kendisini memnun ediyor.  Ve artık amacı insanların beğeneceği şeyleri yapıp daha fazla beğeni toplamak oluyor. Hayat ölçüsü insanların beğenisine göre şekilleniyor artık.

 Diğer yandan ise, bu insanların hayatlarını dışarıdan izleyen ve aynı imkanlara sahip olamayan insanlar da, hele birde kendi yaşam şartlarından memnun değil ve tatmin olamıyorsa, sosyal medya vitrinindeki anlık ve sahici olmayan paylaşımlardan etkilenerek başkalarının hayatlarını ve yaşam şartlarını kendi hayatlarıyla kıyaslayarak depresif ve tatminsiz bir duygu dünyasına girebiliyorlar. Şeytan tamda buradan yaklaşıyor insana! Çünkü onun asıl hedefi zihnimizi ve kalbimizi işgal edecek işlerle bizleri meşgul ederek asıl mükellefiyetlerimizden uzaklaştırmaktır!

Sırf başkalarının beğenisini almak için kurulan sofralar, sahte gülücükler, parti programları, hazırlanan ortamlar vs. hepsi oldukça yapmacık ve büyük çoğunluğu takipçi kasmak, bir like (beğeni) uğruna! Sadece o anki halisane duygularımıza insanları şahit tutmak mı gerçekten bütün niyetimiz yoksa, egomuzu tatmin etmek mi?  Bunların hepsi ciddi anlamda efor gerektiriyor ki, akıllara zarar. Çünkü bu akımın bir sınırı yok, hepsi yorgunluk ve birçoğunun ardında saklı mutsuzluklar ve hayatla mücadeleler var aslında. Ama olsun, insanlar beğenip imrenecek ya!   Gerisi kendi içinde saklı bir dünya. Neredeyse birçoğumuz bu mecraları kullanıyoruz ve kullanmalıyız da sosyal medyanın mutlaka toplum yararına olan tarafları da var elbette. Ölçüyü aşmadan, edep ve mahremiyet sınırlarını ihlal etmeden, İffet ve izzetimize zarar verecek unsurlardan kaçınarak mutedil oranda paylaşımlar yapabiliriz elbette. Bazı paylaşımlar, platformlar vardır,  yüreklere huzur verir, tecrübe kazandırır,  insanlara yön vericidir. İnsanlara nice faydalar sağlar ve ufuklar açar. Teşvik edicidir hatta sosyal yardımlaşma noktasında büyük önem arzeder. Sosyal mecraların zararlarını bertaraf etmek bilinçli kullanmakla mümkündür. Fakat dikkat çekmek istediğimiz husus umarım anlaşılır olmuştur. Bugün maalesef sosyal medya kullanıcılarının çoğunluğu, türlü paylaşımlarıyla artık aile mefhumunu ve dahi yatak odalarının mahremiyetini yok edecek seviyede olduğunu, gençlerin bu ortamda sınır tanımadığını, nasihatlerine hasret kaldığımız büyüklerimizin ise saygınlığının yok edildiğini gün geçtikçe ciddi oranda arttığını görmekteyiz. Korkunç ve yüreğimizi acıtan bir tablo bu. Gençlerimiz bu akımın içinde kaybolup gitmekte. Samimiyetten ve gerçeklikten uzak bu dünya ile gerçek dünya arasında kendilerine koca bir duvar örmekteler ve böylece asosyal bir yaşamın içine kendilerini hapsetmekteler. Gerçek hayatın zorluklarıyla yüzleşmek istemiyor kimse. Artık birbirimizi merak edip, arayıp hal hatır sormaya da gerek yok. Zira sanal hayat çok daha cazip geliyor. Örneğin; kimse başarısızlığını sosyal medyada sergilemez. Ya da dağınık olan sofrasını, öfkeli halini, ailesiyle yaşadığı tatsız durumları (sergilesin de demiyoruz zaten). Dememiz o ki, kimse çürük ürünü öne sürmez vitrinine, tezgahına en yaldızlı en parlak ve kusursuz görünen yönleriyle öne çıkan ürünüyle müşterinin dikkatini (beğenisini) çekmeye çalışır. İtiraf edelim ki hepimiz biliyoruz aslında gerçeğin böyle olmadığını ve bu imtihan sahasında her şeyin bu kadar mükemmel olmayacağını. O halde bu ağların aldatıcı tuzaklarına karşı bilinçlenerek, kendimizi ve neslimizi korumalı ve bu tür akımlara meyletmekten imtina etmeliyiz. Zira bu durum özümüze de kültürümüze de çok uzak.

Sosyal medyanın modern kölelerine dönüşmenin veya sosyal medya ağlarının esiri haline gelmenin temel kaynağı: Beğenilme ve övülme arzusu. Herkeste "en" olma, önde olma çabası; en iyi, en zengin, en mutlu, en titiz, en başarılı, en pozitif, en sosyal, vb. liste bu şekilde uzar gider. Oysa biz acılarımızla, dertlerimizle, öfkemizle, zaaflarımızla, eksilerimizle, kaygılarımızla varız bu hayatta. Ve bu dünya imtihan sahası.

Hangimizin daha güzel amel işleyeceğini sınamak için Rabbimizin kullarını gönderdiği geçici dünya ve amellerimizle Rabbimizin beğenisini ve övgüsünü kazanmak için çabalamamız gereken yer burası. Bize verilen hayat her şeyiyle emanet ve hoyratça kullanma yetkisi elimize verilmemiş.  Hesap günü vakti geldiğinde emanet sahibine Maliku-l mülk olan Allah'a ulaşacak. Unutmayalım başkalarının beğeni ve memnuniyeti üzerine kurulan bir hayat, yaşanmamış bir hayattır. Dünyada bize verilen tek bir yaşam hakkı var. Onu da kimin memnuniyetini kazanmak için tükettiğimizi tekrar düşünelim. Emanet sorumluluğunu kuşananlardan olmak duasıyla.

