Rıdvan Dinçer

Rıdvan Dinçer

Debdebeli bir ihtişam ve güce sahip olmasına rağmen,

Calut’u ayakları altına alan sapan taşlı genci (Davud’u) anlamak,

zayıf görülenlerde ki “gücün” kiminle irtibatlı olduğunu bilmekten geçer!

Lanet okunacaklara merhamet duyarsan gün gelir o merhameti mumla ararsın! “Lanet olsun” söyleminin itici etkisi insanı tepkiye iter. Kökün kurumasına eşdeğer bir isteğin korkusunu harekete geçirmiş gibi “lanet okunmaz, lanet okumayın diye!” suratlar ekşiten bir tepki. Bu bazen insancıl refleks, bazen bu konudaki bilgisizlik, bazen de işlediğimiz cürümler nedeni ile bizim etrafımızda döner korkusudur.

Lakin “lanet” dileğini ”mağdur merkezli” bir ele alış ve okuyuş pek azdır. Böyle ağır bir talep hangi gönüllerden yükselir hiç düşündük mü? Kulaklarımızı iyi açalım, iyi açalım ki lanet okunacaklara merhamet duygularımız baskın çıkıp engel olmasın. Yoksa lanet (Allah’ın merhametinden uzak düşüp gazabına çarpılmak)  bizi de kuşatır.

Kavram olarak “lanet” Allah’ın bağışlaması ve merhametinden kovulup uzak bırakılmayı ifade eder. Bu nedenle lanet okuma, Allah’ın gazap ve azabının devreye girmesi talebidir. Lanetin Allah tarafından gerçekleştirilmesi; dünyada rahmet ve başarıdan (muvaffakiyetten ) uzaklaştırmaya, ahirette ise azaba tekabül etmektedir.

Bu konuda, Allah’ın görevlendirdiği elçiler doğruyu ve yanlışı gösterip üzerlerine düşeni yapmışken, isyan edip hâddi-sınırı aşan -ötesine geçiş yapanlar- yaptıklarının karşılığını görecekken..! “Bedduaları” en son yapması beklenen Allah’ın rahmet elçileri, neden lanet ederler? Ne zaman lanet ederler? Kimler ve neden laneti hak eder? Sorularına, Kur’an’da detaylı cevaplar bulmamız mümkündür.

İsrailoğullarından hakkı örtenler (küfredenler), Davud ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lânetlendiler. Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini (sınırı) aşıyor olmalarından ötürüydü.” (Mâide Suresi, 78)

Ayete konu olan Allah’ın elçileri, Davud ve Meryem oğlu İsa (a.s) neyin mücadelesini vermişler? Ve bugün kimler onları temsil etmekte? Laneti hak ediş olan isyan ve aşırıcılık -haddi aşma- kimlerde somutlaşmaktadır? Bu uyarı tarihin derinliklerinde kalması gereken bir gerçeklik olsaydı bizler bugün buna muhatap kalır mıydık!?

İsrail oğullarından küfredenler, görevlendirilen elçi ve ilahi mesajlara karşı inatçı ve isyankar olanları kapsamına almaktaydı. Ayetin indiği zaman diliminde ise; atalarının inat ve isyan yolunu takip etmekten vazgeçmeyip taassup ve çıkarları nedeni ile, entrika kurup “Kur’an’a” ve Resûl’e (a.s) karşı faaliyet yürütenlerini kapsamı içine almaktaydı. “Ayet onların aynı hataya düşüp lanetli yolu izlememeleri ve terk etmeleri için bir uyarı yapmaktaydı” Davut ve İsa’ın (a.s.) yolu olan, âlemlere rahmet olarak gönderilen elçiye, Muhammed’in (a.s.) yoluna tâbi olmaları istenmekteydi.

Beni İsrail’den olup ilahi mesajı duyduklarında, tesirine kapılıp gözleri yaşaran kutlu kervana katılanlar olduğu gibi, çoğunluğu isyan ve aşırıcılıktan vaz geçmeyip ısrar ettiler. Daha sonraki zamanlarda “lanet kervanında” birinci sırayı teşkil edecek kadar gündemde kaldılar. O kadar ki lanet dendiğinde ilk akla gelen ırk hep Yahudiler oldu, hatta Beni İsrail olarak anılan bu güruhun tümünü kapsayacak şekilde “yêhud” ismi ön plana çıktı. İsyan ve aşırıcılıkta vukuatları o kadar çok ki, Hz. Yakub döneminden, Hz. İsa’nın katledilme girişimine ve de içinde bulunduğumuz bu yüz yılda işgal ile hedeflerini neticelendirmek için hiçbir hürmet gözetmemeleri ve katliamları nedeni ile “lanet ile özdeşleşen bir ırk olarak” ön plana çıktılar.

Aralarında hakkaniyetli ve insancıl olanlarının, Siyonizm karşıtı olanların sayısı pek az gözükse de “sağduyu gösterenlerin” duruşu kıymetli bir örneklik arz etmektedir. Bu örnekliklerinden dolayı hidayet ile buluşmaları temennimizdir.

Bir yaprak dalından süzülerek düşer ve toprağa karışır, her anının ve her zerresinin başkalaşma sürecini kuşatan Allah, insanların aldatılmasına ve fıtraten vermiş olduğu hakların çiğnenmesine, baskı ve zulüm görmelerine, yurtlarından kovulmalarına, katledilmelerine razı değildir.

Hele hele bu mağdurlar, çocuklar, yaşlılar ve kadınlar olunca, zaman durur ve artık lanet yasası devreye girer. Lanetliler ile hayat boyu ilişkiler ve tavırlarda sorumluluk yasası bağlayıcı olur. Lanetliler ile oturmak kalkmak ticari ilişkiler… Anlaşmalar yapmak haram olur, bunun ferdi olması ile uluslararası olması durumu değiştirmez. Lanetli ile oturup kalkan lanetlenir.[1] Onlar ile ilişki sıradanlaşmış bir günah işlemeye benzemez. “Bu, tıpkı dostunu söyle kim olduğunu söyleyeyim” gerçekliğindedir, döner dolaşır ve ansızın bumerang etkisi yaparak çarpar insana.

Geçmişte, Beni İsrail’den hakikati örtenler, bu günkü paydaşları olan lanetliler kadar, tahribatı yüksek kitlesel bir soykırım yapmamış olmalarına rağmen birçok ayet-i kerime de lanetle anılmışlardır! Günümüzdekilerin ve paydaşlarının laneti  bu durumda nice olur!?. Bu nedenle gündemimizden düşmemesi gereken “lanet ve lanetliler” (merhamet gösterilmeyecek-gösterilmemesi gerekenler) konusunun önemine binaen, ilahi kelam tarihte yaşanmış bir kesit ile “iki elçinin dilinden dökülen lanet” ile bizi ve yolumuzu aydınlatır.

Bu konuda duruşumuzu ve nasıl konumlanacağımızı bizlere bildirir. “… Davud ve Meryem oğlu  İsa’nın lisanları ile lanetlendiler” der. Burada (ayette), isyan ve taâsubu ısrarla sürdürenlere, Muhammed (a.s) dilinden de bir lanet “göndermesini” içermektedir. Elçilerin laneti, ilahi ölçülerden sapma ve uzaklaşma, isyan ve sınırı aşma neticesinde ortaya çıkmaktadır. “Akıl ettikten sonra”[2] dönüşü olmayan yolda ısrar edip devam etmek istemelerinin karşılığıdır bu. Bazen seçilmiş elçiyi katletmek,[3] bazen inanç esaslarını bozmak (eksiltme ve ekleme- değiştirme”tahrif”), sözleşmelere uymamak, bazen de aldıkları emri çiğneme ve delme yollarında ısrar ve inatlaşmadan kaynaklanmaktaydı. Tefsirlerde Davud’un (a.s) lanet edişi için, ön plana çıkarılan hususun bir ayette şu şekilde olduğu ifade edilir;

“Bir de onlara deniz kıyısındaki kent halkının ( uğradığı sonucu) durumunu sor. Hani onlar cumartesi (yasağını çiğneyerek) haddi aşmışlardı. 'Cumartesi günü iş yapma yasağına uyduklarında' balıklar onlara açıktan akın akın geliyor, tatil yapmadıkları (diğer) günlerde ise gelmiyorlardı. İşte biz, fıska sapmaları (yoldan çıkmaları) dolayısıyla onları böyle deniyorduk.” (A’râf Suresi, 163)

Davud’dan (a.s.) önceki beni İsrail kronolojisi (Yakub…Yusuf …Musa (a.s)… dönemlerindeki vukuatlar) dikkate alındığında ve özellikle ”…Davud ve Meryemoğlu İsa diliyle lanet…” ayetinde, bir kimlik (küfredenler-Hakkı örtenler) ve iki niteliğin (isyan ve haddi aşma) vuku bulduğu her kişi ve topluluğu kapsamına aldığı dikkate alınmalıdır.

Her nedense, ırk temelinde bakıldığında Beni İsrail’in kanına işlemiş gibi “lanetli olma bayrağını düşürmediklerini” kimseye kaptırmadıklarını görmekteyiz. Masum çocuklar savunmasız kadınlar ve yaşlılar, tüm canlılar birer düşman! “Bu inancın temelinin harcında, deniz kıyısındaki kent halkının -akın akın gelen balıklara- olan düşkünlük zaafı var” Cumartesi yasağını çiğnetecek derecede!

Balıklar, Beni İsrail için burada “ilahi buyruğa-unutulmaması gereken kudrete -rağmen.” dünya hayatındaki ”iktisadi gücü” müreffeh bir hayatı temsil etmektedir. Bu sebeple bu hayat için her şey feda edilmelidir! İktisadi güce, maddeye tapınmanın ve bundan vaz geçmenin kabul edilebilir olmadığının, örneğidir bu eğilim. Bir sonraki hayatın nimetleri ile mukayese edilemeyecek kadar değerli kabul edildiğinden! Konulan yasak çiğnenmiş ve kesintisiz bir ceza[4] göze alınmıştır.

İçlerinde taşıdıkları, isyan ve aşırıcılığın özünde hep aynı hedef vardır. İnanç ve inancın sahibi (haşa) hizmetkarımız olmak zorunda! Bir inanç sisteminin kurucusu ve düzenleyicisi olma hakkını kendinde görenlere lanet edilmeyecekte kime edilecek!? Allah’ın merhametinden uzak düşmelerinin kullar eli ile gerçekleştirilecek boyutlarını “Allah’a havale etmek” sorunlu olacağından, öncesinde bizlere düşen sorumluluklar yerine getirilmeli ve her sahada sürdürülmelidir. Onların yalancı, hilekar, fitneci, düzenbaz “kulağı kesikler” olduklarını ortaya koymalı ve dezenformasyonları boşa çıkartılmalıdır. Onlarla her türlü ilişki ve alış verişin anlaşmaların kesilmesi gerektiği gibi, tecrit edilmeleri gerekmektedir. Bu lanetliler ile ilgili çağları aşan uyarıya muhatap oluşumuzun somut örneğini bu gün Siyonist Yahudiler ve Siyonist paydaşlarının eylem ve dezenformasyon faaliyetlerinden de görmekteyiz

Bu günün lanetli Siyonist Yahudileri ve payandaşları küfür, isyan ve aşırı gitmede, katliam, soykırım ve işgalde elbirliği ile ”mağdur olanların suçlu – suçlu olanların pirüpak gösterilmesi” için her yöntemi kullandıklarına şahid olmaktayız.  İşledikleri cürümler dile gelsin üstü örtülmesin tarihin ve insanlığın hafızasından silinmesin diye, ısrar ve çabalar sonrasında suçluyu cezalandırmak, mağdurun kalbine şifa olmak öncelikli olarak her iman erinin ve vicdan sahibi olanların boynuna borçtur. Bu vebal (lanetlik olan sessizlik ve tepkisizlik) taşınabilecek bir vebal değildir.

Bunlar; “ahlaksızlıkta zirveleri aşıp” en ahlaksız biziz bunda şüphe yok! Kendinizi kandırmayı bırakın işte görüyorsunuz! Gözlerinizin içine baka baka,  gözlerinize soka soka, dünyalıklar ve makamlarınızı kaybetme ile tehdit ede ede yalan atıyor, çocuk yaşlı kadın demeden en acımasız şekilde bombalayarak öldürüyoruz.” Bizden daha ahlaksızı olmamasına rağmen en ahlaklı olma yalanına bile bazılarınızı, inandırmış olmamız yetmez mi? Tırnağımıza diken batsa dünyayı harekete geçiriyor oluşumuz  karşısında bunca katliamı eğlenceye dönüştürüp katledilenleri, yurtlarından kovup topraklarını ve evlerini işgal etmemize rağmen onları suçlu olarak size yutturmamız yetmez mi!? Evet Beni İsrail’in “İsyan edip, hâddi-sınırı aşan- ötesine geçiş yapanlar” olarak en ahlaksız olanlarıyız ama siz en ahlaklı olduğumuzu kabul etmek inanmak zorundasınız! Çünkü biz güçlüyüz! demiyorlar mı, bu ahlâksızlar.

İnsanlara doğrunun yanlış, yanlışın doğru olarak dayatıldığı Avrupa ve Amerika’da, onların tekelinde bulunan “yapay zekada” bundan payını alır – eksik ve çıkarlarını koruyacak bilgilerin yüklendiği bir vasatta- iş gördürülür. “Artık iletişim, haber kontrol altındadır.” Bu nedenle bilişim çağı diye anılan bu çağda insanlık olarak ne kadar büyük bir tehlike altında olduğumuzun farkındalığı bizler için önem arz etmekte. Lakin farkındalık ile bilgi sahibi olmak arasındaki fark dikkate alındığında, farkındalıktan çok uzak bir eğilim söz konusu… Şehvet, şöhret ve makam tutkusu veya hedefi! gözleri kör etmiş gibidir. 

Hedeflerinde Nil ve Fırat arasının, kendilerine vaad edildiği vehmi ile işgal ettikleri toprakların sahibi olduklarını iddia etmekteler. Uyduruk bir ulusa sahip olmalarının en çarpıcı delili ise, bugün hala sınırlarının belli olmamasıdır. Buda işgali sürdürme hedefleri olduğunu göstermektedir. Dünyada sınırları belli olmayan tek uyduruk “devlet!”

Bu Yahudi Siyonistlerin ve payandalarının bel bağladıkları nelerdir? Elbette, öncelikleri geniş bir sahada “kabul görmektir.” Bu onlar için işin temelidir bu yönüyle tecrit ve ilişkilerin kesilmesi yalnızlaştırılmaları öncelik olmalı. Bizler adına karar vericiler üzerinde bu konuda üzerimize düşen sorumluluk önem arz etmekte çünkü bu gün halkların gönlü Filistin mazlumlardan yana olmasına rağmen “yönetenlerin kararları işgalciden yana.” Bundan caydırma tavrımız diri ve dinç olmak zorunda... İlişkiler konusunda elçilikleri kapatma ve kovma! göbekten bağlı olmayanların ortaya koyacağı bir erdemliliktir ve de halklar için bir sağlama verisi.

İkinci öncelikleri “maddi güçte zirve olmaktır.” Bunu her şeyi yapabilme ile eşdeğer tutmaktalar. “Temel kural bataklığı kurutmak olmalı yoksa sinekler her zaman ürer”

Onlar gücü elde etmede her yolu mübah gördüklerinden bel bağladıkları bu güce karşı, “kıran güç” küresel bir bilinç haline dönüşmeli, bu doğrultuda emperyal olmayan üretim markaları mümkün mü? Evet. İnananlar, emek sahibi olanlar ve vicdan sahipleri nezdinde mümkün... Böylece boykot ile beraber “kendi değerini üretmene de imkan sunacaktır.”

Bu nedenle, alacağımız dondurmadan önce! “Filistin gazına” İsrail gazı demekten vaz geçeceğiz! Sahibi olmadıkları, çaldıkları gazla ilgili onlarla yapılan anlaşmalardan beri duracağız. Lanetliler ile ilişkilerin kesilmesinin, sosyal siyasi, ahlâki ve iktisadi yönün önemini kavramayanlar pişmanlık, söylenme ve lanet ile anılacaklarını unutmasınlar. Firavun ve ordusunun beraber anılışı gibi!

Eğer aşağılık  olma ve sefalete sürüklenme olan “normalleşme (yakınlaşma) sürecinde, halklarına yanlışı doğru olarak dayatıp yol alan Arabistan ve B.A.E… liderleri ve uyduları, İslam’a olan düşmanlık hamleleri ve projelerinden vaz geçmez iseler, buna sessiz kalacak çoğunluklarda lanetten kendilerini uzak görmesinler. “Lanet sadece isyan ve aşırı olanlara değil sessiz kalanlara da isabet eder” Bu nedenle, iktidarlar halkın sesine kulak vermeli bu doğrultuda eylem planlarını devreye sokmalılar. Bu hem dünyaları hem de ahiretleri için iyilik olarak kendilerine dönecektir. İlk yapmaları gereken “vanaları kapatmaktır!” Vanaları sadece kapatmakla emperyal ulusları dize getirebilecek olan bu devletler neden korkmakta? Allah’tan korkmadıkları kesin!  Allah’tan korkmayanlar Allah’ın merhametini umabilir mi?

Lanet yasası dünyada, rahmet ve başarıdan (muvaffakiyetten ) uzaklaştırmadır. Tıpkı en gelişmiş silahlar ve imkanlara rağmen yattığın yerin sana ait olmadığını bilmenden ve de katliam ile gasp etmenden dolayı  “kafanı rahat bir şekilde koyup uyuyamamandandır. Kaybetme ve öldürülme korkusudur…

Bu yasa, çaldığın tüm imkan ve gücün sana karşı bir ok gibi döneceğini seni yerle bir ederken bunun farkına bile varamayacağının ölçüsünü kendisinde barındırır. Yalanla, hırsızlık ile ahlâksızlık ile öldürme ile işgal ile başarı elde edebilecek hiçbir güç yoktur. İşte bu nedenle lanetlisin ey Siyonist Yahudi! uydularınla beraber.

Lanet yasası ahirette, senin yazdığın gibi olmayacak! Allah’ın dediği gibi olacak “azabın kesintisiz ve en katmerlisi” bunu bilesin, bu nedenle ölümden korkar bin yıl yaşamak istersin. Allah’ın laneti ve lanet edicilerin lanetinin üzerinizde olması duamızdır.

Yeryüzünde hayat sürdükçe lanetlilerin tepelerindeki kılıç hiç bitmeyecektir. Selam olsun bu kılıcı Filistin’de elinde tutan “İzzeddin el kassam tugaylarına” Selam olsun “Filistin’in kahramanlarına” Selam olsun bu direnişe merhamet ile gönlünü açan halklara...

 

[1] Abdullah b. Mes’ud'dan rivâyet edilen bir hadiste… "İsrailoğullarında ilk meydana gelen zaaf şuydu; onlardan biri kötülük yapan birine rastladığında: Ey adam! Allah'tan kork ve yaptığın işi bırak çünkü bunu yapman sana helal değildir, dedi. Fakat ertesi gün tekrar onunla karşılaştığında bu durum onu beraber yemek, içmek ve oturmaktan alıkoymazdı, onlar böyle yaptıkları için Allah, onların kalplerini birbirine benzetti." Sonra peygamber "İsrailoğulları’nın kafirleri Davud ve İsa'nın diliyle lanetlendiler" diye başlayıp "onların çoğu yoldan çıkmış (fasık) kimselerdir diye biten ayetleri okudu. Arkasından sözlerini şöyle bağladı. "Allah'a yemin olsun ki, hayır siz iyiliği emredecek kötülüğe engel olacaksınız. Zalimin elini tutup zulüm etmesine engel olacaksınız ve siz onu doğru yola geri çevirene kadar mücadele edeceksiniz."

[2] Bakara Suresi; 75

[3] Âli- îmran; 21

[4] Sayılı günler ile geçiştirilecek bir ceza inancını “Sınırsız suç işleme ruhsatı olarak” Allah’a iftira attıklarını Bakara suresi ayet 80 de görmekteyiz.

“Filistin kahramanları için ne yaptınız?” Adlı Bu makale “1953 Yılı” atmosferinde yaralı ümmetin yarasına tuz basanları  ve  tuz basılmış yaralar ile, inançlarını ve izzetli duruşlarını kaybetmeyen Mücahidleri konu almaktadır. Filistinli mücahidleri ve de bedeni dışında her şeyi ile  Filistinde bulunan ümmetin çocuklarını… Tarihin her devrinde, bastıkları yerler, soludukları hava,  onların sadakatine tanıklık (şahidlik) edecektir… Bu meş’ale (Allah’ın izni ile) kıyamete kadar düşmeyecektir. Bu yolda, zorlu yolu kendine kolay edinmiş olan ümmetin mücahidlerine, izzetli neferlerine  iki seçenek var  ya şehadet ya zafer.

Bir yanımızda, dünya ile bir sonraki hayatı birleştirip ölümü öldüren! Hayatı kesintisiz kılan “Şehadet.” Öbür yanımızda Allah’a kulluğun önündeki engellerden kurtuluş zaferi…  Sakın olanlardan Allah’ı habersiz sanma! Azmin, sabrın ve istikrarın yönü ya zafer ya da şehadettir. “Şehadet, zafer yolunun tohumudur.” Zafer gelmedi ise, eksikliklerimiz ve hatalarımız vardır... Zafer gelinceye kadar Bismillah… Ya Allah.

“Filistin kahramanları için ne yaptınız?” adlı bu makale, yetmiş yıl öncesinden günümüze uzanan canlı sözler gibi… Aktörler değişmiş olabilir ama  tercih edilen roller değişmez. Bir şehidin, Seyyid Kutub’un kaleminden “bilgi ve bilinç tazelenmesine” katkısı olur umudu ile paylaşmış olalım.

(Seyyid Kutub'un bu makalesi, 25.9.1953 tarihinde Kahire'de "Ed-Dava- adlı dergide yayınlanmıştır.)

(Yukarıdaki bölümü ekleyerek yayına hazırlayan: Rıdvan Dinçer)

 

FİLİSTİN KAHRAMANLARI İÇİN NE YAPTINIZ?

Milli savunma bakanlığının yayınladığı kitap, dergi, broşür ve yayınlan gözden geçiriyorum. Ve günlük gazetelere birer birer bakıyorum, fakat Filistin kahramanları için bir tek cümle bile göremiyorum. Günlerdir Mısır'da, yayınlanan dergi ve gazeteleri satır satır ve sayfa sayfa çevirip okuyorum. Filistin kahramanları hakkında bir tek küçük habere bile rastlamıyorum. Arkalarında boynu bükük öksüz çocuklar, kimsesiz dul kadınlar ve bağrı yanık, gözü yaşlı anneler bırakan Filistin kahramanları için hiç kimse, bir tek kelime bile yazmıyor, islâm için ve İslâmın mukaddes topraklan için canlarını seve seve feda eden bu kahramanlar hakkında hiç kimse, bir tek kelime bile söz etmiyor!... Evet. Filistin kahramanları için yapılan ve söylenilen hiç bir şey yok. Mısır'da, onların anısına bir tek işarete bile rastlamadım.

Bu, neyi gösterir bilirmisiniz? Bu soruya ben cevap vereyim: Bu, ingiliz ordusunun genel teftiş komutanı general Sibengs'in Mısır ordusunu idare ettiğini, onun koyduğu prensipler dahilinde Mısır ordusunun hareket ettiğini, böylece Mısır ordusunun hak ve doğru yoldan saptırıldığını göstermektedir. Evet, bütün bu olaylar, Mısır ordusunun askeri stratejisini tayin edenin ve Mısır hükümetinin siyasî dolabını çevirenin ingilizler olduğunu kesin olarak ispat etmektedir.

Beyaz İngilizler, askeri güçleri ile birlikte Mısır'ı terk etmek zorunda bırakıldıkları gün, yerlerini boş bırakmadılar. Yerlerini her hususta onlara vekâlet edecek Esmer Yerli ingilizlere bıraktılar. Bu Yerli Esmer İngilizler, ihlâs ve samimiyetle beyaz ingilizlerin şarkısını söylüyor, çalgısını çalıyor, gösterdikleri hedefleri gerçekleştiriyor ve bu konuda onların yokluğunu asla hissettirmiyorlar.

Beyaz ingilizlerin, bu ülkede yapmak istedikleri ilk vazife, halkın iman cephesini yıkmak ve manevî ruhunu öldürmekti. Bu işe ilk olarak şüphe, gevşeme ve ümitsizlik tohumlarını taze genç dimağlara ekmek sureti ile başladılar. "Biz adam olamayız", "Bizim onlara yetişmemize ve onların yaptıklarını yapmamıza imkân yoktur..." gibi sloganlarla bu milletin moralini bozdular, maneviyatını kırdılar ve ümitsizlik bataklığına düşmesine sebep oldular. Bütün dünyada, emperyalist güçlerin istedikleri ve yaptıkları da budur.

Beyaz İngilizlerin bundan sonra bu ülkede öldürmek istedikleri şey, cihâd ve askerlik ruhunu öldürmekti. Çünkü, Beyaz ingilizlerin tarih boyunca korktuğu tek şey, bu ülkenin inancından gelen cihâd ve askerlik ruhudur. Beyaz İngilizler, bu ruhun asla uyanmasını istemezler. Kendileri için en büyük tehlikenin, bu ülkenin evlâtlarında cihâd ve askerlik ruhunun uyanması olduğunu çok iyi bilirler. Bu sebepten dolayı gerek kendileri ve gerekse yerli vekilleri tarafından yapılan konuşmalar, yazılan makaleler, yayınlanan kitaplar, bestelenen şarkılar, harcanan çabalar ve bu uğurda tüketilen sayısız miktardaki paralar hep bu kahramanlık ve cihâd ruhunu Mısır'da öldürmeye yönelikti. İngilizlerin bu plân ve çabaları, Mısır'da uzun bir süreyle emperyalist emellerini gerçekleştirmek içindi. Kendisi, çekip gitmek zorunda kalsa bile bu emperyalist emelleri, kendisinden sonra aynen uygulanacaktı. Bu plân ve çabanın gereği olan her türlü önlemleri aldılar, bu hususta, gerekli olan her türlü temel esasları uyguladılar. Ve böylece Mısır'da cihâd ve askerlik ruhunu Öldürmeye kalkıştılar. Bunun sonunda Mısır'da, hiç bir aydın yazar, cihâd ve askerlik ruhundan söz etmez ve yazı yazmaz oldu. İngilizlerin ve bütün emperyalist güçlerin korkulu rüyası olan cihâd ve askerlik ruhu, böylece müslümanlar arasında gün geçtikçe unutulmaya başlandı.

Bütün bu plân ve çabalara bağlı olarak İngilizler, Mısır'da güçlü bir askeri varlığın bulunmasını, emperyalist emelleri için tehlikeli olduğunu anladıkları için güçsüz ve silâhsız bir askeri sistemin uygulanmasını istediler. Böyle bir askeri sistemin uygulanmasını, emperyalist emelleri için daha uygun buldular.

Mısır ordusunun askeri sistemini, istedikleri gibi düzenlediler ve kendi hayatlarına,anlayış ve kültürlerine hayran komutanlar yetiştirip atadılar. Mısır ordusunu birbirlerinden ayrı olarak iki sınıfa ayırdılar: Asker ve muvazzaf" subaylar. Bu muvazzaf subayları, saflarına çekmek için ne lazımsa yaptılar. Onları, askerlerden ayırdıkları gibi diğer devlet görevlilerinden de ayırdılar. Onlara her türlü maddi konforu sağladılar ve onlara gizli vaatlarda bulundular.

Vatan borcunu yerine getirmek için silâh altına alınan Mısırlı asker, beş sene gibi uzun bir müddet içinde her türlü perişan ve yokluğa maruz kalmış, arkasında karnı aç, boynu bükük ve gözleri yaşlı çocuklar bırakmıştır. Gerek Mısır halkı ve gerekse inançlı komutanlar, bu müddetin kısaltılmasını istediklerinde, ilk önce İngiliz subayları ve onların mahalli yardakçıları karşı çıktılar ve onların disiplini bozacaklarını ileri sürdüler. Çünkü İngilizler, böyle uzun bir müddeti (beş yıl) askerlik için koymakla halkın ruhen, askerliğe karşı nefretinin artacağını düşündüler. Bu uzun müddet, gerçekten açlık ve sefaletle dolu, çileli yıllar olmuş ve halktan yavaş yavaş askerlik ve cihâd ruhunun silinip unutulmasına sebep olmuştur. Kanaatımca, İngilizlerin sistem olarak seçtikleri ve plânladıkları Mısır'ın bu günki askeri sistemi, baştan başa yanlış ve zararlıdır. Çünkü bu sistem; göz yaşlarına, ailelerin perişan olmasına ve dolayısı ile askerlik ruhunun sönmesine sebep olmaktadır. Bu sistemin değiştirilmesi ve ruhî yapımıza en uygun olanının uygulanması, millî ve dinî bir vazifedir. Bir an önce bunun düzeltilmeye gidilmesi ve müslüman halkımızın göz yaşlarının dindirilmesi şarttır.

İngilizlerin bu günkü askeri sistemden nasıl yararlandıklarını, şöylece özetleyebiliriz:

1.            Askerlerle komutanları arasında büyük bir kuvvet farkı meydana getirmek.

2.            Askerin elinden her türlü yetkiyi almak.

3.            Komutanları ye subayları eğlenceye daldırıp rahat ve huzura alıştırmak. Eğlenceye dalan, rahat ve huzura alışan bu komutanlar sınıfı, düşmanla savaşamayacak kadar ruhen çökerler.

4.            El altından kendilerine taraftar olanlara maddi imkânlar sağlamak, terfiye ettirmek ve yüksek makamlara yükseltmek sureti ile kendi sınıflarına çekmek. Öyle bir dereceye kadar saflarına çekmek ki, mukaddes vatanları bu komutanlardan vazifeler istediği halde, bundan yüzünü çevirir ve yalnız efendileri İngilizlerin söylediklerine kulak verirler.

İngilizler, yaptıkları bu plânda başarılı çıktıklarını, cihâd ve askerlik ruhunu öldürdüklerini, bu halkın artık askerlikten nefret ettiklerini ve onlarda savaşacak herhangi bir manevî güçlerinin kalmadığını sandılar. Çünkü İngilizler, Mısır'ın askeri sistemini kendi elleriyle plânlayıp düzenledikleri için yoksulluk, çile, ızdırap ve baskı sonucu halkın askerlikten nefret edeceğini hesaplamışlardı...

Fakat, İngilizler, bu milletin manevî gücünü ve imanını hesaba katmamışlardı. Bu yüzden de yaptıkları hesaplarda yanıldıklarını ve zararlı çıktıklarını anladılar. Çünkü, İngilizlerin uyguladıkları plân ve programdan sonra Mısır'da, yeniden cihâd ve iman ruhu ile dopdolu bir nesil boy gösterdi. Bu yeni nesil "Müslüman Kardeşler" topluluğu idi.

Mısır'da, "Müslüman Kardeşler" topluluğu, bütün bu engellere rağmen yüce ve mukaddes İslâm davasını omuzlarında taşımışlar ve yeniden cihâd ruhu ile meydana çıkmışlardır. Böylece, emperyalist İngilizin altmış yıldan beri Mısır'da, plânladığı oyun bozulmuş ve bütün çabaları boşuna çıkmış oldu. Artık, bir daha dirilmemek üzere öldürdüklerini sandıklan cihâd ruhunu, "Müslüman Kardeşler topluluğu, yeniden dirilttiler. Söndürdüklerini sandıkları iman meşalesini de gene "Müslüman Kardeşler" topluluğu, yeniden alevlendirdiler.

Canlarını, hiç bir şeyden çekinmeden Allah yolunda, seve seve feda eden bu mücahitler topluluğu, İngilizin kalbine korku salmıştır. Bu mücahitlerin iman ve cesareti karşısında bu günün emperyalist İngilizi, dünün büyük asker ve mücahitleri karşısında atalarının dize geldiği gibi geleceklerdir. Bu gerçeği şimdiden anlamış gibidirler.

İngilizler ve onların mahalli yandaşları anlasa da, anlamasa da bu gerçek vardır. Onlar istese de, istemese de bu ruh yaşayacaktır. Bu yüce Millette, askerlik ve cihâd ruhu yeniden doğmuştur. Ve bu kutsal ruhu, hiç bir kuvvet söndürmeye güç yetiremeyecektir. Bu olgun ve kutsal ruhun önünde, emperyalizmin ördüğü bütün engel duvarları, birer birer yıkılıp gidecektir. Allah'ın izniyle bu ülkede, emperyalizme hiç bir sığınma ve barınma yeri bırakılmayacaktır. Emperyalizm, bütün temel kurumları ile birlikte bir daha geri dönmemek sureti ile bu ülkeden çekip gidecektir...

Fedailik ve kahramanlık ruhunun uyanmasından sonra, zaferden başka ne beklenilir? Canını, ruhunu ve bütün varlığını feda etmeye hazır olduğunu söyleyen bir topluluk için kurtuluştan başka ne umulur? Evet, bu büyük uyanış ve dirilişin karşısında emperyalizmin bütün kör düğümleri, birer birer çözülecek ve bileklere vurulan zincirleri teker teker kırılacaktır. Bu yüce azim ve inancın karşısında emperyalizm, içten içe sarsıntı geçirecek ve mücahitlerin ayaklan altında toztoprak gibi ezilecektir.

İngilizler, mahalli casusları vasıtası ile en sonunda bu gerçeği kavradılar ve "Müslüman Kardeşler" teşkilâtına karşı amansız mücadeleye giriştiler. Dernek ve lokallerini kapattılar. Üyelerini cezalandırdılar. Onları dağıtmak için gerekli olan her türlü çarelere baş vurdular. Gerçeği gösteren ve kurtuluş yolunu aydınlatan ışığı söndürmeye, imanın alevlendirdiği meşaleyi ortadan kaldırmaya çalıştılar. Tekrar müslüman Mısır halkını, küfrün ve inançsızlığın karanlığına, emperyalizmin baskısı altında ezilen o korkunç günlere döndürmeyi istediler. Ümitsizliğin yüreklere çöreklendiği ve adeta cehennem hayatını andıran o korkunç günlere...

Çünkü onlar, bütün emperyalist güçleriyle, Mısır ordusuna yüklenerek nasıl onlara Filistin kahramanlarını unutturmuş ve bir daha onları anmamayı kabul ettirmiş ise, aynı şekilde zulüm ve baskı yoluyla müslüman halkın zihninden, Filistin'de yahudiye karşı çarpışan ve şehit olan kahramanların anısını ve onlara karşı duyulan sevgi ve hayranlığı silmek istiyor. Bunun için de Mısır ordusunun, Filistin topraklarında boş yere çarpıştığını, binlerce zorluğa karşı çekilen çileli günlerin boş yere çekildiğini söyleyerek propaganda yapmışlar ve müslümanları, bir daha Filistin'de yahudiye karşı savaşmak niyetinden vaz geçirmeye çalışmışlardır.

Ancak müslüman millet, Filistin topraklarında, asla unutmayacakları dersleri almıştır. Gerek Beyaz ingiliz ve gerekse Esmer ingilizlerin şu gerçeği, asla zihinlerinden çıkarmamaları gerekir: Müslümanlar, Filistin'de ezeli düşmanları olan yahudiye karşı çarpıştılar ve her ailede birer şehit verdiler. Bu yüce şehitlerden geriye kalan öksüz çocuklar, dul hanımlar, gözü yaşlı anneler onların anılarını yaşatacaklar ve gösterdikleri kahramanlıkları dilden dile aktaracaklardır. Bu kahraman Filistin şehitlerinin torunları, mutlaka bir gün. yahudiye, Filistin topraklarında döktüğü kanın bedelini, en ağır şekilde ödetecektir. Bu gerçeği, ne Beyaz İngiliz (Yahudiyi Filistin'e yerleştiren, ona devlet kurdurtan ve onu Ortadoğuda bulundurduğu askerî gücü ile yaşatan ve koruyan ingilizlerdir. Osmanlı devletini yıkıp parçalayan ve Filistini Osmanlı egemenliğinden çıkaran, gene İngiliz casusları ve onların çevirdikleri siyasî dolaplarıydı.) ne Esmer ingiliz ve ne de Yahudi Devleti asla unutmasın. Korktukları şey, mutlaka bir gün başlarına gelecektir. Filistin topraklarında.dökülen temiz ve yüce kanın hesabı, birer birer onlardan sorulacaktır...

Yüce Allah'ın izni ile müslümanların üzerine çöken ümitsizlik bulutu kalkacak, tembellik ve uyuşukluk ruhu silinecektir, İngiliz kumandanı Sibengs'ın Mısır ordusu üzerinde kurduğu egemenlik plânı yıkılacak, kör gözler bile gerçeği görerek, emperyalizme ve onun ortadoğudaki temsilcisi yahudiye karşı savaşmak için silâhlara sarılacaktır. Gösterilen yüce hedeflere ulaşmak için bütün gücü ile emperyalizme ve siyonizme karşı çarpışacaklardır.

Evet, bu gün Mısır'da, Filistin'in kutsal toprakları üzerinde temiz ve yüce kanlarını seve seve döken kahraman şehitlerin anısına, hiç bir şey yapılmamış ve tek bir söz bile söylenilmemiştir. Şehitlerin geride bıraktıkları öksüzlerin, dul hanımların ve gözü yaşlı annelerin elinden tutulmamış ve onlara gereken maddi ve manevi yardımda Bulunulmamıştır. Mahalli Esmer ingilizler, Beyaz İngilizlerin kendilerine bıraktıkları siyasi emaneti, eksiksiz yerine getirmekte, korumakta ve bu uğurda samimiyetle çalışmaktadırlar...