Sonuç: İnsanî ve ahlakî boyutta ciddi risklere zemin oluşturan sosyal medya sarhoşluğuna ve ahlakına dair bir bilinci kuşanma noktasında farkındalık oluşturmak gerekmektedir. Bu farkındalığı oluşturmak için üzerimize düşen sorumluluklardan biriside bananecilik ahlakından sıyrılıp, toplumu ifsad eden, ahlaki değerlerini yerle bir eden bu yanlışlara karşı duyarsız kalmamak, zerre miskal de olsa, emri bil maruf nehy-i anil münkeri başta kendi nefsime ve kardeşlerime hatırlatmak düşüncesiyle, naçizane sadrımdan kalemime dökülenler ve kimi okuyucuları da belki rahatsız edecek satırlar bunlar. Vesselam.

Hamd alemlerin Rabbi olan Allah Suhbânehû ve Teâlâ’ya, salât ve selam da Hz. Muhammed’e (s.a.v.), o’nun ailesine, ashabına ve tüm mü’minlerin üzerine olsun.

Evleri başlarına yıkılmış, hayatları darmadağın olmuş, eşlerini, çocuklarını kaybetmiş insanların vebali onlara bu mağduriyetleri yaşatan kimler ise ve nerede hangi tür ihmalkarlıkta bulunmuşlarsa onların üzerine olsun.

Kimisi ince nakışlı çeyizlerini, kimisi doğacak çocuğunun hayallerini, kimisi yarının endişe ve kaygılarını bıraktı enkazın altında. Gerçekleşen takdirin içerisinde birilerinin ihmali vardı elbette, fakat ilâhî hüküm mutlaktır. İmtihanı rahmete dönüştürmek için doğru okumak gerekir. Zira insan başına gelen imtihanlarla değil, onlara karşı duruşuyla Allah katında ya kıymet kazanır ya da kıymetlini yitirenlerden olur.  Nice insanlar vardır; hayatta yaşadıkları musibetler onların dönüm noktaları olmuştur. Allah Subhânehû ve Teâlâ aynı imtihan üzerinden; kimisini şehadet mertebesine ulaştırırken,  kimisinin ise ilâhî rahmetle günahlarına başlarına gelen musibeti kefaret kıldı.  Mü’minlerin imanını arttırırken,  azgınların kalbindeki küfrünü açığa çıkarır. Mü’min şu çok iyi bilir ki hiçbir şeyin mâliki kendisi değildir, kendisine verilen emanetin her an elinden alınabileceği ihtimalinin bulunduğunu ve Rabbine karşı her daim hüsn-i zan etmesi gerektiğini.

Acılar, imtihanlar, hüzünler, hasretler ve pişmanlıklar dünya üzerindeki yolculuğumuzun bir parçasıdır. Bu gerçeklerden kaçamayız ve yok sayamayız. Allah Subhânehû ve Teâlâ imanlarımızdaki sadakati ölçmek için biz kullarını sınayacağını önceden haber vermektedir: “Andolsun, biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.”[1] Yarattığı kullarının hasletlerini, zaaflarını, gücünün sınırını en iyi bilen şefkat ve merhametin kaynağı yüce Rabbimiz kullarının hangi imtihana güç yetirebileceğini de en iyi bilendir ve kulunun güç yetiremeyeceği imtihanları da kendisine yüklemeyeceğini de yüce Kitabında bizlere vaad etmiştir.  Rabbimizin bizim için takdir ettiği imtihanları yok edecek bir kudrete sahip değiliz ancak duygularımızı, düşüncelerimizi, yaşam tarzımızı onun razı olacağı minval üzere yönetebilecek iradeye sahibiz. Bela ve imtihanlar kişilerin sınanmaları ve kalplerindeki durumun ortaya çıktığı süreçlerdir. Acıların, imtihanların rehberliğinde aklımızı ve imanımızı harekete geçirerek, istiğfarla günahlarımızdan, hatalarımızdan arınma fırsatına sahibiz henüz. Müjdelenen zümrenin içerisine dahil olabilmek için azami gayret sarfetmeli ve imtihanları kazanıma dönüştürme çabası içerisinde olmalıyız. Bir yolculuğumuz var dünya üzerinde ve yolun sonunu göremiyoruz. Vakit geçiyor ve bize tanınan mühlet her geçen gün azalıyor. Hepimiz bir aynanın karşısına geçerek kendimize bakmalıyız. Bu durumu ben yaşasaydım Rabbime karşı nasıl bir duruş sergilerdim? Enkaz altında ben veya sevdiklerim olsaydı ne kadar teslimiyet gösterirdim?

Şu an yıkılan bizim çatımız değil, kanayan bizim yaramız değil. Uzaktan üzülmekle acıyı yaşamak apayrı bir şeydir. Düşünürken bile yüreğimiz daralır, nefes alamayacak gibi oluruz. Oysaki kabul etsek de etmesek de bir gün ölüm gerçeği bize de sevdiklerimize de isabet edecek. Bela, yalnızca kötü durumlarla zuhur etmez, zafiyetimiz her neredeyse Rabbimiz bizi oradan yoklayabilir. Bazen vererek imtihan ettiği gibi bazen de alarak, bazen açlıkla bazen de toklukla imtihan edebilir.

 “Ve onları yeryüzünde birçok ümmetlere ayırdık. İçlerinde salih olanları da vardı, aşağılık derecede olanlarıda biz, bazen nimetlerle, bazen da musibetlerle imtihana çektik. Sonunda belki hakka dönerler diye.”[2]

Musibetler ve nimetler karşısındaki duruşumuzun nasıl olması gerektiğini Efendimizin dilinden ve örnekliği üzerinden okuyalım:

 “Mü’minin durumu gıbta ve hayranlığa değer. Çünkü her hali kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevinecek olsa, şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir bela gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur.”[3]

Peygamber Efendimize oğlu İbrahim’in vefat haberi kendisine verilince gözyaşlarına hâkim olamadı. Mübarek gözleri yaşla dolunca şöyle buyurdu:

"Göz yaş döker, kalb teessür duyar. Biz, Yüce Rabbimizin râzı olacağı sözden başkasını söylemeyiz. Vallahi, ey İbrahim! Senin ayrılığın bizi fazlasıyla mahzun etti!"[4]

Bir evlâda doyamamanın hasretli gözyaşlarını akıtan Efendimiz, daha sonra karşısındaki dağa bakarak şöyle buyurdu:

"Ey dağ! Eğer, bendeki üzüntü sende olsaydı, muhakkak yıkılmış gitmiştin. Fakat biz, Allah'ın bize emrettiğini söyleriz: 'İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn."[5]

Birçoğumuzun dikkatini çekmiştir bu acıları, travmaları yaşayan insanların dilindeki teslimiyeti. İsyansız kavgasız ve Rabbiyle barışık tutumlarını. İlâhî hükme rıza gösterip teslim olmak ne de izzetli bir duruştur. Elbette mahzun gönüllerin, yaralı yüreklerin tedavisi kolay olmayacak. Bugün belki iyileşmez bu yaralar ama bir gün mutlaka iyileşir elbet. Bizler acıyan bu yaralara ne kadar merhem oluyoruz ona odaklanmalıyız. Bizler bu imtihanın neresindeyiz, ona bakalım. Bu imtihanlar bizlerin imanına neler kattı onu dert edinelim. Ekran başında oturup gözyaşı dökmekle, –ki onu da ne kadar yapanımız var- evlerimizde fazlalık görüp çıkardığımız birkaç eşya göndermekle sorumluluğumuzun sona erdiğini düşünüyorsak yanılgı içindeyizdir demektir.  

“Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.”[6] Mü’minler sevgi, merhamet, şefkat ve yardımlaşmada bir vücut gibi olmalıdırlar.

İnananlar, birbirlerinin sevinç ve kederine ortak olmak zorundadırlar.

İslâm toplumu bir vücut gibidir; bir uzvun hastalığının bütün vücudu rahatsız etmesi gibi, bir Müslümanın başına gelen belâ ve musibetleri, bütün Müslümanlar kendilerine dert edinmelidir.[7]

Yaşadığımız bu süreç bizler için de imtihan olduğunu unutmayalım.  Bu acıları yaşayan insanlarla iç içe olacağız ve onlar çok yakınımızda olacaklar. Bizlerin her zamankinden daha müşfik, daha kucaklayıcı ve umut verici olmamız gerekiyor. Yaralı insanlara sürekli; “iyi ol, ayağa kalk, güçlü dur” gibi sözler söylemek onların yaralarına iyileştirmeyecek. Hakkı ve sabrı hatırlatırken sözlerimizi özenle seçmemiz gerektiğini unutmamalıyız. Yaşananlar basit değil ve bu acıları yaşayanlar da bizler değiliz henüz. Çoğu insan, canını daha da yanacağını bildiği için yaşadıklarını anlatmak istemez, çünkü bilir, kendisiyle benzer imtihanı yaşamamış kimseler tarafından anlaşılamayacığını. Bundan dolayı da anlatmak, paylaşmak yerine duygularını uyuşturmayı bir nevi uyutmayı tercih eder. Buda kişiyi daha sancılı bir duygu dünyasının içine sürükler ve zarar verir.  İnsanların geçmişte yaşadıklarını tekrar yaşıyormuş gibi hissettirecek, enerjisini sömürecek,  geleceğe olan umutlarını solduracak gibi tutumlardan ve söylemlerden uzak durmalı, merakımızı gidermek için sorular yöneltmekten imtina etmeliyiz. Bu sorular bizler için basit sorular olabilir fakat onlar için cevapları çok ağır olduğunu unutmamalıyız.

Yaşadığımız deprem afetinde, herkesin üzerine düşen birtakım görevler olduğunu unutmamamız gerekiyor. Yine bu afetin herkes için bir imtihan olduğunu da aklımızdan çıkarmamızı gerekiyor. Bu imtihanda kimimiz canıyla, kimimiz malıyla, kimimiz korkularıyla, kimimiz de mağdur olan insanların yaşadığı acılara ortak olmak ve onları kendi acılarıyla baş başa bırakmamakla imtihan oluyoruz. Rabbimizden temennimiz odur ki yaşanan bu afet herkesler için öncelikle uyanışın, Allah ile koparılan bağın yeniden kurulmasının, varsa yanlışlarımızın farkına vararak onlardan arınmanın, bugüne kadar yapageldiğimiz yanlışlarımıza veda etmemizin vesilesi olur. Hayatlarını kaybedenlerin dünyanın sıkıntılarından kurtulmalarının ve varsa günahlarının kefareti olur. Yakınlarını kaybedenlerin gösterdikleri sabır karşısında elde edecekleri mükafatların sebebi olur.

 

[1] Bakara, 2/155.

[2] Araf, 7/168.

[3] Müslim, Zühd, 64. 

[4] Tabakât, 1/138-139; Müslim, 4:1808.

[5] Belâzurî, Ensab, 1/452.

[6] Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66.  

[7] Riyazüs Salihin, Erkam Yayınları

“Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden gönül kırmayı getiren bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah her bakımdan sınırsız zengindir, Hâlimdir (hemen cezalandırmaz mühlet verir).”[1]

Çoğu zaman öneminin farkında olmadığımız söz; yeri geldiğinde nice dostlukları bitiren, yeri geldiğinde gönülleri fetheden, insana insan olma özelliği veren ve insanı diğer canlılardan ayıran bir özelliktir. Hoyratça sarfediyoruz sözlerimizi düşünmeden, ölçmeden, tartmadan. Tartışmalarımızda galip olmak pahasına sözlerimizi silah gibi doğrultuyoruz muhatabımıza, sonunu düşünmeden. Zaten yorucu olan şu dünya hayatını daha da yorucu hale getiriyoruz. Ağzımızdan çıkanlar şekillendiriyor hayatımızı, dostlarımızı, arkadaşlarımızı; eşimizle, çocuklarımızla, çevremizle olan ilişkilerimizi, ya sevgi kaynağı oluyor gönül dünyamızda veya sevgi bağlarımızın kopuşuna giden yol. Başkalarının imtihanları üzerine en üst perdeden çokça konuşuyor, bilinçsizce sözler sarfedebiliyor, iyileştirici olmak yerine, iğneleyici oluyoruz, sözlerimizle. Bazı konularda sükutun, konuşmaktan daha etkili olduğunu unutuyoruz. “Konuşmanın zamanını bilmeyen, susmanın da zamanını bilemez.” Der, Syrus.