Bugün, İslâm ümmetine düşen görev şudur: Üzerindeki uyuşukluğu ve ölüm uykusunu atmak, oynanan bütün çirkin oyunları bozmak, çevrilen bütün siyasî dolapları durdurmak ve bu hususta yapılan plânları yırtıp atmaktır. Her yerde varlığını, yeniden ispat etmeye kalkışmak ve hiç bir insanın söndürmeye güç yettiremeyeceği mukaddes ve yüce iman meşalesini yeniden alevlendirmektir.

Bu gün Mısır'da, egemen olan Beyaz İngiliz'in siyasi ruhudur. Her yerde onun varlığı ve görüntüsü vardır. Askeri ve siyasi alanda, sadece onun sözü geçerlidir. Mısır ordusu üzerinde etkili olan buyruk, yalnız İngiliz komutanı Sibegns'in buyruğudur. Ey İslâm Ümmeti! Senin ruhun nerede? Ey Müslüman millet! Senin varlığın nerede?

Bu günlerde Fransa'da yayınlanan bir yayın organı, "Mısır askeri komutanlarının. Mısır kültür ve inancını benimsemediklerini ve bu yüzden Mısır'lıdan yana olmadıklarını ve Mısır'ın kültür inancını yaymak ve yerleştirmek için çalışmadıklarını itiraf ettiklerini" yazmaktadır.

Ey Müslüman millet! iş başa düştü. Kendi yolunu, kendin seç. Şehitlerini ve kahramanlıklarını daima an ve onları kalbinde yaşat, İman ve cesaretle kendi varlığını ortaya koy. Ne Esmer ve ne de Beyaz İngilizlerden korkma. Onlara, bütün gücünle: "İşte ben ölmedim. Karşınızda dim dik duruyorum. Kendime düşen görevi yerine getiriyorum..." diye haykır.

Ey Müslüman Millet! Bu dönemdeki uyanışın daha dikkatli, daha güçlü, daha güvenilir ve daha kahramanca olsun. Kesin olarak bil ki, sana vad edilen gün pek yakındır. O gün mutlaka gelecektir. Fırsatları değerlendir ve inandığın yolda cesaretle yürü. Beyaz İngilizleri sınır dışı edeceğin ve Esmer İngilizleri kuracağın mahkemede hesaba çekeceğin o günler pek yakındır. Yüce Allah, Kur'an-ı Kerimde bu hususta şöyle buyurmaktadır:

"Muhakkak ki sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, nefislerden, ürünlerden biraz eksiltmekle deneriz. Sabredenleri müjdele! Onlara, bir musibet geldiğinde: "Biz Allah içiniz ve elbette O'na döneceğiz" derler. Rablerinin mağfiret ve rahmeti onların üzerinedir. Hidayete (doğru yola) erenler de onlardır." (Bakara,155-157)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

O ki (Allah), yücedir (dilediğini gerçekleştirmede sınırı olmayan -her türlü noksanlıktan uzaktır.) Kulunu geceleyin, kendisine bazı âyetlerimizi (alâmetlerimizi) göstermek için (Mekke'den) Mescid-i Haram'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya (yürüttü) götürdü. O, hakkıyla işitendir (Semî'dir), hakkıyla görendir. (Basîr'dir)”(İsrâ, 1)

“MESCİD-İ AKSÂ… MEKKE'DEN YÜRÜRCESİNE VARILAN -GÖSTERİLEN- HEDEF”

İsrail’e (Yakub a.s.) inen, “Allah’a kulluğu esas alan inanç esasları” sözde onun izleyicileri  iddiasında bulunanlar tarafından tahrif edilip bozuldu. İnancın esaslarını bozma hakkını kendisinde gören üstün ırk anlayışı iddiasında bulunan siz, zorba, sınır tanımaz, ölçüsüz ve katiller ordusu, işgalciler! İslâm ümmetinin ve onun bir parçası olan “Filistinlilerin” hiçbir zaman işgale boyun eğmeyeceğini “içine sindirmeyeceğini” siz çok iyi bilirsiniz. Siz ve sizinle işbirliği yapan, perde arkasındaki tüm bileşenler ve de masa başındaki peşkeş çekiciler, emellerinize ulaşamayacaksınız. Çünkü “Aksa bizimdir, Biz de Aksa’nın” Kudüs’ün batısı ile doğusu ile biz bir bütünüz ve bizi birbirimizden ancak şehadet ayırır.

Bizi yolumuzdan ve davamızdan ayıracak bir değere sığındığımızda, biliriz ki sizden olur, safınıza katılmış oluruz! İşte o zaman “Dünyada iken ateşten gömlek bizi sarar” (Allah bizleri korusun!)  İnsanı yaratan Allah’tır ve hakkının ne olduğunu da o belirler. İnsan hakları maskesi altında yol alan ve ”insanlık düşmanları” olan siz ulus devletleri! Sahi sizi konuşturan vicdanlarınız mı, yoksa aldığınız akçelerin (makamların) bedelini mi veriyorsunuz? Yazıklar olsun cehhenemi dünyada iken satın alanlara! Aranızda halklarını ve vicdanlarını akçeye satmayanlar olduğunu da biliyoruz. Onlardan topladığınız vergileri, işgalciye destek için aktardığınızı da biliyoruz. Yazıklar olsun kendisini yakacak ateşin odununu burdan satın alıp götürenlere… Yazıklar olsun çifte standart uygulayanlara… İslam, “insan hakları” konusunda çifte standart uygulamaz bunu sizde çok iyi biliyorsunuz, bizde.

Sivillerden dem vurmaya utanmıyor musunuz? Ne zaman ki, işgalci baskını yer, sizler feveran edersiniz, bir yerlerinize bir şey batmış gibi, hem de koro halinde! Tek bir yerden komut almışçasına hiç mi ibreniz doğruyu göstermeyecek? Bozuk saat bile “on iki saate bir doğruyu gösterir iken” sizler o bozuk saat kadar bile olamıyorsunuz. Biz Müslümanlar, sivilleri gözeten ve koruyan bir dinin mensupları olmaktan şeref duyarız. Sizin barbarlık tarihiniz de imkan bulduğunuzda yaptığınız sivil katliamlarını ve insanlara ne tür zulümler yaptığınızı biz çok iyi biliyoruz. Kızıl derili yerlilere, siyahi insanlara ve sizden olmayan halklara neler yaptığınızı iyi biliyoruz. “İsterseniz gelin soykırım suç dosyalarınızı açalım!” İsterseniz yakın tarihteki dünya ve ulus savaşlarınızı… Unutmadığınız ve yalan attığınız bir şeyi daha hatırlatalım: İşgalci ne zamandan beri sivil oluyormuş? İşgal için de, işgali devam ettirenler… Hesabınıza gelmez kendinize sormassınız biliriz, yerli ve yerin sahibi olanların mülklerine, topraklarına el koyduklarında, ister bunu kabul edip rıza göstersinler ister etmesinler, ya yurtlarından kovmak! Yada katliamlar… Buyrun sivil olandan sivil olma beğenin… Kendinize sormassınız biliriz: Hiç devasa büyüklükte “Filistin” kadar büyük bir açık ceza evi şartlarında(n daha ağır) şartlarda hayat süren insan toplulukları gördünüz mü?.. Siviller mi dediniz? Yoksa sivil tanımı değişti de bizim mi haberimiz yok!

“Siviller dediniz değil mi?” Tüm kolluk ve yaptırım gücü elinde olmasına ragmen! Amerikalı bir barış aktivistini: “Rachel Aliene Corrie’yi bir sivili, hem de  barış aktivistini katledişini biliyorsunuz sanırım… İsrail Savunma Kuvvetlerine bağlı zırhlı bir buldozer tarafından katledildiğini de! Ölümü öncesinde: “Üzerinde parlak, fosforlu, turuncu bir yelek ve de elinde megafon” olduğu halde Buldozer tarafından iki kez çiğnenmesi sonucu kafatası kırılan, kaburgaları parçalanan ve akciğerleri delinen o aktivisti hatırlıyorsunuz değil mi? “Hâlâ siviller diyorsunuz değil mi?”

Yalancılar! Ya susun, ya da yine susun! “En iyi Filistinli (Arab) ölü Filistinlidir” öğretisinin ilkokul yıllarında çocuklara verildiği işgal toprakların da… “Rachel Aliene Corrie’yi” örnek olarak vermem  ondandır. Kendi sivilini görmezden gelen ”gözlerini kapatan” bir zihniyetten beni görmesini beklemek ahmaklıktır!

Bozuk saaten daha da bozuksun derken de “göz boyama” yapmıyorsunuz demiyoruz: “Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, (İşgalci) İsrailgüvenlik güçlerinin Batı Şeria ve Doğu Kudüs'te öldürdüğü Filistinlilerin sayısının geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 46 arttığını bildirdi… BM, İsrail Savunma Kuvvetleri, İsrail Sınır Polisi ve İsrail Polisi gibi güvenlik güçlerini uluslararası hukuka aykırı hareket etmekle suçladı:” gibi tespitleri sık sık yapıyorsunuz.

En üst perdeden bir kınama hiç duydunuz mu?. Ya da Filistinlilerin de kendilerini savunma hakları vardır, bu haklarını kullanmaları ”meşrudur” açıklaması yapanları? Ya, Filistinlilerin gasp edilen toprakları ve katledilen insanlarına ilişkin: “Desteğimiz sürecek”, “keseyi açtık”, “Filistinlilerin yanındayız” diyenleri. Böyle bir ses, bir açıklama hiç duymadık. Duyan var mı? Göz boyama yarışın da bir birinizi geçmeye çalışabilirsiniz.

Tercihinizin ve açıklamalarınızın temelin de “inanç savaşları” ve “çıkarlarınızın” olduğunu biliyoruz. Sizin savaşınız İslâm ile, Müslümanlar ile, ama bu savaşı kaybedeceksiniz. Çünkü yaradan ile Müslümanların bağlarını koparamayacaksınız.

Kulluk yapmada gönüllü olan Müslümanlar, maddî güçten mahrum  bir durumda iken bile  Allah, Muhammed (a.s)’ım üzerinden Müslümanlara “Hedef belirtircesine” Allah’a ibadetin sembolleştiği bir yurdu işaret ediyordu …kutsal yere girin ve gerisin geri arkanıza (geri)dönmeyin…“ Bu emir Hz. Ömer (r.a) ile ve akabinde ikinci defa da Selahaddin Eyyubî tarafından yerine getirildi… Türlü türlü entrikalar ve bu entrikalara alet olan, atası Müslüman olanların yöneticilerine ”tarihin yüz karalarına” rağmen “Hz. Ömer ve Selahhaddin’lerin” açtığı yolda “Aksa bizimdir, biz de aksa’nın” diyenler bitmeyecektir. 

Bu yolculukta, Musa (a.s) üzerinden, Muhammed’e (a.s) ve sahâbilerine gösterilen hedef şuydu:


“Ey halkım (kavmim) Allah'ın sizin için yazdığı (girmenizi emrettiği) kutsal yere girin ve gerisin geri arkanıza (geri)dönmeyin; yoksa (kayba) hüsrana uğrayanlar olarak çevrilir(döner)siniz.” (Maide, 21)

Mescid-i Haram’dan başlayarak orandan Mescid-I Aksâ’ya ve oradan da tüm yeryüzüne: “Yalnızca Allah’a kulluk yapılması” ilhâhî dusturu adına oraları sahiplenmek, Allah’a ibadettir.

Bu sancak, Mekke’de düşmeyecek, Medine’de… ve nihayatinde Kudüs’te de düşmeyecektir. Düştüğü yerden onu kaldırmasını bilen bir inanç sisteminin neferi olmaktan biz Müslümanlar şeref duyarız. “İnsanlığın haklarını” insanca yaşayabilmelerini sağlayan İslâm hayat nizamının yeniden yeryüzünde söz söyleyebileceği günlerin, özleminin sona ermesi yakındır, bize uzak görünsede. Zâlimlerin ve zorbaların bir hesabı varsa. Allah’ın da bir hesabı vardır.

“Onlar, yalnızca; "Rabbimiz Allah'tır" demelerinden dolayı, haksız yere yurtlarından sürgün edilip çıkarıldılar. Eğer Allah'ın, insanların kimini kimiyle defetmesi (yenilgiye uğratması) olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah'ın isminin çokça anıldığı mescidler, muhakkak yıkılır giderdi. Allah kendi (dini)ne yardım edenlere kesin olarak yardım eder. Şüphesiz Allah, güçlü olandır, aziz olandır.” (Hac, 40)

Filistinli kardeşlerimizin bu meşru ve haklı davalarında niyazımız odur ki: Allah ayaklarına taş değdirmesin! Kalblerini sebattan, ayaklarını istikametten ayırmasın! Düşmanlarının kalblerine korku, gözlerine perde, maddî güçlerini isabetsiz kılsın! Onların mallarını iman erlerine ganimet kılsın! Üzerlerine gaflet uykusu çökmüş olan ümmetin, ümmet bilinci ile yeniden dirilmesi ve insanlık ailesine merhamet ile muamele edebilmesi temenni ve duası ile, Allah’a emanet olun!

 

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖي

 

Tüm çaba ve emeklere rağmen “Görünürde kazanıp, aslında kaybetmek” insanı çökertip yıkar! Takatini yitirmiş, dizleri üzeri çökmüş, susuzluktan damağı kurumuşlar misali! “Su görünümlü serap” peşinden koşarcasına tüm emek ve çabaların karşısında koskoca bir hiç!

“Muhakkak ki sizden önceki nesilleri,  Resûlleri kendilerine apaçık deliler getirdiği halde, zulmettikleri ve iman etmeyecek oldukları için helak ettik (yıkıma uğrattık) işte mücrim (suçlu günâhkar)  toplumları böyle cezalandırırız.” (Yunus, 13)

Nasıl davranacak, hangi amelleri ortaya koyacaksınız? Geçmişin helak edilmiş, yıkımlar yaşatılan “mücrim” (suç işleyen) toplulukları, günah makinesi gibi işleyen toplumlardı. Ayetteki, “mücrim” vasıflandırması “inzal olmuş ilke ve sınırlara” karşıt olarak ortaya konan bireysel ve kolektif iradeyi kapsamına alır. Böylece Allah bizi işlenecek suç ve cezadan sakınalım diye uyarmakta, bir yandan “teşvik ve davet” bir yandan da “tehdit” içerikli hitabı ile yüzleştirmektedir… Keyfe tâ’melun! Hangi amelleri ortaya koyacaksınız.

Âdem ve Havva ebeveynlerini tanımayanlar, onlardan bihaber olanlar var mı? Varlık kökenleri konusunda Âdem ve Havva menşeli olduğumuzu söylemek, bilinenin ilanından başka bir şey değildir. Yaratılış ve Halife kılınış kıssası da böyledir, yeryüzünde bunları bilmeyen (millet) yok gibidir. “İnsan geldiği yeri unutamayacak kadar konuya vakıftır” Varlık sahnesine çıkarılmadan önce, Meleklere “insana ilişkin” bilmedikleri bir hâkikat Allah tarafından bildirilir… Daha bilmedikleri çok şey vardır aslında… Ama melekler hadlerini bilip bilmişlik yapmazlar! (Bizlere haddinizi bilin dercesine.)

Konu, yaratılmış ve yeryüzü görevini, sorumluluğunu kabul etmiş olan insandır.  Kendisinden talep edilen ise “kulluk eksenli bir temsildir.” Kendisini bekleyen bu görev Dünya işletim sistemine uygun olacak bir işlevselliktir.” Yani belirlenmiş sistemi talep edilen ölçüler doğrultusunda işletmektir! Yeniden dünyayı keşfetmek değildir.

“Hani Rabbin meleklere “ Ben yeryüzünde bir Halife (sorumlu görevlendireceğim) kılacağım demişti…” (Bakara, 30)

Hilafet kavramı, kendisini çevreleyenleri yönetebilecek “Siyasal önderliği” kabiliyeti ön plana çıkaran bir kavramdır... Bu da “kulluk eksenli bir temsil” sorumluluğu ile görevlendirilmek ve hâkimiyeti altına verilen emanetleri gereğince taşıyıp hareket etmeyi gerektiren bir vazife ve mükellefiyettir. İlk İnsanın yeryüzüne ayak basması ile beraber bu mükellefiyetleri icra ile yükümlü tutulmuştur…

İlk adamlar… İlk adımlar… Allah’ın kabul öğretisi… Verilen nimetlerden istifade ve yönetme iradesi olan Hilafet,  Âdem (a.s.)’ın iki çocuğu üzerinden “Kurban adama”  kıssası ile örneklenir. Kıssa da “Allah’a yakınlaşma” boyun eğme, itaat etme ve yöneliş tarzında, insanın sorumluluklarına dikkat çekilir. “Gönülden gelen bir itaat ile sunulan kurban ve gönülsüz (mükellefiyet ciddiyetinden uzak) bir itaat ile sunulan kurban!” Bu kıssa da gönülsüz (kabul edilebilir ölçülerden uzak olarak ortaya konan) itaatin kabul edilmeyeceği öğretisi ile tanıştırılırız. Ortaya konan amel Allah sevgisi ve bağlılığından kopuk bir itaat ise Allah indinde bir kıymet taşımadığını biliriz.

Bir biri ardınca nice kalabalık toplumlar kulluk eksenli bir temsil “Halife olmak ” ile sorumlu tutulmuşlardır. Bu nedenle Halife kılınmış olma hususu hayatımızda yer etmesi gereken makama oturtulmalı. Nice görkemli ihtişamından ötürü “kendilerini kuşatmış olanları” korku, ümit ve sevgi ile kendisine bağlamış olan zamanının “süper güçleri” bu gün yoklar. Arkalarında nice eserler bırakarak yok olup gittikleri unutulmamalı. Tiranlar… Krallıklar… Kayserler… İmparatorluklar… Melik ve melikeler… Firavunlar ve gölgelerinde hayat süren topluluklar miadını doldurup gittiler… Tarihte hiç izi kalmamış olanlar dahil… Çevremizden yaprakların döküldüğü tarzda vadesi dolanlar göçüp gidiyor… Hayat kaldığı yerden devam ediyor… Ektiğini biçeceksin (sorumluk sende) dercesine!