Söz; en basit tanımıyla bir duyguyu, bir düşünceyi anlatan sözcük dizisi ve insanların birbirlerini anlamalarını sağlayan bir iletişim aracıdır. Düşünceler sözlere dökülünce somut bir anlam kazanırlar. Bir insanı tanıyabilmenin en önemli yolu o kimsenin düşüncelerini döktüğü sözlerle mümkündür. Sözlerimiz kişiliğimizi ortaya koyar.

Birbirimizin yürek hanemizde sözlerimizle onulmaz yaralar açıyoruz, itici, ötekileştirici, incitici bir dil ve üslup kullanabiliyor, muhatabımıza onur kırıcı sözler sarf edebiliyoruz, muhatabımızda bırakacağı izleri dikkate almadan. Eleştirilerimiz bile acımasız ve yaralayıcı bir niteliğe sahip. Bu üslubumuzun neticesinde, kötü duygu ve düşüncelerin mağduru olmuş bedenler ve kırgın gönüller kalıyor ortada.  

Bazen karşı karşıya kaldığımız haksız bir davranış, birbirimize olan tahammülsüzlüğümüz ve kontrolsüz öfkemiz, bize o an ilâhî ölçüyü unutturabiliyor. Kimi zaman farkında olarak ya da olmayarak sergilediğimiz bir davranış, söylediğimiz bir söz, İslâmî kimliğimize gölge düşürdüğü gibi yapmış olduğumuz birçok güzel hasenatı, ateşin odunu yaktığı gibi yakıp silebiliyor. İnsanî, ailevî ilişkileri yıpratabiliyor ve çok büyük pişmanlıkları beraberinde getirebiliyor. Ne vahim bir durumdur ki kendi dilimizle kendi amellerimizi zayi edebiliyoruz. Oysa biz mü’minler, sevgi ,merhamet, hoşgörü, alçakgönüllülüğün temsilcileri olmalıydık. Sözlerimizle incitmekten imtina etmeliydik birbirimizi. Bir insanın kalbine yara olmaktansa, ateşten kaçar gibi kaçmalıydık. Umut kırıcı değil, umut verici olmalıydık.  Ne oldu da bize kalplerimiz bu kadar katılaştı?           Herbirimiz nefsimize öz eleştiri yapmalı, iç dünyamızda şu soruları sormalıyız kendimize: Bunu neden yaptım, bu sözü neden söyledim, gerekli miydi, hakikati belirtiyor muydu, nefsim için miydi, muhatabımı incitti mi?

Cevaplarımız; beni anlamadı, kendimi anlatamadım, yanlış anladı, yanlış anlaşıldım gibi kelimelerin arasında kaybolup gitmemeli. 

Sözün insan üzerindeki tesiri çok güçlüdür ve sürekli olarak beyne komut verir,  aldığı komutlar sonucunda ortaya bir takım eylemler koyar.  Kulağımız, gözümüz ve tüm duyularımız ruhumuzun dışarıya açılan pencereleridir. Bu pencerelerden içeriye ne sızarsa ruhumuz onunla beslenir.  Çirkinliklere maruz kalan göz, sürekli kötü sözler duyan kulak ve bu şekilde olumsuz şeylerle beslenen ruhumuz, aldığını yansıtır dışarıya. Bu sebeple gündelik hayatımızda nelerle meşgul olduğumuza ve kimlerle sıkı dostluklar kurduğumuza dikkat etmek durumundayız.  “Kiminle oturup kalkarsan, onun sıfatı sana sirayet eder ve senin bundan haberin olmaz. Gafil kimselerle oturup arkadaşlık eden kimselerin tabiatı; Farkında olmadan onların tabiatından birçok günahların tohumunu alır.” der (İmam Gazali)   

Gündelik hayatta maruz kaldığımız çevresel etkenler, psikolojik nedenler duygu dünyamızı etkiliyor. Duyduklarını, gördüklerini, okuduklarını kodluyor zihnimiz, zihnimizin kodladıkları duygularımızı , ruhumuzu davranışlarımızı etkisi altına alıyor.

 İnsan duygu ve düşüncelerden müteşekkil bir varlıktır ve her insanın içinde iyi ve kötü duygular, düşünceler vardır. Hangi yönünü beslerse onu büyütür içinde ve o yönü tanıklık eder eylemlerine.

Öfkelendiğimizde, üzüldüğümüzde, sevindiğimizde, kızdığımızda, eleştirdiğimizde hangi yönümüz en çok aktive oluyorsa en çok o yönümüzle yüzleşmemiz gerekiyor belki de. Arınmak için, doğrulmak için o an ağzımızdan çıkan sözleri tespit etmek ve onları iyileştirmekten başlamak gerekiyor. Yüzleşemediğimiz her gerçek ertelendikçe büyüyecek, büyüyen problemin tedavisi de bir o kadar zor olacak ve insanî ilişkilerde sağlıklı bir iletişime engel teşkil edecektir. Düşünceden kelimelere, kelimelerden inançlara, inançlardan davranışlara giden upuzun bir yolculuktayız ve imtihandayız. Bazen kazanıyor, çoğu kez kaybediyoruz. Kaybedişlerimiz, Rabbani terbiyeye yeterince teslim olmayışımzdan kaynaklanıyor.