 “Şehirlerin anası olan Mekke’den” yeryüzüne yayılan davet ile “İnsan Hilafet sorumluluğu ile sınanmaktadır” uyarısı yapılınca, dalga, dalga yayılan bu uyarı ve davet karşılık bulmuş neticede İslâm’ın ortaya çıkardığı Muhammed (a.s.) öncülüğündeki “önderlik” dönemin iki süper gücü (Balonu) olan Pers ve Bizans’ın tarih sahnesinden silinmesini sağlamıştır. Akabinde geçen 1458… yıl, dile kolay… Bizlerden önce geçen nesiller göçüp gitti… Kaybedilen önderlik ile beraber, kaybettiren hatalar da tekerrür ederek devam etti. “Artık kulluk ekseninde kutsanan uluslar ve krallıklar var.” Artık, İslâm’a karşıt yeni isimlendirmeler ile ortaya çıkan yönetimler var… Zorbamı zorba! zalim mi zalim… Sapkın atalarının yolunu sürdürmekteler. Zannediyorlar ki hayat bitmeyecek!

İslâm’ın daha önce ortaya çıkardığı önderliğe muhtacız. İslâm’ın ortaya koyduğu hayat nizamına duyulan ihtiyaç “özlenen bir geçmiş öykünmesi ile gelmez.” Geleceğe ayna tutan bir geçmişin, temel kaynağa dönüş öğretisi ile önümüzün aydınlanması tek çıkar yoldur. Geleceğini bir kurtarıcı beklemek ile geçirenler daha çok bekleyecek! Hele, hele “tek adam önderlik öğretisine” tutunup aldananlar ve aldatanlar hiç beklemesinler! Önderliğin, temsilin kaldığı yerden yeniden sahneye çıkması ve Müslümanlarda karşılık bulma bahtiyarlığı ancak ortaya konacak toplu gayret ve emeğin Allah tarafından ödüllendirmesi ile mümkündür.

 “Şehirlerin anası Mekke’den” yükselen uyarı ve davet, içinden çıkılması gereken buhrandan uyandıracak işaretleri, dün olduğu gibi bu gün de barındırmakta ve sunmaktadır. Uykuları kaçırması gereken bir sesleniş ile: Yattığınız yerden kalkın dercesine...

ثُمَّ جَعَلْنَاكُمْ خَلَائِفَ فِى الْاَرْضِ مِنْ بَعْدِهِمْ لِنَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ

Sonra onların arkasından sizi Arzda(yeryüzünde) halifeler (hâkim ve sorumlular)yaptık ki; hangi amellerde bulunacağınızı (nasıl davranacağınız-hareket edeceğinizi)  görelim diye.” (Yunus, 14) 

Kulluk eksenli önderlik bir hedef ve görevdir. “Sen çabala, tüm emek ve çabalarına el konulsun, başkaları masaya kurulsun, yönetsin” ferasetsizliği değildir. Kazanımlarını bırakmayan, özveri ve ciddiyeti kuşanan, Allah sevgisi ve korkusu ile yol alan uzun soluklu bir yürüyüş, sabrı gerektiren bir hareket, bir mücadeledir.

Mazlumların nefesi olmayı becerebilmek için, vahyin işaretleri duygularımızda ve davranışlarımızda ortaya çıktığında “bir mıknatısın etrafındaki metalleri çektiği gibi” iman kardeşliğinde (sımsıkı yapışma) ve yük yüklenicilerde bir artış gerçekleşir. İman ve sâlih amelin doğuracağı önderlik, temsil yolunda daha büyük buluşmalara kapı aralayacağı muhakkaktır.

Ayet, önceki tüm nesilleri kapsar nitelikte “iktidarların ve tebâ olanların hayatlarına ait tüm renkleri, hisleri, iyilik ve kötülükleri, kazanım ve kayıpları özetler gibidir. “Sonra,  onların arkasından” ifadesi ile geçmişi mühürler ve kapatır.  Yeni bir sayfanın açıldığını bildirircesine sınavını kötü vermiş ve kaybedenlerin ardından gelenler kimlerdir?  Bu adaylar hanginizsiniz? “O, sen ve öne çıkacaklardır” der gibi...  

Ayette, erkeği ve dişisi ile toplu bir iradenin harekete geçirilmesi murad edildiğinden “Ceâleküm Hulefâ” (Sizi sorumlular kıldı) ifadesi ile yüklenicilerin sayıca çokluğu veya azlığına bakmaksızın , “biz bilincinin” sağladığı gücü açığa çıkaracak toplu iradeye teşvik vardır. Bu iradeye dahil olmak kulluğun gereği olduğu gibi kişinin kendi yararını gözetmesidir.

“Hulefâ” yeryüzünde ilâhî iradeye uygun olan, kulluk eksenli sorumluluk ve görev yüklenenleri kapsamına alır. Bu da, insanlığı karanlıklardan çıkarıp aydınlanmaya taşıyacak “Önderlik görevidir.”  Görev sahası “fi’l ârd” yani yeryüzüdür. Yere ve üzerinde taşıdıklarına ilişkin yapılması ve kaçınılması gerekenlerden sorumlu tutulan insan “ıslah” mı edecek, yoksa “ifsad” mı?  Sorumluluğu yüklenmede ıslah etmek temel hedeftir.

 “Mim b’âdihim” (Onlardan (sizden öncekilerden) sonra!) Tarihe dair hafızaları harekete geçiren bir ifadedir… Öncekilerin sorumlu tutulduğu gibi, kuşanılması gereken sorumluluğu ön plana çıkaran bir vurgudur. İfade, sahadaki yüzlerin sürekli değiştiği düşüncesinin yerleşmesini ister. Yeni açılan bir sahnenin başrol oyuncusunu sahneye sürmesi gibi… “Bekleyen büyük bir görevi ancak büyük adamlar taşır” dercesine insanı sahneye davet eder… Başrolü burada tek kişi oynamaz “herkes bir başrol oyuncusu gibidir.” Her kul özeldir, yeter ki özel olduğunun bilincinde olsun.

 “Nenzûr” (görelim!) İfadesi, takip edilip gözlendiğimizi, en küçük davranışlar ve hatta hislerimize “destur” çektirir tarzda bir etki bırakır. Bu gözlenme “imtihan” sebebiyledir. “Kazanacak olanlardan mı, yoksa kaybedecek olanlardan mısınız? göreceğiz dercesine. “Keyfe” Nasıl gerçekleştirecek, tercihiz hangi yönde olacak, şeklinde işin keyfiyetini tanımlar.

“Keyfe t’êmelun” (Hangi amelleri ortaya koyacağınızı göreceğiz!) Buna göre sizleri değerlendireceğiz, öğretisidir. Bu, nefis ve emrine amade kılınan nimetler ile ilgili tüm eylemlerimizi “hareket ve iş üretmeyi” kapsayan bir tanımlamadır. Gerek nefsimiz, gerek aile, akraba, çevre, ticaret ve tüm ilişkiler… Gerekse kutsallar ve onlara karşı tavır! Alanlarında, itaat ekseninde hayırlı (yararlı) eylemlere odaklanın, kazanım ve kayıplarınızın değerlendirilmesinde ana sermayeniz “amel” olacaktır, ortaya koyacağınız iradeye göre değerlendireceğiz uyarısı karşısında, “sermaye artırımına” gitmemiz lazım!

“Allah'a ve Resûlü'ne iman edin. Sizi kendilerinde halifeler kılıp harcama yetkisi verdiği' şeylerden infak edin. Artık sizden kim iman edip infak ederse, onlara büyük bir ecir (mükafat) vardır.” (Hadid, 7)

“Salih ameller nehirlere benzer” yumuşaklıkları ve sertlikleri farklılık arz etse de tatlı, içimi hoş ve fayda eksenli akıp vardığı her yere canlılık ve değer katar. Damağı kurumuşların içini ferahlatması gibi… Salih amelin başı “Allah’ın ne dediğini öğrenme ve öğretmedir.”  Bu nedenle: “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” sözü hafızalarımızda değerli bir yer işgal etmektedir. Çünkü neyin salih amel veya ifsad olduğunu bununla biliriz. Salih amel bazen bir mazluma sahip çıkmak, zayıf bırakılanları korumak, aç olanı doyurmak, İslâm’a davet edip izzet ile buluşmalara bir basamak olmaktır… Bazen sabırdır, bazen tevekkül, bazen yalan söylememektir… Bazen de Yusuf gibi zindanları kurtuluş görmektir… Amel bir kuşa, bir canlıya bakarken üstün sanat karşısında “ Allah’u ekber” coşkusuyla çevreyi buluşturabilmektir… Sevgidir, merhamettir, cesarettir… Amel masaya vurmak gerektiğinde masaya vurmaktır. Makam ve servetleri terk etmek gerektiğinde terk etmektir… Keyfe Tâ’melun!  (Nasıl davranacak, hangi amelleri ortaya koyacaksınız?)

Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize katından bir yardım eden yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?” (Nisa, 75)

Allah ve insan ilişkisindeki doğru denge “Allah’ın insan üzerindeki tasarruf yetkinliğini” görmekle mümkündür. İnsan bu tasarruf yetkinliğine boyun eğerek “emanetçi” olduğunu kabul edip gereğini yapmalı, hırsa kapılıp ”Allah’a rağmen”  varlıklar üzerinde kendini sahip görmemelidir. Emanetçi olanlar her ne zaman sahip olmaya yeltenirse bozgunculuk ortaya çıkar, bir yerleri yaşanmaz kılar, vicdanları kanatır!  Analar ağlar, yetimleri ve bebekleri inleten, çaresizliklere sürükleyen zulümlerin ardı arkası kesilmez. Bunlar, her gün ve her an hayatlar karartır. Bitmez ve tükenmez zulümler her yerde, dün olduğu gibi bu günde devan eder durur.

Bazen, “Sahile vurmuş çocuklar” ve çıkış, umut yolu arayan mazlumlar olarak görürüz onları… Veya yokluk ve yoksulluk pençesinde kalıp hareket edemeyenler olarak… “Akbabanın yem olarak başında beklediği bir çocuk!” olarak… Ya mazlum coğrafyanın çocuklarının tepelerine inen akbabalar!  Veya cinnet aşamasına sürüklenen toplumda “savunmasız kalıp katledilen, hakları gasp edilen insanlar”

Ya haksızlık ve zulümlere gözlerini kapatamayan, kapatmak istemeyen, erdemi kuşanan “Zulüm bizdense ben bizden değilim” diyen Rachel Corrie’nin Filistin’de işgalci buldozeri ile katledilmesi örneğinde olduğu gibi… Bilininler hariç sayamayacağımız vakıalar o kadar çok ki… Allah indinde suç olmayıp ta cezalandırmalara – tehcirlere- ve katledilmeye maruz kalanların feryatları arşı inletir nitelikte…  

Zulme maruz kalmanın rengi, ırkı, dili ve dini yoktur. Zayıf görüldüğünde akbaba gibi cesedinden bile nemalanmaya çalışılır mazlumların. Çifte standart uygulamasına maruz kalır “mazlumlar ve ötekileştirilmişler.” Sahillere vurmuş bir balinadan veya ağaçta mahsur kalmış bir kediden veya sokaklara hapsedilip önüne “ilaç tableti gibi” yem atılan köpeklerden daha değersiz olarak addedilir...

“Allah’ım hesabını nasıl vereceğiz, Bizleri af et!” demek yeterli olsaydı: “Sonra onların arkasından sizi Arzda (yeryüzünde) halifeler (hâkim ve sorumlular)yaptık” diye buyrulmazdı! Evet, Hilafet köklü olmayı, güçlü bir kökten beslenmeyi, temeli, dayanağı olan bir kimliği ön plana çıkarır. Hesap verme bilinci ile hayata baktırır.  Ayet, her insana bir çağrı niteliğinde seslenir… Yeryüzü iktidarındaki rolünüzün sorumluluğunuzun farkında mısınız?  Tıpkı Dâvud (a.s.)’ın hayatındaki kıssadan alınan mesaj gibi:

“Ey Davud, gerçek şu ki, Biz seni yeryüzünde bir halife kıldık. Öyleyse insanlar arasında hak ile hükmet, istek ve tutkulara (hevâya) uyma; sonra seni Allah'ın yolundan saptırır. Şüphesiz Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarından dolayı şiddetli bir azab vardır.”  (Sâd, 26)

Ortaya konan her türlü çaba için “buda ibadettir” diyerek ne zamana kadar avunmalar devam edecek… Tüm çaba ve emeklere rağmen “görünürde kazanıp, aslında kaybetmek” hüsrandan başka bir şey değildir. Bizleri bekleyen, öncelik taşıyan sorumluluk “kulluk eksenli bir temsildir.” Bu da  “toplu bir irade” ile mümkün iken birey olarak İslâm’ın yaşanabileceğine hangi akıl inanır! Öyleyse toplu iradeye giden yolda hiç mi cebimizde bir çakıl taşı yok!  Bu görev, yeryüzünü yönetebilecek “Siyasal Önderliğin” ortaya çıkması görevidir.

Rabbim! Kendini uzakta veya kenarda tutma anlayışından (zilletinden) kurtulmanın vesilelerini arttır, kirlerimizden silkinmeyi ve de çıkacak önderliğin sürdürülmesinde bizleri razı olacağın neferlerden kıl! Tüm emek ve çabaların karşısında koskoca bir hiç ile karşılaşmamak dua ve temennisi ile…  Fî Emenillêh.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

”Eğer sen yeryüzünde yaşayan insanların çoğuna uyacak olursan, bunlar seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar sadece zanların (a-tabi olup) peşinden gider, sırf tahmin yürütme (ve kuruntu ile kurgular kurar ) yalan atarlar! ” (En'âm- 116)

Hayatın olurları ve olmazlarının temel işaretlerini sunan “Vahiy” ayette, Allah’ın yolunu Sebililleh” Bu yoldan sapmayı “Delalet”  saptırma işlevini yerine getiren çoğunluklar için “Kesret” ve çoğunlukların yaslandıkları-dayandıkları boşluğun “Zan” Olduğunu bildirir. Yeryüzünde ki bu çoğunlukların temelsiz düşünce ve tahmin ile kuruntular “Yâhrusun” yalanlar,  ürettiklerini bize bildirir.

Ayettin öncesi (sibak) ve sonrası (siyak) dikkate alındığında; günlük hayatın problemlerindeki yasama ve hâkimiyet anlayışına ilişkin “İslâmî bakışın mahiyeti somutlaşmaktadır” Helâl ve haram kılma işinde Allah’tan başka hakem edinmenin kabul edilebilir olmadığını, hayatta karşılaşılacak problemlere ilişkin kitabın “hak” İçerikli olup değiştirilemeyecek bir kaynak olduğu hakikati vurgulanır. İnsanların bu kaynaktan gayrı “benimsedikleri ve (anlam yükleyerek) yararlı gördükleri şeylerin” ise kesinliği söz konusu olmayan “Zanna” uymaktan başka bir yol olmadığını, bunun ise sadece sapıklıkla/delalet ile sonuçlanan bir tutum olduğu hususunda uyarmaktadır...

Bu yüzden Allah’ın elçisi ve ona tabi olanlar, sayıları ne kadar çok olursa olsun, insanların kendi kendilerine belirleyip gösterdikleri “Helaller ve haramların her türlüsüne” uymaktan sakındırılmaktadır. Hakikati/doğru olan ölçütleri “sayıların çokluğu değil” Allah’ın kendisi belirler.

Ayet ile ilgili olarak Fi Zîlalil Kur’an’da; İnsanların düşünceleri, değerleri, ölçüleri, davranışları ve hareketleri üzerinde egemen olacak temel bir kuralın varlığı zorunludur. Bütün bunlardan hangisinin gerçek hangisinin batıl olduğunu belirlemek için temel bir kural kaçınılmazdır.

Böylece sorun, insanların değişken arzularının ve kanıtlanmış bir bilgiye dayanmayan çıkarlarının sorunu olmaktan çıkar. Sonra tüm bu sorunlar için ölçüler koyan ve insanların kullar hakkındaki hükmüne başvurdukları, değer yargılarını aldıkları bir merciinin bulunması zorunludur.

Kuşkusuz değişken yargıları doğrultusunda bu hükümleri belirleyecek olan “toplumun” kendisi değildir. Toplumsal yapının ve maddi dayanaklarının değişmesiyle değer ve hükümleri değişen toplum bu konuda söz sahibi değildir.

Çünkü tarıma dayalı toplumun değer yargıları ve ahlâk kuralları ayrı, sanayi toplumunun değer yargıları ve ahlâk kuralları ayrı olacaktır. Kapitalist burjuva toplumu için ayrı değer yargıları ve ahlâk kuralları olduğu gibi, sosyalist ya da komünist toplum için de farklı değer yargıları ve ahlâk kuralları söz konusu olacaktır.

Ardından bu toplumların yargılarına uygun şekilde insanların davranışları için farklı ölçüler konacaktır. İslâm bu esası tanımaz ve onaylamaz. İslâm kendine özgü bir değer yargısı tayin eder. Onu da yüce Allah belirlemiştir. Aynı zamanda bu değer yargısı toplum biçimlerinin değişmesiyle değişmeyen bir esastır. Bu değer yargısı dışına çıkan toplumun İslâm literatürün de adı bellidir. Bu toplum İslâm dışı, cahili bir toplumdur. Allah’a ortak koşan bir toplumdur.

Çünkü bu toplum değer yargıları, ölçüler, düşünceler, ahlâk kuralları, düzen ve sistemler hakkında Allah’ın bildirdiklerinin dışında Allah’tan başka -insanlardan- birtakım kimselere yetki tanımaktadır. Şeklinde ayeti tefsir eder.

“Delalet ve Allah’ın yolu konusu” İnsanın yaratılış amacını ve ondan sapışı kuşatan, iki hayat tarzını ifade eden iki yol ve yöntem olarak karşımıza çıkar. Üçüncü ve ara bir form ve yol yoktur. Delalet öncülüğünün piri olan İblis, her yol ve yöntem ile mücadelesinin nasıllığını ilan etmiş ve ayarttığı kimseler ile beraber boş durmadan çalışacaktır. Bizimde elbette sözümüz olacaktır, olmalıdır! Kutlu yolun yolcuları olan Allah elçileri ve Salih insanlar gibi…

İnsanlar üzerinde planlar programlar “Yasalar” yapabilir; onları etkilemek için her türlü algı yöntemi kullanabilir, İnsan/ Toplum mühendisliği yapabilirsiniz. Neticede “insan kararı- kararlılığı” kendisinden ayrılmaz bir parçadır. Gönlünü delilsiz, faydasız, anlamsız ve kuruntu olabilecek… Eylem ve tarafgirliklere açmadığında, karşı durduğunda, insan ve toplum üzerinde yapılan mühendislikler karşılık bulmayacaktır. Ne hazindir ki içinde bulunduğumuz ahval, olması gerekenin tam aksi olsa da!

Çoğunluklar! Bazen ürkütür, bazen coşturur, bazen saptırır. Bazen de insanı derin düşüncelere salar… “İçimizdeki iyi ve kurtarıcı kahramanı harekete geçirir” Sihirli bir değnek misali”  İnsanlığa dair bir umut olmak, zihinlere bir kıvılcım çakmak, merhameti ve adaleti yeryüzü imkanlarıyla paylaşma ve paylaştırma arzusu ve düşüncesi alır uzaklara götürür insanı… İnsanlar çekişmesin, boğuşmasın, birbirini yemesin… Kulluğu tercih etsin ve de her iki dünya da mutluluğu yakalasın diye!  

Lakin şehrin sokaklarına ve caddelerine çıkıldığında manzara bambaşkadır, vakıa hiçte öyle “sihirli bir değnek gibi!” evirilip çevrilecek cinsten değildir. Hem de çok zorludur, çoğunluklar hiçbir konuda sukut bilmez, söyleyecek muhakkak bir şeyleri vardır! Bazen doğruya meyleder sözler ama tercih ettiği saflar doğruya ve doğrulara karşıdır. İnsan böyle bir vakıa karşısında hayıflanır ve sisli düşüncelere kapılır. Ama yol belidir… durmak yok.

“Çoğunluk etkisi” sihirli bir değnek gibi insanların benliğini elinden almış ve bir sarraf gibi işlemiştir, tıpkı bir çömlek yapıcısının çömleğe şekil vermesi gibi”  Böylece insan, fıtratına uzak olarak benliğini kaybetmiş ve özüne yabancılaşmıştır. Hareket ettirici olan, artık çoğunluklar ve de çoğunlukların beslediği, öncü ve öncülerdir. Artık “İmtiyazlılar sınıfı” kaçınılmaz bir ihtiyaç olarak sahneye çıkmış toplumun süper adamları, kurtarıcıları oluvermişlerdir.

Bu doyumsuz ve iştahı kabarık canavarları durdurmak isteyen ve çoğunlukları fıtratları ile buluşturma gayreti gösterip “Durun kalabalıklar bu çıkmaz cadde diyenler” garabet şaşkınlık ve kuşku ile karşılanmış ve tepki olarak kendilerine uzatılan güllerin dikenine! Gözleri takılır! Gönüllerine batar olmuştur! Uzatılan gülün kokusu, rengi ve güzelliğine ve gönülden merhamet ve saflık ile uzatılan ele gözler artık kördür…

Çoğunluklar, Çağının esiri… Görünmez prangaları olan köleler mi!?  Yoksa prangalarını gönüllü olarak takınan, süs olarak görenler mi? Kendisindeki müthiş kabiliyetlerin, gücün ve enerjinin farkında değiller mi? Karar verdiğinde önünde durulmaz olan o keskin iradesini nereye saldı bu insanlar? Kazanç saydığı küçük ve geçici değerler için yoksa satmış mıydı, benliğini ve geleceğini!? Bu kadar ucuza, bu kadar değerli olanı satanlar için “Aklını peynirle ekmek yemiş” herhalde, diyesi gelir insanın!

“Çoğunluk/Ekseri” İster buna, başkaları yapıyor diye aynı şeyleri yapma ve yönelme hastalığı olan ”Sürü etkisi” veya insanların belirli bir şekilde düşünmesine veya davranmasına neden olan önyargılardan beslenen “Çoğunluk etkisi” veyahut “kişi sayısı arttıkça, ilginin artma sebebinden bağımsız bir şekilde bu akıma ”Çoğunluklara” dahil olma hastalığı” olan “Sürüden kaçan koyunu kurt kapar” korkusu ve endişelerinin hâkim olduğu “Sürü psikolojisi!” desin, fark etmez. Evet, bu olsa olsa toplumsal  (küresel) bir Travmadır… “Zann ve Delalet” Travması… Bir çıkış yolu olmalı!

Hastalık ne midir?  İnsanları evlerine tıkayan, dışarıdan girip içimizi kuşatan “korona-Covid” değildir elbet! İnsanın Ruhunu ele geçirip bedeninin ve zihninin tüm zerrelerini uyuşturan “Delalettir”  Kalbin derinliklerinden -İçten kuşatan- Bir hastalık. Kutlu rotadan alıkoyup Allah sevgisinden, Allah’a bağlılıktan, Allah’ın gösterdiği yoldan saptıran bir hastalık. Doğrudan sapmak veya doğruları da sapkın olan tercihleri doğrultmak üzere kullandıran bahse konu olan hastalık “Delalettir”. Önlem ve tedavi ise, Allah’a ulaştıran yoldur (Sebilillêh). Hayata Hakem kılınması gereken temel ve biricik yoldur. Bu yolda, insanlığın bilgi ve eyleminin biricik kaynağı ve referansı olan İlahi kelamın “Kur’an’ın” kendisinden geçer.

Sürü psikolojisine sahip çoğunlukların, Allah’tan gayrı hayata hakem kıldıkları varlık ve olgular karşısında her şeye rağmen Hakk-ı kuşanmalı “Kral çıplak diye haykıran bir çocuk saflığı ve edası ile” insanların idraklerine haykırılmalı! Tıpkı çoğunluklar, kalabalıklar, öncü ve önderlikleri!  tasvir eden bir sahne de tasvir edildiği gibi…

Alabildiğine geniş gözüken bir caddede! Çoğunlukların takip ettiği öncü(ler/lükler)… Arkalarına hınca hınç takılmış kalabalıklar... Öndeki lider ve kadroların, giyim kuşamı fiyakalı ve etkileyicidir, yürüyüşlerinde kararlı, kendilerinden öyle eminler ki... Sahnenin verdiği coşkuya kapılan kalabalıklar! Kafalarını çıkarıp öncülerini süzerler! Sahnenin sihrine kapılıp “doğru yolda gidiyor olmalı! ” Yoksa bu kadar emin yol almazdı! Diye düşünürler…  Çoğunluklar “Zan ve kuruntu” ile izlerince coşku ile takibe devam ederler.

Ve bir ses duyulur” Kalabalıklar durun! bu çıkmaz cadde!”

Kendinden Emin olan öncü(ler) duraklar, telaşlanırlar! “Fakat bu olabilir mi? ” diye düşünüp arkalarına göz atar(lar) ve “Doğru yolda gidiyor olmalıyım” diye düşünürler… “Bakın, beni kaç kişi takip ediyor. Oh evet, kesinlikle doğru yolda gidiyor olmalıyım, eğer yanlış yolda olsa idim bu kadar kalabalıklar beni takip etmezdi” der…  “Zan ve kuruntu” ile yığınları arkasına takar… Yürüyüşlerine devam ederler.

Dünya Caddesi (hayatı) çıkmazda olanlara ilişkin bize düşen; “durun kalabalıklar!  Burası çıkmaz cadde” uyarısı ve bilinçlendirme eylemliliğidir. Örneklikleri Kur’an’da zikredilen, atalarımızın bizlere kalan yolu ve mirasıdır. Bu duruş ve eylemlilik, tıpkı;

 “Hani (İbrahim) babasına ve kavmine demişti ki: "Sizin, (Şu başına toplanıp durduğunuz ) karşılarında bel büküp eğilmekte olduğunuz (Kendinizi yürekten adadığınız) bu temsili (biçimsel nesneler- temsiller)  heykeller nedir?” (Enbiya, 52)

Diye, Durun Kalabalıklar, Bu çıkmaz cadde! Uyarısı yapıldığında…

 “Bunun üzerine kendi nefislerine (vicdanlarına) başvurdular da; "Gerçek şu ki, zalim olanlar sizlersiniz (Biziz-Bizleriz)" dediler.” (Enbiya, 64)

Diye, duraksar telaşlanırlar! Demek ki insan içindeki iyiliği öldürmeli, önce kendi yaptığı yanlışı iç dünyasında örtmeli ve kendisinin yaptığının doğru olduğuna kendini inandırmalı, yoksa hayat çekilir mi? Ya bu kalabalıklar içten haykıran hakikati nasıl susturacak?

 “Ne yapmalıyım diye telaş başlar” Peki ya tekrardan bu ses, bu çağrı duyulursa tahammül edilebilir mi? kendimi aldattığım ve örttüğüm bu hakikat bu haykırış bu ses! Sürekli beni yüzleştirecek olur ise! Hayır, hayır bir dur demeliyim! Ya kodese tıkmalı ya da toplumdan tecrit etmeli veyahut, hayat hakkına son vermeli!  O insanlığa ihanet etmekte, kargaşa çıkarmakta “Tek doğru Omu…!” diye kurulu çarkın sürdürülmesi gerektiğine olan inanç ve bağlılıklar maalesef galebe çalar.

Tepkiler dinmez! Sen misin gönül karanlıklarına ışık tutan “Aydınlıklar” saçan diye! İbrahimler için suçlamalar, yargılama ve cezalandırma merasimleri tertiplenir… Önce suç ve suçlamalar yapılacak, Sonrasında;

“ Dediler ki: " onu yakın” ve ilahlarınıza yardımda bulunun. Eğer yapanlarsanız, " (Enbiya, 68)

Çoğunluklar ve imtiyazlılar sınıfı karar kılmıştır (İlahlar korunacaktır) yerleşik hayat kuralları ve kurucularından daha üst ve üstünde bir güç ve hakikat yoktur!… Çünkü bu toplum değer yargılarını, ölçülerini, düşüncelerini, ahlâk kurallarını, düzen ve sistemleri hakkında Allah’ın bildirdiklerinin dışında Allah’tan başka -insanlardan- birtakım kimselere yetki tanınmıştır. Bu yetkileri kaybedip sıradanlaşma korkusu ayrı bir korku, denize düşen yılana sarılır endişesine sahip çoğunlukların korkusu ise ayrı bir korku...

 “ Sen şiddetle arzu etsen bile, insanların çoğu iman edecek değildir.” (Yusuf, 103)

İman edenlerin sorunu, imanı kimseye zorla dayatmak değildir. En güzel yol olan Kur’an bildirgeleri ile: “Durun kalabalıklar bu sizin arkaya attığınız kitabın yasaları! Bizim de sizin yaratıcısı ve sahibimiz olan Allah’ın bizlerden istekleridir. Gelin beraber bu hakikate sarılalım, Allah’ı bırakıp bizler gibi yaratılmışlara bel bağlama zilletine düşmeyelim bu bizlere fayda vermez ve yakışmaz da! Rabb’imiz bizi uyarıyor; “insanların çoğuna uyacak olursan,  bunlar seni Allah’ın yolundan saptırırlar…” diyelim.

“Demokrasi ve çoğunluk ilişkisini pekâla insanlar nereye oturtacak?” Allah’ım! Bu bahsettiğin çoğunluk, o çoğunluk değil diye mi sesler yükselecek..! Allah’ın bu uyarısı karşısında, uydurma ve dayatma olan ve çoğunlukların aslında söz sahibi kılınmadığı “buyur sunduklarımızdan beğen” dedikleri demokrasinin konumu ne olabilir! Velev ki çoğunluklar kurucu, seçici ve uygulayıcı olsun demokrasi “Hak ve hakikat” karşısında oturacak bir yere layık olabilir mi, asla!

İlginçtir tercihini demokrasiden yana kullanmak! Çoğunluklara uyma “Sürü psikolojisi değilmiş diye kendisini inandıranlar var! Durun kalabalıklar… Kendi dünyanız ve kişiliğiniz ile karar verin bu karar “Hesap terazinize” konacak. Sizin ve bizimle ilgili karar veren, Allah’ın kararını tanımayanların Allah indindeki değeri ne ki? Allah’ın merhametini kaybetmemize sebep olsun.

Durun kalabalıklar Anayasamız var!

 Çoğunlukların bu araç ile yetki vermesi sonrası Kaç dönemdir dillendirilen fakat bir türlü yapılamayan “Yeni bir Anayasa” yapacaklar sanki daha önceki yasaları da insanlar yapmamıştı! Bu kendi çıkarından başka kutsal tanımayanlara uyan bir yoldur. Ya öbür tarafta Kur’an’ın,  (Hayat bütünlüğünde yalnızca Allah’a itaat edileceğinin sembolü olan) “Secde edin”  emri-yasası gereği - Alnı secdeye değenler ne diyecek”  Böyle bir durum da “Allah’a rağmen” Yaratılmışın yasa yapması ve yetkilendirilmesi olacak iş mi!? Sözüm İslam’a karşı konumlanmadığını ifade edenleredir. Uyarımız ise tüm insanlığa…

“De ki; Muhakkak ki Benim salatım (namazım), ibadetlerim (kullukta uyduğum tüm yol ve yöntemler), hayatım ve ölümüm, âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” (En’am, 162)

Deki diye muhatap olanlar, pek ala bu durum karşısında ne diyecek… Nasıl konumlanacak. İslâm, İman, İbadet, Hayatta boşluk tanır mı? Mümkün değil! Hayatta boşluk tanımayan, kulluk prensiplerini ona göre seçilen elçiler vasıtası ile bildiren “ Allah’a rağmen”  Çoğunlukların sessizliği... Çoğunlukların benimsemesi... Çoğunluklar adına “Yeni bir Anayasa” yapmak çoğunlukları doğru kılmaz... Doğru kılmadığı gibi “Allah’ın yolundan saptırırlar.” Bir toplum için kurallara uymak ve kuralların sağlayacağı güven ve intizam önemlidir ama bu kurallar eğer “Hakk” menşei taşıyor veya bununla beraber aykırılık taşımıyorsa, bunu tamamlayacak olan bir hususta uygulayıcıların “Allah sevgisi ve korkusu denklemini özümsemesi” gerçekliğidir. Olması gerekene erişinceye kadar bağlandığımız üstün değerleri korumak, tanıtmak ve hatırlatmak için…

Durun kalabalıklar! Allah göklerin ve yerin Rabb’idir. Tüm varlıklar ona muhtaç iken, “O’nu bırakıp yol gösterici, hayat kurgulayıcı olarak kendim(ize)e başka varlıklar mı edineyim! Ki Allah, bizim için ilim konusu olan her varlığı yaratmış ve emrine amade olarak her şey ona boyun eğmiş iken, Yaratanı bırakıp yaratılmışlarımı önceleyeyim, büyükleneyim… Kendisine itaat edip etmemekten dolayı cezalandırılıp mükafat göreceğimiz yasalar/Anayasa belidir o da, Allah’ın kitab olarak indirdiği Kur’an’dır. Durum bu iken başka yasalar veya anayasalar mı!? Demek ki, çoğunluklar doğru bizler yanlış öylemi!

Durun kalabalıklar… Güven toplumuna ancak İman’a sadakat ile erişilir… Sapkınlıklara sessizliğiniz ocağınızı söndürür, sürü psikolojisi ve dürtüleri ile korumaya çalıştığınız her şeyi elinizden alır, sizi helak eder. Bakın ne kadar da Müslüman kalmış! Müslüman’ım diyen çoğunluklar. İslam onlara haya ve iffeti korumayı emreder iken… Bu konuda çoğunlukların geldiği aşama düşündürücü ve ürkütücü bir hal aldı… Sahiller mi? sokaklar mı? Daha tehlikeli? Vakılar, gönüllerin ve zihnin geçirdiği dönüşümün dışa yansımasıdır. Durumun vahametine kapılıp durun kalabalıklar minvali bir endişe ve çözüm girişiminde bulunmak gerekmez mi? İman sokaklarımızı ve yurtlarımızı terk ettiğinde huzurda, güven de terk etmeye devam edecektir.

Durun kalabalıklar… İslam’ın bir parçası, yasası olan Kısas emredilir iken (dünyada bu yasadan haberi olmayan yok gibidir) elini kolunu sallayan insan öldürüp (kısas uygulanmıyor) dışarı çıkarılıp salınıyor ise bu durum, en yetkin kılınan veli ve ailesinin gönlünü kor ateş madenine dönüştürüp patlamaya hazır maden ocağı haline getiriyor ise… Tıpkı hayasızlık ve iffetsizlik yaygınlaştığı gibi bir çok haramlar helalleştirilecek, helaller haramlaştırılacak… Böylece sorunlar artacaktır. İlahi yasalara, iman’a sırt dönüldüğünde öncelikli olarak ahretimizi kaybederiz… Toplumdaki huzurun kaybolmasının bir cezası olarak!

Hakikati/doğru olan ölçütleri “sayıların çokluğu değil” Allah’ın kendisi belirler. Tüm insanlığın hoş karşıladığı işleri Allah hoş görmüyorsa, Allah’ın hoş gördüğü işleri ise tüm insanlık hoş görmüyorsa burada çoğunlukların her hangi bir ağırlığı, kıymeti harbiyesi olur mu? Kutsallaştırılan, Putlaştırılan varlıklar, çoğunlukların iradesi ile gerçekleşir iken, Allah indinde bırakın kıymet görmeleri aksine yerilir ve aşağılanırlar. Çoğunluğun işlediği cürümlerden pişmanlık duyan ve gönülden Allah’a yönelip tevbe edenin tevbesini yalnızca Allah kabul eder… Allah’ın af etiğini cezalandırabilecek, Cezalandırdığını af edebilecek yoktur.

Durun Kalabalıklar sizleri coşturan ve koşturan sayıların değeri yanlış! Sakın sizin bir milyar sayıya ulaşmış olmanız bir sıfır değerinde olmasın! Allah din günü olan Ahiretin, hesap gününün sahibi iken bu günde sayıların, milyarların, yaptırımı ne ki? İzin verilmediğinde hiç kimse konuşabilir mi!? Asla! İşte böyle bir günde, dünyada iken nefretinizi kustuğunuz, suçladığınız, hukukunu çiğnediğiniz… Hiçbir hürmeti gözetmeyip aşağıladığınız, iftira attığınız, öcüleştirdiğiniz… Yeri geldiğinde katlettiğiniz… Suçlarınızdan dolayı bir biriniz için en küçük bir yardımda bulunabilir misiniz!? Asla.

“…(Geride kalanlar) Dediler ki, bu gün Câlut ve ordusuna karşı koyacak gücümüz yok. Kesin olarak Allah’a kavuşacaklarını bilenler (İse dediler ki) ” Nice Az olan topluluklar, Nice büyük, kalabalık olan topluluklara Allah’ın izni ile üstün (galip) gelmiştir.” Allah sabredenler ile beraberdir.” (Bakara, 249)

Allah’ın davetine icabet eden “yalnızca sana kulluk eder ve yalnızca senden isterim” Sözüne sadık kalmak için çabalayan kullar, çoğunluk etkisi ve psikolojisinden etkilenme değil tam aksine çoğunlukları etkileme  ve doğrulmalarına yardımcı olmak ile görevlendirilmişlerdir. Allah’ın irademizi aklı selim ile kullanmayı kolaylaştırması, duası ile ” Fiy emenillêh”

سْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيم

                                                  

Dönüşüme uğrayan bir insana dönüştüğünü anlatmak çok zorludur. İçinde bulunduğun toplum dönüşüme uğradığında ise o toplumda yaban kaldığın gibi “marjinal… diye tabir olunan” bir isimlendirme ile olumsuzlanan bir insan oluverirsin. Çünkü işleyişe ve inanç sistemlerine aykırı bir duruş ve önermelerin vardır. Nedense “Ya inandığın gibi yaşarsın ya da yaşadığın gibi inanmaya başlarsın” zemininde “yaşadığı gibi inanmaya başlayan” insanlara dönüştüklerini anlatmak zor olduğu gibi kendi değişimleri doğrultusunda dayatma yapmaya çalışmaları ise ayrı bir garabettir. Yanlış yolu doğru görmeyi sağlayacak bir sürece maruz kalmış insan ve topluluklar elbette şıp diye ortaya çıkmıyor. Toplum dönüştürme mühendisliği (odakları) “alt akıl!” boş durmuyor.