Ruhumuzu, duygularımızı, düşüncelerimizi, tüm benliğimizi Rabbimize teslim ederek, Rabbimizle ve kendimizle ilişkimizi iyi tutmalı; tekamül yolunda adımlar atmalıyız.

Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’in bazı ayetlerinde güzel sözün ve iyi davranışın önemini vurgulamış ve biz kullarına bu hususun önemini bildirmiştir.

                                ÂLEMLERİN RABBİNİN SÖZÜ

“O kullarım ki sözü dinlerler de en güzeline uyarlar.  Onlar, öyle kişilerdir ki Allah, onları doğru yola sevk etmiştir ve onlardır aklı başında bulunanların ta kendileri.” 

 Güzel söze uymak için, güzel sözün ne olduğunu bilmek ve güzel sözün sahibine talebe olmak gerekir.

 Toplum başka söylüyor, örf başka,  moda başka,  medya başka, nefsim başka, çevrem başka söylüyor! Hiç biri diğerine uymuyor, birbirine denk gelmiyor. Birine uysak öteki razı olmaz, hepsini razı etmekte elbette mümkün değildir. Ben hangi söze uymalıyım? Kimi razı etmeliyim? Şüphesiz ki, mutlak hakikate dayanan doğru söz tektir, o da âlemlerin Rabbinin sözüdür, bunun aksi olamaz. Zira mü’min Rabbinin sözüne tâbi olmakla mükelleftir ve  mükellef olduğu bu gerçeği yaşamında tatbik ederek, sözüyle, ameliyle Allah katında değer kazanır.  Mü’minin özü İslâm’dır sözü ve ameli özüne uygun olandır.

Bu sebeple özümüze uygun bir yaşam için kurtulmamız gerekiyor; ruhumuzun derinliklerine nüfuz edip bizi özümüzden uzaklaştıran bâtıl yaşam biçimlerinden, ruhumuzu sıktıkça sıkan olumsuz fısıltılardan, yanlış kodlanmış söz ve davranışların dar ve karanlık dehlizlerinden. Bizi dosdoğru yola ileten, doğru düşünmeye, doğru anlamaya, doğru konuşmaya ve doğru yaşamaya sevk eden söz, elbette âlemlerin Rabbinin sözüdür. Kelime-i tevhittir. Bizler bu sözün temsilcileri olduğumuzun hakikatini yeniden hatırlamalı ve mü’minler olarak birbirimize hatırlatmalıyız. Şüphesiz ki, hatırlatmak mü’minlere fayda verir.  Bu kelimeyi yaşam tarzı edinirsek ancak sözlerimiz ve amellerimiz Allah katında değer kazanacaktır.

 “ Görmedin mi, Allah güzel bir sözü nasıl misal getirdi? (Güzel bir söz), kökü sağlam, dalları göğe yükselen bir ağaç gibidir.”[2]

Güzel söz, amellerin tohumudur. Güzel sözler;  önce kalplerde kök salar, sonra filiz verip gökyüzüne yükselirler. Bu nedenle İslâm, iman edenlerden “güzel söz söylemek “üzere söz alır.[3] Güzel söz yalnızca başkalarına değil sözün sahibine de fayda sağlar. Zira ağzından çıkan sözü herkesten önce kendi kulağı duyar, kişi duyduğuna önce kendi inanmalı ve tasdik etmeli.

Bütün güzelliklerin kaynağı olan Yüce Rabbimiz, yine başka bir ayette şöyle buyuruyor; “Kullarıma söyle, insanlara karşı sözün en güzelini söylesinler. Aksi halde şeytan aralarını bozar. Şüphesiz ki şeytan insanın apaçık düşmanıdır.”[4]Güzel söz söylemek için şair veya hatip olmaya gerek yoktur. Rabbimiz Fussilet sûresinin 33. Âyet-i kerimesinde; “Allah’a çağıran, sâlih amel işleyen ve “Ben Müslümanlardanım” diyenden daha güzel sözlü kim vardır?”  buyurarak güzel söz ve sâlih amelin Müslümanın hayatında bütünleşmesi gerektiği hususuna dikkatlerimizi çekmektedir. İyiliği emredip kötülükleri önlemeye çalışmak da güzel sözler kapsamında değerlendirilmiştir. Şu halde güzel söz söylemek, yalnızca insanların hoşuna giden şeyleri söylemek değil, hoşlarına gitmese de hak ve hakikatle uyarmak da güzel sözlü olmak demektir. Güzel sözler insanların kalplerini yumuşatır, insanî ilişkileri geliştirir, lakin tek başına yeterli değildir.

Başkalarına öğüt ve nasihatlerde bulunurken o gerçeklerin öncelikle kendi hayatımızda ete kemiğe bürünmesi gerektiği gerçeğini çoğu kez göz ardı ediyoruz.  Güzel söz söylemenin keyfiyete bağlı olmayıp Allah subhanehu ve teala‘nın emri olduğunu unutmamalıyız.

Bütün güzelliklerin kaynağı olan Rabbimiz, elinden ve dilinden emin olunan, güzel sözü hayatında şiar edinen, dünya hayatının ardından takip edilesi hoş bir seda bırakan, hakkımızda güzel sözle şahitlik edilen ve son nefesimizde sözlerin en güzeli olan Kelime-i Tevhid ile Rabbine kavuşan kullarından eylesin. Amin.

 

[1] (Bakara, 2/263)

[2] (İbrahim, 24)

[3] Tevhid Dergisi

[4] ( İsra,53 )

Her insanın, dünya üzerinde bir yaşama gayesi vardır. Dünya, kimine karanlık, kimine de aydınlıktır. Kimisi için hüzün diyarı, kimisi için de ebedi esenlik yurduna hazırlıktır. Dünya kulların sınava tabi tutulduğu[1] bir mekteptir. Sınav çetin ve ciddidir. Sarp yokuşları çoktur. “Her insan nerden geldiğini niçin yaşadığını sorgulamalı, zira sorgulanmamış yaşam yaşanmaya değer değildir” der, Sokrates. Yine, “İnsanın en doğal ihtiyacı hakikati bilme ihtiyacıdır” der, Hegel.

Neydi hayatın anlamı? Neden buradayız, gayemiz tam olarak nedir? İnsan yeryüzünde yiyip-içip birtakım zevkleri tadıp sonrada toprak mı olacaktır? İnsan yaşarken neleri amaçlamaktadır. Her insan, dünya hayatından farklı bir anlam çıkartabilir. Kimine göre sadece yiyip-içip eğlenmek, kimisine göre mal yığmak ve zengin denilecek bir hayata sahip olmaktır. Peki, insanın nihai amacı ne olmalıydı? Mükemmel işleyen kâinatın bir anlamı olmalı! Nereden geldik ve neden var olduk. Bu kâinatta her bir zerrenin kendine ait bir görevi var. İnsanlar ve cinler dışındaki her canlı yaratılış amacına hizmet ediyor. Hiçbir varlık, görevine itiraz etmiyor. Makrodan mikroya her bir zerre insana hizmet ediyor.

Peki ya insan hangi amaca hizmet ediyor? Bu soruların cevabını ararken dünya imtihanları omuzlarımızda ve yüreklerimizde oldukça ağır bir yüke dönüşüveriyor. Ne üzerimizden atıp ondan tümüyle kurtulabileceğimizi ne de taşımaya güç yetirebileceğimizi düşünürüz çoğu kez. Önümüzde aşılması güç sarp yokuşlar gibi durur. Neredeyse her birimiz şikâyet edip dururuz, vaktin bereketsiz olduğundan. Bunca koşturmalara rağmen her şey yarım ve eksik kalıyor. Bir türlü yetişemiyoruz bu çağın hızına. Gerçekten vakit miydi bereketsiz olan yoksa insan mıdır onu harcayarak heder eden? Acaba günler daha uzun olsa ve bize daha uzun ömür verilseydi o zaman da böyle şikâyet etmeyecek miydik? Daha mı iyi işler yapacaktık?  Birçoğumuz, iç sesimize kulak verecek olursak halimizin çok farklı olacağını düşünmüyoruzdur. Zira zamanın bereketlenmesinin yolu iradeyi doğru bir biçimde yönetmekle gerçekleşir.

Rabbimiz Asır sûresinde zamana yemin ederek dikkatlerimizi konuya çekmiş ve en büyük sermayemiz olan zaman üzerinde düşünmemizi istemiştir. İnsan hüsrandadır. Kimler bundan müstesnadır: iman edenler; iradesini doğru kullanarak salih amellerini artıranlar, her anı fırsat bilen, niceliğe değil, niteliğe önem verenler; her anı ibadete çevirenler, giden zamanın geri gelmeyeceğinin şuurunda olarak Allah’a karşı sorumluk bilinciyle yaşayan kimseler müstesna.

Esefle belirtmek gerekir ki, bugün inançlar asimilasyona uğramış, îmanlar sarsılmış, gönüller yorgun, ruhlar bitkin ve umutlar yitik durumdadır. Modern çağın insanı olma çabası hepimizin üzerine kara bulut gibi çökmüş adeta. Milyonların yaşadığı bir şehirde çoğu kez kendimizi yalnız hisseder olduk. Teknolojik aygıtlar insanları esir almış durumda. Gençlerimiz, henüz işlenmemiş birer cevher olan en kıymetli emanet olan yavrularımız sosyal mecranın ağlarında beyinleri bulandırılıp saçmalıklarla dolduruluyor. Bilinçaltına türlü çirkinlerin tohumları ekiliyor bu tohumlar zamanla düşünceye, düşünceden davranışa sirayet ediyor. Bilinçaltı bir çöplüğe dönüşüyor, ne yüklenirse onu yutuyor. Şer güçler, ekini ve nesli ifsad etmek için çalışıyor.

Kapitalist sistem, toplumu tüketim çılgınlığına hızla çekiyor, daha çok para kazanma, daha konforlu bir hayata sahip olma, daha lüks mekânlarda tatil yapma çılgınlığı ile adeta yarış içinde insanların çoğu. Zamanın bereketsizliğinden şikâyetçi olan nice insan, zaman sermayesini sanal mecralarda hızla eritiyor. Teknolojinin hızla ilerlemesine karşılık maalesef bu durum insanların zihninin balık hafızasına dönüşmesine sebep olmakla kalmıyor, okumanın ve üretmenin önünde büyük bir engel teşkil ediyor. İnsanlar sosyal medyada samimi olmayan arkadaşlıklar kurduğu kimselerle yolda görünce selam vermekten imtina ettiğini görmekteyiz. Sanal hayatta paylaşımlarını beğendiği insanların real hayatta acımasızca eleştirip ayıplarını araştırması, sadece insanların beğenisini toplamak ve manipüle ederek en mutlu benim görüntüsü verme çabasıyla anlık paylaşım çılgınlıkları, anlık duyguları tatmin isteği, insanları samimiyetsiz, mutsuz ve yapay bir hayata doğru hızla sürüklemektedir. Manevî ve ahlâkî birçok değerin yok olmasına yol açmaktadır.