 İslam’ın toplumsal bir hayat olarak egemen olmadığı toplumlar, şirk sistemi esaretinde hayat sürerler. Şirk toplumu[1] genel itibariyle dönüşüm sorası ortaya çıkan toplumdur. Dönüşüm öncesi toplumsal inançları Adem (a.s.) babamız ve onu takip eden elçilerin izlediği yoldur. Yalnızca bir tek ilâha boyun eğmek, itaat etmek (ibadet) doğrultusunda, siyasal, sosyal, iktisadi ve ahlaki hayatta yaratılış gayesine uygunluk esas alınmıştır.  Sonrasın da üretilen "Sezar’ın hakkı Sezar'a, Tanrının hakkı Tanrıya" şeklindeki toplumsal yaşam ve inançlar dönüşüm geçirmiş toplumların ortak özelliği olarak karşımıza çıkmaktadır. “Üstün sınıf- üstün ırk-tanrısal yetkinlik-üstün özellikler… ” gibi temellendirmeler ile toplumun inancına yön verecek bir yol takib edildi ve ediliyor. Akabinde yaşadığı gibi inanmaya başlayan çoğunluklar ile karşı karşıya kalındı/kaldık.

Bu çoğunlukların, arzularını, konforu, makamları, şehvetleri ve iştahlarını dizginleyecek bir otoriteyi istememeleri işin arka planında olan asıl gerçekliktir. Yani “Hevayı ilâh edinme” durumudur. Tüm çaba ve hırçınlıkların temelinde olan da budur.

Birde bunun farklı bir boyutu olarak atalar yolu diye tabir edeceğimiz, İslam’a aykırı oluşturulmuş örf ve adetler ile ilgili ortaya konan ” ben mevcut verili olana karşı duramam!” örnekliğindeki edilgen kişiliklerin yaklaşımları sebebiyle “doğruların yerine ikame dilen yanlışlar” şeklinde, batıl olan sistem ve rejimlerin eli güçlendirmekte. Tıpkı Ebu Talib örnekliğinde anlatıldığı gibi, Muhammed (a.s.) amcasından vefat öncesi İslam üzere son nefesini vermesini arzular ve Risalet gereği şehadet getirmesini istediğinde, Ebu Talib’in Kavminin kendisini ayıplamasından korktuğunu/utandığını… söylemesi gibi… Dönüşen toplumlar korunup kollanmış olurlar…

“Alt akıl”  toplum mühendisleri boş durmuyor. Dönüştürme projeleri devam etmekte, sinsi, sinsi ve bir birini takib eden adımlar ile acele etmeden hareket etmekteler. Çünkü acele ettiklerinde baskı ve basınçla yol almak zorunda kalırlar bu da elde etmek istedikleri gönüllü bir dönüştürmenin tabiatına aykırıdır. Zor ve baskı ile elde edilen dönüşüm görünümlü hallerin arkasında bitmez tükenmez bir nefret ve direnç vardır. İşte bu nedenle sevdirerek dönüştürmek yolunu tercih etmekteler. Severek dönüşüme kucak açanlar sonrasında bu dönüşümün yılmaz bekçileri kesilivereceklerinden “her doğru çağrı ve uyarıyı duyduklarında şüphe ile yanaşacak” ve karşıt duracaklardır. Ta ki aralarından akl-ı selim sahibleri çıkınca ya dek.

“Alt akıl” boş durmuyor. Genç kuşaklardan başlayarak onların gönüllerini çalacak hamleler atmak işlerini hızlandıracağından… En etkili yolu kullanmaktalar. Bu yol aynı evin(ulusun) büyükleri! “Evin içinden evi dönüştürmeleridir…” Eğer ilahi bir yasanın iz düşümü olarak “(Ey Mekkeliler!) Sizin kâfirleriniz onlardan daha mı hayırlı?”[2]  uyarısının oluşturduğu bilince sahip olunmaz ise,  Evet, bu ayırımı yapacak kadar uyanık olunmaz ise dönüşüm  ve yıkılış kaçınılmazdır.

Dönüşümü hızlandıran, sorgulanmayı düşüren ve sorgulanmaz kılan “hastalık” en ağır olanıdır. “Evin içinden evi dönüştürme ve ya bahçemizin zehirli bitkilerine kayıtsız kalma hastalığıdır.”

Ormana giren balta misali gibi;  “Ormana bir balta girer! Genç yaşlı demeden önüne gelen ağacı yıkar, devirir. Genç olan ağaçlar bu durum karşısında endişeye kapılır ne yapalım diye çözüm ararlar böylece çözüm için yaşlı olan bilge ağaca başvururlar ve olayı anlatırlar. Bilge ağaç sorar, nasıl bir şeydir bu neye benziyor!. Cevaben, keskin bir metal ve bir sap! Bilge sapı neydendir diye sorar, ağaçtandır derler. Bilge olan yaşlı ağaç; “Sapı bizden ise yapacak bir şeyiniz yoktur der! Şu saplar! baş belası saplar!. Dünyamızı rezil ahretimizi zelil kılmaya çalışan şu saplar! Sorgulanmaz kılan, sorgulamayı düşüren bu hastalığa karşı “Müslüman en uyanık olması gerekendir.” bundan gaflet ise dini bilmemekten başka bir şey değildir.

Ağaçlar! Ya bozgun yardımcılığından vazgeçer ormanı ihya ederler! Veyahut orman kendisini yıkacak ağaçlar yetiştirmemenin yollarına başvurur. Diğer bir ifade ile evet aynı gemide olabiliriz! Ama bu gemi ya Nuh’un gemisine dönüşür veyahut kendi gemimizi (Nuh’un gemisini) inşaa etmeliyiz. İlahi rızaya, cennete, klavuzlamayan tüm gemiler Allah’a isyana, cehenneme doğru yol aldıran, klavuzlayan gemilerdir.

Batının dönüştürme arzusu ile yaptığı savaş hangi kılıf ile olursa olsun temelde İman/İnanç savaşıdır. Osmanlı bakiyesi Türkiye’den günümüze doğru zihinsel bir yolculuk yapıldığın da ortaya çıkan değişimin batının arzularına eriştiğini resmetmektedir. Ve gün geçtikçe olumsuz anlamda daha da hızlı bir çözülme ve “Kimliği oluşturan kişilik sıfırlanması” değersizleşme şeklinde devam etmektedir. Bu, 1980 ve 2000 sonrası siyasi rejimler eliyle daha da hızlanmıştır. Osmanlı bakiyesi diğer ulus ve krallıklarında bu dönüşüm ve dönüştürme projelerindeki misyonları “Evin içinden evi dönüştürme” rolleri hakkında uyanık olunmalı.

Toplumsal görüntüsü (baskın olarak) İslam’i görünen Arabistan, giyim kuşam ve muamelatta bakıldığın da İslam’i ölçülerin görülebildiği boşanmadan miras hukukuna,… Şer’i mahkemelerine… İşte böyle olan bir yerde bu görüntünün de tarihe karışması için dönüşümün hızlanması adına ardı arkası kesilmez bir şekilde… Normalleştirme (Laikleştirme) hamlelerinin açılımlarını görmekteyiz. Arabistan’dan başlayan bir dönüşümün etkisi ile uydusu niteliğinde olan Arap ülkelerindeki bir dönüşüm arasındaki fark “Baba Arabistan ve çocukları olan diğer Arap ülkeleri şeklinde ” düşünülmeli. Eğer Nebevi duruş örnekliğinde bir karşı duruş ortaya çıkmaz ise “Ümmetin geleceği açısından” içinde bulunulan zeminden daha zorlu bir tablo ile karşı karşıya kalacağımız aşikardır. (Allahu â’lem)

Surda gedikler açılmalı diye arzulayan krallık, spor; futbol ve bir sporcu üzerinden gençlerin gönülleri çelinmeli, onlara yeni bir bakış yeni bir anlayış kazandırmalı…. Mabedleri stadyumlar olan, “çift mabedli olmada sorun yokmuşçasına oluşturulacak bir öğretiMesele İslam’ın koyduğu, koyabileceği sınırları aşarak İslamsız bir spor değil! İslamî  ölçülere sahip olmayan bir spor faaliyetin, İslama aykırı olmadığına inandırarak gençlik üzerinde yeni bir tahribat kapısı açmak.  Katarda, bir Müslüman Ülkesinde! dünya kupası maçlarının düzenlenmesi “Atası Müslüman” olan toplumların gönlüne, küresel futbol korosuna katılmanın meşruiyet tohumunu serpti. Surda gedikler açıldığında ardı arkası kesilmez hamleler devam eder… Ve Arabistan takımlarından birine “Filistin konusuna yaklaşımı sıcak olan Ronaldo[3]” transfer edilir.

Dönüşüme etkisi çok yönlü olarak ele alınabilecek bir olay ve olgudur bu transfer. Öncelikli olarak bende merak uyandırdı! Acep Mekke şehrinin futbol kulübü var mı? Stadı var mı? Ya Medine’nin? Evet varmış. Pekala stadyumları harem sınırlarında mı? öyleyse sözüm ona atası Müslüman olduğundan dolayı Müslüman diye anılanların dışında gayr-i müslim futbolcuları da var mı?  Bu takımlar Arabistan premir liginde mi? Evet! Meğerse sporla ilgili gedikler çoktan açılmışta haberimiz yokmuş… bunları zikrederken batıda “İslamafobi” diri ve canlı kalsın diye bu krallık ve kendisine babacan gibi davranan özellikle Amerika ile saman altında su yürüten işbirliği ile teşvik ettiği şiddetten ve işbirliğinden bi haber değiliz. Veya İslam’dan ödün vermeyen Alimleri cezalandırma ve hapse atmalarından da elbette habersiz değiliz… Meseleleri, elde kalanı da tahrip edip geri dönüşü zor olan bir yol ile baş başa bırakmaktır.

İslam’a karşı atılan hamleler çeşitlilik arz etmekte ve bir hali çoktur. Filistin ile ilgili işgalci ile yakınlaşma için atılan hamle gibi…  Lakin bu kadar pervasızca ve açıktan hamleler inşallah ümmetin neferlerini yek vücut kılacaktır. İşledikleri cürümlerin sarhoşluğu geçtiğinde halleri nasıl olacak…! Merak etmiyoruz, biliyoruz. Çünkü evvelkilerin kıssalarında görüldüğü gibi, dünyaları da zelil, ahiretleri de rezil olacaktır.

Mekke’si ve Medine’si olan bir ümmetin dağınık erlerine her türlü oyun oynanarak dönüştürme hamleleri atılabilir ama unutulan bir şey var; İslam’ı yeryüzünden silemedikleri müddetçe başarılı olmaları mümkün değildir. Kısa vadeli kazanımları varmış gibi gözükebilir ama “Kur’an tek bir neferimizin elinde kaldığı müddetçe”  özledikleri başarıya erişemeyeceklerdir. Ve İblisleri ile beraber burunları yerde sürüne, sürüne inkılaba uğrayacaklardır. Allah’ın görmediğini bilmediğini mi, durumun hep istedikleri gibi süreceğini mi sanıyorlar!

Yeni bir hamle Futbol ve "Ronaldo" üzerinden inşaa edilmek istenen, üretilmek istenenin neler olabileceği üzerinde yoğunlaşmak ve uyarmak gerekmekte. Birlikte yaşamanın nasıllığına ilişkin açılan gedik, evli olmayanların, çocuk sahibi olunsa dahi sevgililere sağlanacak birliktelik imkanı ile deliniyor. Bir Müslüman için, hayat tarzından dolayı örnek alınamayacağı, sevilemeyeceği bir konseptte olan bir futbolcunun, Filistin de yaşanan zulümlere sessiz kalmayan kendi yaşadığı dünyanın "değer ve ilkelerinin üstünde bir kişilik " ve gençlik üzerin de oluşturacağı etkiler... Sakın küçümsenmesin. Çünkü Spor için üretilen rol modeller “İlahçıkların”… Gençler üzerinde etkileri, gönüllere kadar işlemekte… yakın tarihlerde artık çocukların ismi Ronaldo olsa…!

Arabistan, Arap dünyası üzerindeki nüfuzu düşünüldüğünde etki alanı daha da büyük bir coğrafyayı kapsayacağı bir hakikattir. Sebebine gelince; uydusu niteliğinde hareket eden uluslar, tefekkür etmeden sorgulamadan kabul eden bir yol takip etmekteler…

Hakkaniyeti elden bırakmamak lazım.... Bu bir spor değil, bu her hangi bir ulus devlette ki futbol değil,  bunların çok ötesinde olumsuzluklar barındırmakta.

Mekke de futbol!

Medine de Futbol!

Nebi (a.s.) ve ashabın “Yaratılış amacı ile insanlık buluşabilsin diye” gecelerini gündüzlerine kattıkları, tüm varlıkları ile bu yola baş koydukları mekânlar da, yaratılış amacından uzaklaştıran her değere savaş açtıkları bir yerde, spor faaliyeti dışında “bir ibadet konsepti ” ile yumuşak bir dönüştürme hamlesi futbol.

Transfer ve para! Kaynaklarını İslam için harcamayan bir krallık... İslâm'ın doğup yeşerdiği bir Coğrafya da İslam’ı yok etme hamleleri elbette başarısızlığa mahkûmdur! Önemli olan onların başarısız olmalarında bizim duruşumuz ile elde edeceğimiz kazanımdır, kazanımlardır.

Farkındalık, duyarlılık, sorumluluk  bağlamında kulluk eksenli bir hayat için  “Ya inandığın gibi yaşarsın ya da yaşadığın gibi inanmaya başlarsın” Zemininde “İnandığı gibi yaşayanlardan olmak duası ile “ Allah’a emanet olun.

 

 

[1] İlahi belirleyiciliğin yetkinliğine ortakmışçasına, bütün ve ya parça olarak karşıt duran … veya…

[2] Kamer Suresi 55 ayet

[3] Hidayet bulması ve bulmaları duasındayız...

سْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيم

Sanayi ve şehir hayatının ürettiği kir ve pislik etrafımızı kuşatınca, temizleme işlevi ile karşı karşıya kalırız. Çok yüksek maliyetler, emek ve kaynağa ihtiyaç duyulur. Bunlardan da öte temiz ortam ve havaya, oksijene ihtiyaç duyarız.  Birde bakarız ki “yağmur” rahmet olarak inmiş, pırıl pırıl bir ortam ve temizlemiş bir alan! İnsanın içinde ferahlık doğmuş, ışıltılı gözler belirivermiştir. İnsan ve insanlık hayatı da benzerlik arz etmektedir. Arınma ve arındırma faaliyetinden mahrum gönüllerde “Rücz”, diğer ifade ile maddî ve manevî pislik insanın dünyasını ve ruhunu işgal eder. Yağmurun yağması gibi!, köklü bir temizlik ve arınmışlığa ihtiyaç doğar. Bu konuda en önemli rol insana, daha doğru bir ifadeyle mü’mine düşer!

Tarihin ve içinde bulunulan ortamın ağır yükü altından bir çıkış aranır iken “Arınma ve arındırma nimeti ile buluşmak!”,  aç iken yemek bulmak, susuz iken su bulmak, zulme maruz kalınır iken rahmetle buluşabilmek gibi değerli bir şey olsa gerek. Tıpkı ilâhî rahmet olan yağmur gibi! Gönülleri ferahlatacak, hayatı parlatırcasına temizleme sorumluluğunu icra edecek, insanlık için bir ferahlık ve göz aydınlığını sağlayacak olan çabalar manzumesi kuşananlar...  İman edenlerin bir niteliği olarak karşımıza çıkmakta,

 ‘’Onlar, zekâta (Arınma ve arındırmaya ilişkin) faaliyettedirler.”[1]

İman edenlerde bulunan bu vasıf ‘’zekât/arınma ve arıtma”[2] faaliyetlerinde bulunmak özelliğidir. Üzerlerine düşeni yapma sorumluluğu taşırlar ve yaparlar anlamında bir yükümlülüktür bu. Zekât dendiğinde, Allah’ın bize verdiği nimetlerden mal ile ilgili yapılacak paylaşımın anlaşılması işin doğasında olan bir durumdur. Âyetin indiği dönemde bu gün anlaşılması gereken haliyle! kurumsal olan Beytülmale verilmesi şeklinde değil de, bunun yerine ‘’ bedensel, ruhsal ve malî olarak yapılan arınma ve arındırma faaliyetlerin toplamı olarak anlaşılması daha doğru olandır.  

Kur’an da salât ve zekât hep ayrılmaz bir bütünün iki parçası olarak beraber anıldığını görürüz, lakin Mu’minûn Sûresi 4. âyet, öncesinde yer alan salât ve zekât, arasına boş ve yararsız işlerden (şirk ve küfre ait olan tüm işlevlerden) yüz çevirirler yükümlülüğünün olması, salât ve zekât arasında; benliğin arınıp temizlenmesi, faydalı ve yararlı işlevler ile geçirilmesi gerektiğini ifade eder gibidir. Bu konuda bir âlimin ifadesi ile; Salât ile zekât arasını, "Onlar, boş ve faydasız şeylerden yüz çeviricidir" ifadesi ile ayırılmıştır" denilirse biz deriz ki: "Boş ve faydasız şeylerden yüz çevirmek, namazın/salâtın tamamlayıcısı olan hususlardandır. Bizde bir ekleme yapacak olur isek; Salât ve zekâtın tamamlayıcısı olan hususlardandır.

Pekâla âyet indiği ortamda hangi karanlıkları parçalayan bir hakikat olarak kulları muhattab almakta? İnsanın doğuştan temel olan haklarının yok sayıldığı! var olmak için bir yerlerden ışığın, yol gösterenlerin gözlendiği bir zamanda, Mekke’den başlayarak küreye doğru yol aldıran, gerek maddî gerek manevî boyutlarda, pisliklerden arınma ve arındırmaya olan ihtiyaçlara bir cevap olarak muhatap almakta idi ve bu gün bizlere de aynı indiği ortamdaki sorumlular gibi hitab etmekte ” İnsanın doğuştan temel olan haklarının gasp edilişine sessiz kalmayın!” ve indirdiğim esaslara uyun ki insanca yaşanabilsin. Âyet-i kerime, Mekke’de bu sancağı taşıyan mü’minlerin duruşuna şahitlik yaptığı gibi, onları Cennet ile de müjdeliyordu.  

‘’Onlar, zekâtta ilişkin faaliyettedirler.”[3]

Zekât ve Mekke! İlk inen âyetlerin izlerini takib ettiğimizde, zekât (manevî ve iktisadî arınma) kavramına yabancı olunmadığına dair bildirimler ile de karşılaşırız.[4] Muhammed (a.s.) öncesi de risâlet silsilesinde zekâta ilişkin bir uygulamanın ve bilginin olduğunu Kur’an bize haber veriyor.[5] Bu işlevin süreklilik arz eden bir ilâhî yükümlülük olduğunu görmemiz, icra edilmesinin önem ve ihtiyacını anlamak bakımından önemlidir.

İslâm’la küfrün her türlü rengi arasındaki çatışma, sadece sözle veya kalbin buğzu ile sınırlı olan bir çatışma değildir. Temelinde tevhid ve yansıması adalet olan İslâm, hayatın her alanında doğuştan verilen hakların bütünlüğünü dikkate alarak, hakların alınıp verilme meselesidir, tamda burada İslâm ve bâtıl sistem arasındaki çekişme de İslâm veren el, bâtıl ise çalan ve yozlaştıran eldir. İslâm arındıran, bâtıl ise bulandırandır.

Hakkı elinden alınmış bir toplumun hakkını alacak, savunacak bir irade ortaya çıktığında, çoğunluğu teşkil eden aldatılmışlar bu iradeye saygı ve sevgi besleyip, en azından bir yakınlık hisseder. Aynı inancı paylaşmaz iseler de en azından düşmanlık etmezler. Bu kazanım mücadele ve başarıya ulaşma da etkili unsurlardandır. İslâm zorla kendini kabul ettirmek istemediği gibi, insanlığın huzur bulacağı yegâne hayat nizamıdır. Ve böyle olduğunu daha önce de ortaya koymuştu. İnsanın haysiyetine kişiliğine saldırının olmadığı, korunduğunun temellerini daha işin başında atan bir inanç sistemi; Saldırılardan arındırıp koruyan.

“ Arkadan çekiştirip duran, kaş göz hareketleriyle alay eden (iftira atan, ayıp kusur arayan)her kişinin vay haline;” [6]

Arınma ve arındırma faaliyetleri sosyal hayatın her katmanında sözü İslâm’a ve İslâm’ın saflığına söyletmekle mümkündür. Kimlik ve kişiliğin hedef alındığı, İnsanın hakir ve hor kılındığı ortam ve yerlerde veya toplumun sınıfsal farklılıklar ile tanımlanıp bazılarının üst bazılarının aşağılandığı yerlerde sus pus olmadan hakkı haykıra bilmek, fıtratın sesi ile insanı buluşturma çabası şeklinde sürdürülmesi, ancak yüce bir amaç ile İslâm’ı hedefleyen Mü’minler tarafından ortaya koyabilir. Çünkü bağlı olunan inanç sistemi: “etrafındaki ayak takımını kov” diyen zihniyete tokadını! indirmeyi, resûller ve onlara iman edenlere vazife kılmıştır…

“ Ve diri diri toprağa gömülen kızcağıza sorulduğu zaman!” [7]

Arınma ve arındırma faaliyetleri sosyal hayatın her katmanında “İslâm’ın merhamet tokadı ile gaflette olan her kalbi uyandırmalı. Kızcağıza sorulduğu vakit! Ne dehşet bir ifade varlığı dert yokluğu umursanmaz olan kızcağıza! Onu dikkate değer görmeyenler sizler miydiniz?  O gün sizler onun yerine gömülenlerden olmak isteyeceksiniz ama nafile, kızcağız konuşacak siz susacaksınız. Ya bu gün dirisi ölüden beter kılınan mazlumlar, mazlum çocuklar,  bir kabirden, gömülmekten mahrum kalan “kıyıya dahi vura(maya)n çocuklara sorulmayacak mı sanırsınız?” Ya Filistin de, açık ceza evi kılınan Filistin de, kâtledilen çocuklara onlara da sorulacak hangi suçtan dolayı parçalandıkları!  Ya Avrupa’da kaybettirilen o sabiiler! onlara da sorulacak hangi karanlık dünyaya gömüldükleri! onlar konuştuğu zaman…

Bu gün kızlarımız yaşayan ölüler gibi yetiştirilmekte “görüntü var ruh yok” önlerine dünya kariyeri konulmuş bu kariyer için girmeyecekleri kılık yapmayacakları iş yok. Hayatları ölülerin hayatı, dün bakamayacağından veya koruyamayacağından dolayı katledilenler, bu gün hayatlarını idame edebilsinler açta açıkta kalmasınlar diye açılıp saçılmalarına “haya perdelerinden eser bırakmamacasına” teşvik edilebilmekte, kişilikleri ruhsal bunalımda hayatları yaşayan ölülerin hayatı... Çocuklar! gençlerin omuzunda yükselen bir inanç sistemi ve yeni nesil, arada uçurumlar.  

İslâm öyle bir hayat nizamı ki maddî gücünün zayıflığında bile mevcud kölelik sistemine karşı durup ”Fekkü Rakabe/boyunduruktan azad etme” kölelikten hürriyete ulaştırmanın örnekliğini sergileyip, zihinsel ve bedensel olarak arınma ve arındırma faaliyetlerinde zirveleri işaret ediyordu… Bir taraftan da iktisadî hayattaki kirlenmişliklere kayıtsız kalmıyordu;

“Eksik ölçüp tartanların (hile yapanların )vay haline,” [8]

Sosyal hayatın her katmanında arınma ve arındırma faaliyetleri canlılığını his ettirmeli, Mü’minin, maddeye bakışındaki dünya görüşü eşyaya bakışında ki duruşunu örneklemesi ve yansıtması bakımından önem arz etmektedir. Hayatın merkezinde (tapınılan) madde yoktur ve madde bir araçtır. Madde ile ilişkiyi düzenleyen bir inanca bağlılık olmaz ise olmazlardandır. Hayata madde eksenli değil, Allah’ın mala ilişkin belirlediği ölçüler ile mü’minin iktisadi hayat görüşünü, paylaşım ve dengenin nasıllığını yansıtarak örneklemesi (şahid olmak) önemli bir ölçüdür. Arzulanan bir hayat nizamının pratikteki yansımaları dönüşümün habercisi olarak her dönem aynı fırsatlara kapı aralar. Ya İslâm veya boşluk!

Mü’minin maddî dünya görüşü, hidâyetlere kapı aralar “emanetçi kılındığımız” bir bilinç ile gerek sadaka, fitre, infak, gerekse işlenen suçlara bedel olarak belirlenen kefâret ile yapılanlar, insanlar arasındaki karşılıklı güveni tesis edecek İslam’a gönül kapıları böylece açıp, güven zemini oluşturacaktır… Evet mevcut faaliyetlerin temelinde “fiy sebililleh” olduğunda kapılar açılır.

Beşeri ideolojiler ve esaretinde… Kapitalizm de ise, çekim gücü/ilâh maddedir, sahip olduğun mal kadar varsın! Yani insanın varlığı ve yokluğu maddi güç ile ölçülür. Güçsüz olanın yaşama hakkı ancak güçlü olanın kararına göredir! Sayıca ve güç olarak güçlü olan, çoğunluğu oluşturmasına rağmen hakkından mahrum ve sömürülen yine de çoğunluktur. Büyük! devletin istediği küçük devleti yutması veya sömürmesi gibi… Madde amaçtır, hayatların ve ilişkilerin belirleyiciliğinde ana rol maddenindir. Kullar ise figüran! Çıkar, menfaat ve fayda üzerine hayatlar kurgulanır. Maddenin üstünlük aracı görülmesi sorunludur, mal edinme ve gösteriş yarışı yapılmasına sokar insanı. İmkanları “hak ediş” olarak gördüklerinden, muhtaç ve fakirlere ilişkin sorumluluğu üstlenmez ve kaçınırlar.

 ‘’ … açlık gününde doyurmaktır, (kendi aç iken başkasını doyurmak)” [9]

Arınma faaliyetlerinde, burnumuzun dibinde muhtaç olmasına rağmen istemeyen, isteyemeyen mü’minler söz konusu olabileceğinden ihtiyaçlarının öncelik arz ettiği gözlerden uzak tutulmamalıdır. Mü’minler bu ve benzeri hususlar da yek vücud refleksinde olmaları elzemdir, ilk nesil örnekliği gibi. Hicret, ensar ve muhacir kardeşliğini doğuran bir arınma faaliyetiydi. Hangi amaç ve hedef ile sorusuna cevap hepimizin malumu, yalnızca Allah’a kulluk yapılması ve kula kulluk yapılan her yerde mücadele ile... Yani her faaliyette İslâm’a götüren ve İslâm’ı getiren, İslâm’a özgün olan yol… Mazlumların gönlünün, zihninin, midesinin açlığını gidermeyi unutmayan yol…

Âyetin indiği Mekke de Muhammed a.s öncülüğünde iman edenler İslâmtoplumuna arınma/zekât faaliyetlerinin katkıları ile yol aldılar, aynı yol önümüzde hem de tamamlanmış bir dinin kılavuzu ile durmaktadır, arınma faaliyeti konuşmaktan ve yazmaktan çok dönüşüme götürecek hedeften yoksun olmayan! faaliyetler içerisinde bulunmak ile mümkündür.

Maddeyi yaratan Allah, maddenin, malın (iktisadi yükümlülüğünün) yaratılış amacına uygunluk yasalarını da koyar, ne maddeye insanı esir alma gücü verir, nede insanın mülkiyet ve üretim kabiliyetini kör edip robotlaştırır. Nede helal kılınmış olan ve iman edenler için yaratılmış nimetlerden istifadeyi yasaklar, engeller. Maddi yüzümüz ve yönümüz neyi kıble edindiğimizi yansıtır.

Ne mutlu ona ki geçici haz ve fayda verenlerden hem yararlanıp hem yararlandıranlara. Rabbim bizleri kalıcı ve sürekli olanla eriştirecek “Lizzekâti fâîlun” diye tanımladığı kullar zümresinden eylesin…

 

[1] (Mu’minun Sûresi, 4)

[2] Tezkiye ve Zekat kavramları arasındaki ilişki ile beraber ayetin indiği Mekke ortamında öne çıkan baskın anlamdan dolayı bu tanımlama yapılmıştır.

[3] (Mu’minûn Sûresi, 4)      

[4] Müzzemmil Suresi Ayet 20  ve Mu’minun Suresi ayet 4 ve…

[5] İsa a.s üzerinden, ‘’Ve beni her nerede olsam mübarek kıldı ve ben hayatta olduğum müddetçe bana salatı(namaz) ve zekât tavsiye buyurdu,, Meryem suresi/31    ve  Bakara suresi/129 ayette İbrahim a.s üzerinden tezkiye edecek bir resul duası.

[6] Humeze Suresi-1

[7] Tekvir Suresi-8

[8] Mutaffifin Suresi-1

[9] Beled Suresi/14

 

سْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيم

İman edenlerin hayata dair sahip oldukları prensiplerin temelini oluşturan bir akidesi ve bu temel üzerinde yükselen de yasalar vardır. Bu yasalar göklerin, yerin ve ikisinin arasındakilerin yaratıcısı ve sahibi tarafından konulan yasalardır. “Kim yaratıyor ise emretme hakkı da ona aittir.” [1] Yaratılmışların,  Allah’ın kural koyduğu alanda “ama” diye zihinlerinden geçirecekleri en küçük veya aksi olacak bir düşünce; Allah ile “haşa” boy ölçüşme, O’nu inkâr etme ve yok sayma veya kendisini O’na ortak görme vakıasıdır. Sadece “ama” söyleminde dahi, Allah’ın âyetlerini bile bile! inkâr gerçekleşecektir.  Diğer bir ifadeyle ifade edecek olursak; Allah’ın âyetlerine küfretme gerçekleşecektir.

Kadınları (dişileri) ve erkekleri kim yaratmış! Onlara örtünmeyi kim farz kılmıştır! Bunu çok iyi biliyor olmalarına rağmen, “örtü Allah’ın emridir” gerçeğini perdelemeye çalışıyorlar. Güneşi balçıkla hiç kimse sıvayamaz! Aslen örtü üzerinden İslâm’a kin kusan zevatın zihin kodlarını ifşa eden bir eylemliliği yakın tarihte mecliste; ”burası devlete meydan okuma yeri değildir... haddini bildiriniz” şeklindeki sözleri ile hatırlamışınızdır. Evet, bu ifadeler, kendilerini ve kutsallaştırdıklarını “Allah’a eş koşanlar” açısından inançlarını deklere etme olarak doğru bir ifadedir. Lakin yeryüzü Allah’a meydan okuma yeri değildir diyemeyecek kadar, eğer sindirilmişse cesur yürekler!, bu korkularını kutsadıklarını unutmasınlar. Ve her üretilen kutsal, ürettiği kişiyi yarı yolda yalnız bırakacaktır.

Evet, Allah emrediyor! Bugünün yaratıcısı ve geleceğin de yaratıcısı, zaman ve mekana ait tüm değişkenlikleri bilen Allah emrediyor;

“Mü'min kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) kaçındırsınlar ve ırzlarını korusunlar; süslerini açığa vurmasınlar, ancak kendiliğinden görüneni hariç. Başörtülerini, yakalarının (ceblerinin) üstünü (kapatacak şekilde) koysunlar. "[2]

Yeryüzü Allah’a meydan okuma yeri değildir. Yeryüzü kime ait ise ona itaat edilmelidir. Örtü Allah’ın emridir. Allah’ın emrettiği bir hususu yasal güvence altına almak! Çok mu masum geliyor bu sözler? Hayır, vallahi dağlar bile bu kör cüret karşısında ufalanmak isteyecek kadar ağır bir düşünce, söylem ve eylemdir. Allah bir hususu emredecek! Kullar da olur veya olmazın kararını verecek! Kimin mülkünde, kimle alakalı karar alacaksınız?

Allah’ın âyeti olan güneşin ısısından, aydınlığından ve enerjisinden istifade edeceksiniz de iffetin ve Allah’a itaatin sembolü ve her türlü fuhşiyattan koruyacak bir kalkan olan örtünün, sağlayacağı olumluluklardan istifade etmek istemeyeceksiniz ve onu yasaklama veya serbest bırakma hakkını kendinizde göreceksiniz öylemi!?

“Ey Nebi! Eşlerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına dış elbiselerinden (cilbablarından) üstlerine giymelerini söyle; onların (özgür ve iffetli) tanınması ve eziyet görmemeleri için en uygun olan budur. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”[3]

Örtü, kişinin Rabbini bilmesinin ve kendisinin de O’nun kulu olduğunun, bayan üzerindeki dışa vurumudur. Yani Allah’ı seven,  sevgisini arzulayan kul! Böyle bir kulun yetiştireceği nesillerden bahsediyorum… Evet, Allah’ın emri olduğu için takılan örtü… Tıpkı diğer âyetlerin bağlayıcı olmaları gibi… Örtü âyeti... Örtü emri.

Örtü, erkeklerin korunmasını sağladığı gibi kadınların da korunmasını sağlayacaktır. Ayrıca kadının özgün ve değerli kişiliğini, kimliğini kuşanmayı da sağlayacak, gözlerin aydınlığı olan sağlıklı, merhametli nesillerin ortaya çıkması da bu sebeple mümkün olacaktır. Evet, bahsettiğimiz şey örtüdür, toplumların ayıplı yetişmelerini engelleyecek olan örtü!

“Bir nikâh (cinsi arzu duymayacak kadar kocamış- çocuktan kesilmiş) ümidi beslemeyen kadınların, zînetleri teşhir etmeksizin (dış-üst örtülerini) elbiselerini çıkarmalarında kendilerine bir sakınca yoktur. İffetli davranmaları kendileri için daha hayırlıdır. Allah işitendir, bilendir.”[4]

Yetiştirdikleri nesillere şefkat, merhamet, cesaret, cömertlik, adalet ve güven tohumlarını ekip sulayan ve besleyen kadınlardan ve bu ahlâkı kendilerine şiar edinecek kızlarımızın örtüleri, tüm ayıplarımızı örtecek.~

İlginç değil mi? Kadınların örtülmeleri emredilirken, örtünmeleri, inanç sembolüymüş söylemleri ile karşılaşılır, sanki bir kabahatmiş gibi! Yani Allah’a itaati sembolize ediyormuş! Yalan mı söyleyelim, elbette örtü, inanç sembolüdür.

Tıpkı açılıp saçılma, teşhirciliğin de bir inanç sembolü olduğu gibi ama buradaki teşhircilik; “şeytana ibadeti” sembolize etmektedir. Fakat açılıp saçılmalar teşvik edilmekte ve edepsizce giyinenlere “cesur” yakıştırması yapılmaktadır. Hatta “beden onların bedenleri, üzerinde başkasınız söz hakkı olamazmış”, Fakat söz konusu örtünme olunca teşhirciler örtüyü mahkûm edecek! Örtünmek isteyen kadının bedenini örtme hakkının olmadığını dillendirecekler! Sadece onlar mı? Teşhircilik; yani “açılma-saçılma” diye tabir olunan vakıalara karşı ilk karşı duruş sergilemesi gereken kadınlar olmaları gerekirken ne yazıktır ki böyle olmamakta, kadınların cinsel bir obje gibi kullanılmasına en fazla sessiz kalanlar kadınlar olmakta ve korkarım ki bu sessizliğin oluşturacağı çürümenin en fazla etkilediği kesim de yine kadınlar olacaktır.

 “Örtü, kişinin Rabbini bilmesinin ve kendisinin de O’nun kulu olduğunun, bayan üzerindeki dışa vurumudur” Yani Allah’ı seven ve sevgisini arzulayan kullar! Böyle bir kulun, yani annelerin yetiştireceği nesiller… Yetiştirdikleri nesillere şefkat, merhamet, cesaret, cömertlik, adalet ve güven tohumlarını ekip sulayan besleyen kadınlar! Ve de bu ahlakı şiar edinen kızlarımız tüm ayıplarımızı örtecek.~

Bugün, bunun karşılığının olmayışından dem vuranlar önce aynaya baksınlar, zamana ait olumsuzlukları kişilik ve karakter bozukluklarını, hastalıkları besleyenler neydi ve kimlerdi? Evet, yeryüzü, Allah’a meydan okuma yeri değildir. Kulluk yapma meydanıdır ve örtü kul olmanın gereğidir, kulluğu engelleyenlerin önünde “Allah için ve Allah’ın istediği şekilde durma” ameliyesidir.

Kadınları (dişileri), “bedenleri üzerinden” istismarı seven zümreler para ile alınıp satılabilecek bir meta haline getirmekten başka bir şey yapmazlar. Burada para ile alınıp satılandan kasıt “kapsamlı bir projeye alet edilme” olarak düşünmek gerekmektedir. Neymiş efendim, açılıp-saçılmak hak ve hürriyetmiş! Örtünmek ise gericilik ve çağdışılıkmış! Nasıl bir akıl tutulmasıdır bu! Eğer giyimde, kuşamda, ahlâkta; hayâ ve iffetin eseri azaldıysa, insan fütursuzca çıplak bir obje olmayı artık bir değer olarak görmeye başladıysa bu durum insanın basitliğini, sıradanlığını ve kıymetsizliğini gösterir. Neden iğreti olan çıplaklık hususu, azdırıcı bir obje haline gelmesi veya getirilmesi, özgürlük kapsamında ele alınır ki?