Sosyal medyada mutluluk pozlarının çok paylaşılmasına rağmen boşanma oranları her geçen gün artıyor. İnsanlar görünürde bu kadar mutlu ise bunca boşanmalar, ruhî bunalım, psikolojik sıkıntılar yaşayanlar, intihar edenler kimler? Maalesef içinde yaşadığımız toplumun durumu bundan ibaret. Etrafımızda oluşan bunca kötü etkenler sonucunda her şeyi geride bırakıp kalabalıklardan uzaklaşma, inziva isteği oluşuyor çoğu zaman içimizde. Sonra bir ayet yankılanıyor: “Öyleyse Allah’a firar edin (kaçın ve sığının). Muhakkak ki ben, sizin için O’ndan (Allah tarafından gönderilmiş) apaçık bir uyarıcıyım”[2]

Bütün bu problemlerin bir çözümü olmalı. Rûhen, aklen, bedenen ve kalben iyileşmenin bir formülü olmalı. Hangi reçete iyileştirecek bunca çürümüşlüğü? Bu kirli çağda etrafımızı örümcek ağı gibi kuşatan şer güçlerin ve cahiliye düzeninin pençesinden kendimizi ve neslimizi nasıl izole edeceğiz? Bu köklü değişimi nasıl gerçekleştireceğiz? Nasıl bir rüzgârın esintisi bu kokuşmuş zihniyetleri yeniden özüne döndürecek? Elbette bunca acziyetimiz ve kendi sınırlı aklımızla bunların cevabını bulabilmemiz mümkün olmayacak. O halde Rabbimiz, Mâlikimiz olan Allah’ın öğütlerine, emirlerine kulaklarımızı, gönüllerimizi açarak, “Rabbimiz! Biz bu halimizden razı değiliz, bizi senin razı olacağın hal ile hallendir” niyazıyla ve niyetiyle O’nun adıyla okumalıyız hayatı ve kâinatı. Zira insanı en güzel bir biçimde yaratan ve onu en uygun formatla donatan Rabbimiz hayat kitabında bizlere şifa olacak, bizleri saadete, esenliğe ulaştıracak en güzel yaşam biçiminin ne olduğunu da belirtmiştir. Bu hedefe ulaştıracak yolu göstermiştir                                                  

“Ey insanlar! Rabbinizden size bir öğüt ve kalplerde olana bir şifa, iman edenlere bir hidayet ve rahmet gelmiştir. Deki! Allah’ın lütfu ve rahmetiyle, evet sadece bunlarla sevinsinler. Bu onların topladıklarından daha hayırlıdır.”[3]

Sünetullah gereği Allah insanı belli bir inanca ve yaşama zorlamamış rehberler ve kitaplar göndererek tercihini insanın cüzi iradesine bırakmıştır. İnsan isterse iradesini doğru bir biçimde kullanarak Allah’a kul olur ve bunun neticesinde ebedi esenliğe  kavuşur veya Allah’ın dışında ki birtakım varlıklara kulluk yaparak ebedi hüsrana uğrar.[4] Kişilerin sahip olduğu mutluluk anlayışına göre hayatında yapacağı tercihler ve arayışlarda değişkenlik arz edecektir.

Bizler zannettik ki, topladıklarımız, biriktirdiklerimiz kalplerimize sürur verecek! Şu kadar param olursa, şu kadar mal varlığına sahip olursam, şöyle bir işim, evim olursa, çocuklarım şu üniversiteyi kazanırsa, derken sonu gelmeyecek olan istekler arzular beklentiler ve bunun için sarfettiğimiz enerji, harcadığımız sermaye. Zihnimizde ise yersiz endişeler ve düşünceler zinciri. Oysa mü’min bir kimse bilmelidir ki, kendisine dünyada verilen nimetleri ahiret yurdunu kazanmak için birer araçtır. Saadetin sadece biriktirdiği dünyalıklarda, geçici hazlarda, makam ve mevkilerde olduğuna inanan bir kimse kendisine mutluluk getirecek şeyin ardına düşecek ve o minvalde bir hayat yaşayacaktır. Lakin asıl mutluluğun, Allah’ın kişilerin hayrı ve saadeti için emrettiği hükümlere teslim olmakta olduğuna inanan,  onun rızasını elde ederek kalplerin huzur ve sükûnete ereceğine inanan kimseler ise onun rızasını kazanabilmek adına bütün fırsatları kollayacaktır. Dolayısıyla kişilerin sahip oldukları mutluluk, sevinç, huzur anlayışlarına göre de farklı hayat tarzları olacaktır. Şüphe yoktur ki, Allah kullarına karşı çok cömert ve çok lütufkârdır. Kulları için en uygun nizamı, onlara rahmeti ile kolaylaştırmıştır. Lakin biz kullar, gönüllerimize, dertlerimize, duygularımıza şifa olacak, kitabından uzaklaştıkça Allah’ın rahmet pınarından hakkıyla istifade edememenin sonucunda bugün yıkılmaya yüz tutmuş toplumun oluşturduğu bu tablo ile karşı karşıya kalmakla, daha vahimi ise aynı gemide yol almakla cezamızı çekiyoruz. .  “Bir toplum kendi durumunu değiştirmeden Allah onların durumunu değiştirmez.”[5] Öyle değişimler vardır ki, Rahmânın rahmetini celbeder ve kişiyi Allah’ın rızasına muvaffak kılar.

Toplumların ıslahı bireylerin ıslahı ile mümkündür. Değişim önce özümüzde başlamalıdır. Bizler değişime niyetlenmediğimiz ve istemediğimiz sürece bu değişim gerçekleşmesi mümkün olmayacaktır. Değişim aynı zamanda hicret etmektir, terk etmektir. Hicret, sözlükte: Terk etmek, ayrılmak, ilgisini kesmek anlamlarına gelir. Hicret, kişinin herhangi bir şeyden bedenen, lisanen veya kalben ayrılması, uzaklaşması demektir. Günahlardan tövbeye, kötülükten iyiliğe, cehaletten ilme gösterişten tevazuya evvela kalben uzaklaşmamız gerekir. “Ve kötülüklerden (riczden) uzaklaş” [6]                                                                                                                                                                                                                                                                                                               

Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur; “Şunu iyi bilin ki, insan vücudunda küçücük bir et parçası vardır. Eğer bu et parçası iyi olursa, bütün vücut iyi olur. Eğer o bozulursa, bütün vücut bozulur. İşte bu et parçası kalptir”[7] hadisi şerifte ifade edildiği üzere kalp duyguların merkezidir. Kalbin sağlığı veya hastalığı diğer organlara da sirayet etmektedir. Kalbimizin sahibi Allah’tan, kalbimiz için rızık olacak hususları bolca istememiz gerekir. Rızık denildiğinde yalnızca yiyilip-içilen rızıklar olarak anlamak eksik bir anlayış olur. Nasıl ki, bedenin ayakta durabilmesi için beslenmeye ihtiyacı zorunluysa,  kalbin de manevî olarak beslenmeye ihtiyacı zorunludur. Kalbin rızkı Allah’a karşı sevgi, bağlılık ve takvadır. “Allah’a îman kalpte başlar, lakin sadece orada kalmakla kemâle ermiş olmaz. Zira yalnızca kalpte ve düşüncede kalan pratiğe dökülmeyen iman, zaman geçtikçe zaafa uğrama ve belki de zamanla yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Gazzâlî der ki: “Kâmil iman kişinin kalbine yer edince, kişinin tüm hislerine, duygularına,  düşüncelerine, akıllarına ve davranışlarına tesir ederek her an Allah’a karşı murakabe halinde olma bilinci içerisinde yaşamasını sağlar”. Bu düşünceden hareketle iman eden ve hayatını sâlih amellerle süsleyen kimselerin eylemleri kalplerindeki imanına şahitlik edecektir. Hem dünya aynı zamanda ahiret saadetini elde edecektir. Huzuru bunun dışındaki birtakım nesnelere, varlıklara makam ve mevkilere, insanların rızasını ve beğenisini elde etmeye bağlayanların, bilmesi gereken bir gerçek vardır ki, o da dünyalık bütün lezzetlerin, hazların, mutluluk ve sevinçlerin pamuk ipliğine bağlı olduğu gerçeğidir.

Şu yeryüzünde insana ne sunulmuşsa hepsi imtihanın bir gereğidir. Allah dışında hiç kimse insana kalıcı ve ebedî mutluluğun vaadinde bulunamaz. Yukarıdaki âyette vurgu yapıldığı üzere; Allah’ın yanında olanlar, sizin için takdir ettiği şeyler, sizin biriktirip durduğunuzdan daha hayırlıdır. Bizler neleri biriktiriyoruz? Hangi özlemleri taşıyoruz yüreğimizde? Dünyada refahı mı yoksa ebedi esenlik yurdunda ırmaklar başında olmanın özlemini mi? Özlemimiz neye ise gayretimiz onu elde etmeye yönelik olacaktır. Hayatımız o minval üzere şekillenecektir. Ve bunun sonucunda kendi ellerimizle kazandıklarımızın ya mükâfatına nail olacağız veya cezasına katlanacağız. Bu gerçeklerle yüzleşmek ve kendimizi kalbimizi duygu ve düşüncelerimizi ve en önemlisi Rabbimizle ilişkimizi iyileştirmek için öncelikle öze dönüş yolculuğu gerçekleştirmek, içe dönük muhasebe yapmak ve Allah’ın bizden istemiş olduğu kulluk modelini yeniden inşa etmek eylemlerimizi ve söylemlerimizi vahyin süzgecinden geçirmek durumundayız.  Bugün içinde yaşadığımız toplumun Allah’ın rahmetine nail olabilmesi ancak kalplerin kendisini yaratana hicret etmesi ile mümkün olacaktır.

Fıtrat boşluk kabul etmiyor. Kalp, fıtratı gereği daima bir arayış içindedir ve bu arayışın doğru yerde tatmin olmadığı durumda Allah’a bağlılığın ve itaatin yerini başka varlıklara itaat ve bağlılık dolduracak, buda kişiyi ve toplumları helaka doğru sürükleyen bir etkendir. Evvela bu çağın girdabından ve kula kulluktan Allah’a kulluğa niyet etmek ilk adımdır. Yola girmek ikinci adım, üçüncüsü… Ve en önemlisi de yolda istikamette kalabilmektir.  Zira şeytan ve aveneleri yolumuzun üzerinde her an beklemektedir. İblîs dedi ki: “Bundan böyle benim sapmama izin vermene karşılık, ant içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.”[8] Bizlere düşen “Sen, beraberindeki tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Aşırı gitmeyin, doğrusu Allah yaptıklarınızı görür”.[9] âyetini hayatımıza düstur edinmektir. Geçmiş kavimlerin işlemiş olduğu bütün azgınlık ve taşkınlıkların yaşandığı bu karanlık çağda kendimizi ve neslimizi bu çağın girdabından koruyabilmenin yolu; hak ve bâtılı, doğruyu ve yanlışı birbirinden keskin bir çizgiyle ayıran Allah’ın kitabına topluca sımsıkı sarılmaktan geçmektedir. “Kim de muhsin/kulluğunu en güzel şekilde yapmaya çalışan bir kimse olarak, kendini Allah’a teslim ederse muhakkak ki o, sapasağlam kulp olan (Kelime-i Tevhid’e) yapışmış olur. İşlerin akıbeti Allah’a varır.”[10] Bundan başka bir kurtuluş reçetemiz yoktur. Allah’a kulluk, hayatımızın sadece bir bölümünde değil, ailevî, sosyal ve siyasal hayatta, sanal âlemde, ticarette, komşuluk ve akraba ilişkilerimizde, giyim-kuşamda, eğitimde, düğün ve derneklerimizde önceliğimiz her daim Allah’ın rızasını elde etmek olmalıdır.  

Dünyada varoluş amacının farkında olan ve çağın karşımıza çıkardığı çıkmazları fark ederek bunlardan kendisini muhafaza ederek kulluğunu Allah’ın istediği şekilde sürdüren mü’minlere selam olsun!

 

[1] Mülk, 2

[2] Zâriyât, 51/50.

[3] Yûnus, 10/57-58.   

[4] Yusuf Çelik, Kur’an’da Hayat, S,2.

[5] Ra’d, 11.

[6] Müddesir,74/5  

[7] Buhârî, Îmân 39, Büyû’ 2; Müslim, Müsâkat 107, 108. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Büyû’ 3; Tirmizî, Büyû’ 1; Nesâî, Büyû’ 2, Kudât 11; İbni Mâce, Fiten 14)

[8] A’râf 6/16.

[9] Hûd,13/112

[10] Lokmân, 31/22.