Allah’ı sevmenin, O’na bağlanmanın sembolü olan “takva örtüsünü” kimse kirletmesin! İffetin sembolü, hür olmanın ve hürriyetin sembolü olan örtüyü değersizleştirme hareketi bağlamında; bir bez parçası veya gelenek veya modaya kimse indirgemesin. Siyasilerin eliyle, Kemalist ideolojiyi meşrulaştıran “kafaların” taktıkları örtü Allah’ın emrettiği örtü olmaktan çıkarılmıştır. Örtüyü, Kemalizm veya laikliğin koruyucusu olan bir kalkan haline dönüştürmüşlerdir. Halkların aklını hafife alarak; ilâhî emir olan örtüyü, partileri iktidara doğru yürüten ray olarak kullananlara Allah, elbette bunun hesabını soracaktır.

Ataları Müslüman olan topluluklar ve yöneticilerine bir çağrıdır bu; -uzaklara seslenmiyoruz-  yapılan çağrı, Allah’ın kulları aracılığı ile yaptığı çağrısı, nebilerin çağrısıdır. Sizden herhangi bir dünyalık beklentimiz yok, bir ücret, bir makam istemiyoruz! Ve sizler için def edilmesi imkânsız olan bir sonraki hayat ve âkibet için endişe duyuyor ve hatırlatıyoruz: Egemenlik/ulûhiyet Allah’a mahsustur, gelin yalnızca O’na kulluk/ibadet edelim! O’ndan başka ne bir dost ve bir yardımcı bulamayız.  Allah’ın insanlığa gönderdiği Muhammed’i (a.s) örnek almak ve hayatına referans aldığı Kur’an’ın bir harfini bile yok saymaksızın, inkâr etmeksizin, toplumsal hayata egemen kılmak için mesajı açık bir şekilde gündeme getirelim ve gelin bir dönüşüm hamlesi başlatalım. Sağır sultanların dahi duyduğu bir emir ile dönüşüm hamlesine başlayalım “Örtü Allah’ın emridir hem de diğer emirleri gibi bir emirdir…”diyerek.

Sevgi ve bağlılığın Allah’a olmadığı yerlerde,  kula kulluk veya yaratılmışlara kulluk baş gösterir ve buralar isyan bayraklarının dalgalandığı yerler haline gelir.

“Yeryüzü, Allah’ındır. Allah’a meydan okuma yeri değildir.”

Selam kendini sevenlere! Kurtuluşu hedefleyenlere.

 

[1] A’râf, 54.

[2] Nûr, 31.

[3] Ahzâb, 59.

[4] Nûr, 60.

سْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيم

İmanın  alâmeti farikası, hayat prensiplerinde özgün olmaktır.

Zaman, insanların “yalnızlaştığı” ve bireyselleştiği bir yaygınlık doğrultusunda ilerliyor. Gönlü Allah’tan yana olmayanlar için dilediğini dilediği gibi gerçekleştirmek doğrultusunda bireysellik anlaşılabilir bir kaçış olarak görülebilir. Lakin değerleri olan, değerlere bağlılığını dile getiren, hele hele “iman edenlerdenim” ifadesini dile getirenler için bu “yalnızlık” ve bireyselleşme anlamlı olmadığı gibi kabul edilebilecek bir hal de değildir. Ferdi boyutu ayrı bir dert, ailevi boyutu ayrı bir dert, toplumsal boyutu ise apayrı bir dert olarak bizleri çevrelemektedir. İşte öyle bir zeminde; hayat prensiplerinde farklı olmak ve farklılığımızı ortaya koymak zorundayız. Allah Rasûlü'nün hidayet çağrısını kabul etmek, şirk ve küfre ait olan işlevlerden (boş ve yararsız işlerden) yüz çevirmek ile mümkündür. “Boş ve yararsız şeylerden yüz çevirmek” iman edenlerin bir vasfı olduğu gibi, iman etmiş olmanın da bir gereğidir.

Rabbimiz, iman edenleri överek ve müjdeleyerek, sahip oldukları ilkesel bir vasıf ile gündemleştirmektedir;

“Muhakkak ki müminler kurtuluşa ermişlerdir!(gerçek başarıya ulaşacak olanlardır)  ‘’Onlar ki, boş ve yararsız (lağv) şeylerden yüz çevirenlerdir.” (Mu’minun, 23/1-3)

“İfadeler zıttı ile kaimdir” anlayışından yola çıkar isek; Mü’min olmayanların işleri boş ve netice itibarı ile (dünya hayatında maddi gelişmişlik ve aldatıcı bir ihtişam sağlasa dahi) fayda vermeyecektir. Âyetin indiği ortamda Allah, insanlığa başarı ve başarısızlığın gerçek ölçüsünün onların kafalarındaki gibi olmadığını anlatılıyor ve öğretiyordu. Muhammed'in (s.a.v.) izleyicileri ise gerçekten başarılı olanlardı ve her daim böyle olmalı…

“Boş ve yararsız şeylerden yüz çevirenler”,  iman ettikleri değerler gereğince, yararlı ve yerinde olan anlamlı ve yüzü faydaya dönük, hedefi olan işler ile meşguldürler. İki hayat arasındaki denklemi iyi kurmak zorunda olduklarını bilenler ve örnekleyenlerdir.

“Boş ve yararsız” diye çevrilen “lağv” kavramı, Allah indinde fayda vermeyecek olan ”Tüm meşguliyetleri ve de hayat tarzlarını içerdiği gibi” Allah’ın kullarında görmek istemediği her türlü boş ve yanlış (bâtıl) tutum ve davranışları da ifade etmektedir. Ayetin indiği ortamdaki muhataplara yapılan hitap düşünüldüğünde “lağv” kavramı; küfre ve şirke ait olan hayat tarzları ve değerlerinden yüz çevirirler anlamında bir örnekliği, şâhidliği vurgular.

“Yüz çevirirler” (mu’ridun) ifadesi ise; iman edenlerin bağlı oldukları değerlerin dinamizmine vurgudur. İlâhî egemenlik eksenli olmayan zan ve haz ile kurgulanmış değer ölçütlerine, inanç sistemlerine, üretilen kutsallara, münker içerikli geleneklere de karşı duruş ve bir reddiyedir.

 Yüz çevirmenin kişiliğe kattığı üstünlük ve örneklik mü’min kimliğin anlam ve değerler üzerine inşa edildiğini ve böylesi kişiliklerden oluşacak bir toplumun, ıslah temelinde gelişmeye ve huzura dönük olduğunu ve de “olaylara” kayıtsız kalınmadığını canlandıran bir eylemliliktir. Hem dünyadan değerince istifade eden hem de bir sonraki hayatta “kurtuluş ile müjdelenme.” hâli tasvir edilir.

İnanç bağlamında “ayrı iki kişilik, ayrı iki kimlik” ile karşı karşıya kalıyoruz. İçinde bulunulan her toplumda aynilik arz eden “ayrı iki kişilik- iki kimlik” ve iki ayrı beslenme kaynağı, iki ayrı değerler, iki ayrı sisteme tabi olma hali. Birinde belirleyicisi ve hesap görücüsü Allah iken, ötekinde belirleyicisi insandır.

İnsanın hayatı üzerinde söz söyleme (yasa koyma) hakkı Allah’a aittir. Bu tartışmaya açılamayacak kadar açık bir konudur, bu nedenle Allah ve Resûlü bir işe hükmeder, artık bu iman edenlerin tercihidir. Başka tercihleri söz konusu olamaz.

Aciz ve muhtaç olan insan, karşılaştığı en küçük problemde bile Allah’a direk veya dolaylı bağlıdır. Muhtaç olan insanlar açıktan bir reddiye yapmazlar, yani; “hayır! Allah’ın söz söyleme (yasa koyma) hakkı yoktur, bu insana ait bir yetkidir!” deme cüretti ile pek karşılaşmayız. Genelde te’viller yapılarak bu hak gaspı yorumlanır. İşte burada en yumuşak tevil bile şirktir[1] inkardır.[2] Sözümüz anlaşılsın diye çağdaş sistemler ve tahrif edilmiş dinler bağlamında, gerek Amerika, Rusya, İngiltere, Yunanistan… örneğinde, sistem ve Hristiyan mezhepler arasındaki ilişkisi ve Vatikan pozisyonu dikkate değerdir. Tanrılarının! Hakkı tanrılarına Sezar’ın hakkı Sezar’a.

Birde tahrif edilmekten beri, Allah tarafından korunma altına alınan İslâm ve kendisini İslâm’a nispet eden ülkelere baktığımızda; Türkiye de din laikliğin ”beşerin kanun koyma yetkisinin” hizmetinde kullanılsın diye diyanet kurumu; Arabistan da, bu durum bayrağa, bir kılıç kralın gücünü ve yetkisini diğer kılıç ise dini kurumun gücünü ve yetkisini ifade için konulmuş! Yani Sezar’ın gölgesinde bir konsil, bir diyanet kurumu! Ve böylece, kılıcın gücünü elinde bulunduranlar halklara “boş ve yararsız” olanı sunar ve dayatırlar, çünkü son sözü söylem yetkinliği her daim kendilerindedir.

İslâm ise kendisine ortak kabul etmeyen, hayatın prensiplerini Allah’ın belirlediği dinin adıdır. Beşer ve sistemlerin kontrolünü ve himayeyi kabul etmediği gibi kendi kontrolü dışında kendini konumlandıran hayat ve sistemlere İslâm ismini verilmesini dahi kabul etmez. Evet, bu dinin emri gereği, iman edenlerin “boş ve yararsız” olanlardan yüz çevirme özgünlüğü vardır. İslâm’ın verdiği renk ile renklenmek iman edenlerin boynuna borç olduğu gibi “Allah’ın boyamasından” başka boyamalara sıcak bakmazlar ve rızada gösteremezler.

Bizleri kendi değerleri doğrultusunda dönüştürmek isteyen (bâtıl) Batı değerlerine teslim mi olacağız? Veya onun değirmenine su mu taşıyacağız? Yoksa, yalnızca Allah’a kulluğu temsil eden kişilik doğrultusun da özgün mü’minler topluluğu yolunda cehd edip “örnek mi” olacağız?

Mü’minler içinde bulundukları sistemlerin kuşatmasının etkisinde kaldığı ve yüz çevirmeleri gereken, din misyonu kazandırılmış birçok alan vardır. Bunlardan bir alan, spora ilişkin durumdur! Ben ne yapıyorum diye düşünmeli ve insan kendini gözden geçirmeli, birde küresel yansıması vardır bu sporun…

Aslında kendi çamurlu sahalarına çekip orada bizlerle güreşmeyi çok severler. Yani ürettikleri aktivitelere dâhil olmamızı, onların koyduğu kurallara tabi olmamızı istemeleri gibi. Düşününki Katar’da düzenlenecek dünya spor aktivitesi ve konu ile ilgili medyada ön plana çıkanlara, cinsel sapkınlığın kendisi ile spor arasında ne ilişki var ki! Evet mesele açılan gedikleri devasalaştırmak… Çünkü istenen tam bir dönüşüm elde etmek! Takım kaptanları cinsel sapıkların simgelerini kollarına da takacaklarmış! Katar emirliğinin diğer alanlardaki serbestiyelerine ilişkin yaptığı açıklamalarda ayrı bir eziklik… Onların her ortaklık (Avrupa birliği…UEFA…) ve beraber faaliyetlerinin temelinde, kendi benliğini onların eline vermen talebi var, yani “ğassalın elindeki meyyit” benzeri bir durum. Velayet ilişkisinde talepleri her geçen gün artmakta.

Ama iman erleri, aldıkları emri; ‘’Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirenlerdir, şâhidliğini icra etmişlerdir  ve edeceklerdir. Bedir’deki iman erleri gibi! Bir atın olmayabilir! Bir çift ayakkabın olmayabilir! Yalın ayak kal! Ama bağlandığın üstün değerlere sadık kal ve hedefin olsun, “Boş ve yararsız işlerden yüz çeviren bir bilinçle.” İşte o zaman Allah, boş ve yararsız işlev içinde olan Bizans ve Pers imparatorluklarını altına binek, ayağına aya kabı kılar! Yani bugünkü küresel istikbarı da gerektiğinde ayaklarının altına paspas yapar.

“Bedir ehli gibi olanlardan kıl bizi Alah’ım!” diye her gün namazda “nimet verdiklerinin yoluna” talepte bulunan insanlarımızın, hedefsiz veya net olmamalarını nasıl izah edeceğiz.

Çamurlu sahalarına çekip orada bizlerle güreşmeyi çok severler demiştik ya, Müslüman’ım diyenlere sirayet etmesi var ki bu sporun, Futbol dalı mesela. Sporun birçok çeşidinde sıhhatli bir beden için dostlar arasında Mü’mince bir örneklik ile, müsabaka ve faaliyetler yapılmasına bir engel yoktur. Çevredeki insanların hiçte alışık olmadıkları kardeşlik ve dostluğu pekiştiren, şiddet içermeyen eğlenceli bir şekilde ifa edilen, hatta bu spor faaliyeti, kalplerin ısındırılması doğrultusunda dâvet sahası için kullanılabilir.

Lakin, din formu kazandırılmış olan bir futbolun(spor) hakimiyeti söz konusu olduğu bir zeminde, futbolun hayattan çaldıklarını düşünmek bile insanı yorar, insanları peşinden sürükleyen, mabedi stadyumlar olan, gidemeyenlerin ayağına (ücretle) götürülüp yayınlar yapılan, öncesi ve sonrasındaki tartışma programları ve gündemleri katmaz isek, asgari yüz beş dakika zamandan çalan bir hırsız, hayatı futbol kılan ve her şey ile ilişki kestiren boyutu bir yana, bu spor için ortaya çıkan sermaye ve harcamadaki devasalık (toplumsal ıslah ve iyilik için akması gerekir iken) mutluluk zinciri misyonu ile kulübü mü, teknik direktör ve teknik kadroyu mu, futbolcuyu mu, futbol yorumcuları ve programları mı? Bunlar üzerinden, gençlik üzerinde yapılan korkunç tahribat ve örnekliğini ele alsak! Yazık değil mi körpecik zihinlere, sahip olacakları güçlü ve değerli bir şahsiyet olma niteliklerini kazandırmak yerine “özenme zaafları” kullanılarak, saçıyla, dövmesiyle, fuhşiyat içeren hayatları ve örneklikleri ile… Arabasının ne olduğu, ne giydiği, dilediğini nede rahat yaptığı! Bu ve benzeri konularda durmadan medya tarafından ısmarlanan “özendirme” üzerinden yapılan yıkım ve tahribat, dünya hayatını üst tutup ahireti boş verme şeklinde, boş ve yararsız olan işlevler değil de nedir?

En küçük boyutu ile ilgi ve destekte bulunmak yapılan tahribata ortak olmaktır.

Ya hayatı diziler üstü olması gerekenler! Dizilere konu olması gereken her bir Mü’min, dizilerin esiri olarak hayatın kendisi ve bir parçası haline gelmesi anlaşılabilecek izah edilebilecek bir durum mudur? Televizyon ve telefon hayatımız için ilaç olması gereken iki araç iken, zamanımızın vebası gibi yakaladığını bırakmayacak şekilde esir alıyorsa! Boş ve yararsız bir hayatın çanları çalıyordur demektir. Evet, iki araç televizyon ve telefon bizleri telef etmesine kendi ellerimiz ile fırsat mı vereceğiz?

Hayat prensiplerinde farklı olmak ve farklılığımızı ortaya koymak zorundayız. Allah Rasûlü'nün hidayet çağrısını kabul etmek, şirk ve küfre ait olan işlevlerden (boş ve yararsız işlerden) yüz çevirmek ile mümkündür.

 Allah (c.c.); “Onlar, boş söz (lağv) işittikleri vakit ondan yüz çevirirler ve ‘Bizim işlediğimiz bize, sizin işlediğiniz sizedir. Selam olsun size, cahillerle arkadaş olmaz/ benimsemeyiz derler.’” (Kasas, 28/55)

Hayat prensiplerinde farklı olmak ve farklılığımızı içeren alan ve işlevler çok yönlülüğe sahiptir; Mü’minler, zamanın ve geleceğin hırsızına geçit vermemek üzere hareket eden kullardır. İmtihanın ciddiyetini bilen bir öğrenci gibidirler. Sorumlulukları vardır; kendini inşa etme, toplumu ıslah etme, emri bil ma’ruf ve nehyilânil münker sorumluluğu gibi. Hayra davet etme, İslâm dinini tüm dinlere üst kılma faaliyetinde bulunmak gibi, görevleri vardır. Mazlumlara, yetimlere, fakirlere ilişkin görevleri vardır. Hayatları meydandır/sofradır, güzel söz söyleme, salih ameller ile adaleti ikame etme, Allah’ın tek ilâh ve yöneliş makamı olduğuna tanıklık yapmak gibi. Hayat tarzında yerine getirmesi gereken sorumlulukları, imanın öngördüğü yüce hayat düzeyini koruma çabaları vardır. Bunlar hiçbir zaman bitmeyen, sonu gelmeyen sorumluluklardır. Mü'min, bunları görmezlikten gelemez, kendini bunlara karşı sorumsuz sayamaz. Bunların hepsi de farzdır. Bütün bu görev ve yükümlülükler insanın tüm emeğini, tüm ömrünü kaplayacak yeterliliktedir.

Allah Resûlü (a.s.v.); “Allah’a ve âhiret gününe inanan kişi ya hayır söylesin yahut da sussun!” diye buyurmaktadır.

Allah, insanlığa başarı ve başarısızlığın gerçek ölçüsünün onların kafalarındaki gibi olmadığını anlatılıyor ve öğretiyordu; ‘’Onlar ki, boş ve yararsız (lağv) şeylerden yüz çevirenlerdir”, (Mu’minun, 23/3) Muhammed'in (s.a.v.) izleyicileri ise gerçekten başarılı olanlardı ve her daim böyle olmalıdır.

Evvelinde ve âhirinde, hamd Allah’a, salat ve selam önder ve rehberimiz olan Muhammed (a.s.v.) şahsında tüm resûllere ve iman erlerine olsun.

 

[1] Kendini veya sistemleri veya… Allah’a yasa koyuculukta eş tutmaktır. Allah’ı yasa koyucu kabul eder görüntüsü vererek ortaklar üretmektir.

[2] Küfürdür; Allah’ın belirleyicilik, Egemenlik hakkını yok sayma ve örtme faaliyetidir.