Mehmet Pamak

Mehmet Pamak

Şehid Âlim Şeyh Said’e, Türkçü, Atatürkçü, Laik Zihniyetleri ve Kirli Dilleriyle ‘Hain’ Diyenler, İslâm’la Hükmedilmesine ve Ümmetçiliğe Karşı Çıkıp İslam Kardeşliğini Yok Ederek En Büyük Bölücülüğü Yapan Gerçek HAİNLER Değil midir?

Bir kısım haddini bilmez ve zihni emperyalist seküler kültürün Türkçü ulusalcı ve laik sapkınlığıyla işgal edilmiş kişiler, son dönemde yine şehid âlim Şeyh Said’e hakaretler yağdırmaya başladılar. Cahiliye dönemimde kurucu genel başkanı olmaktan tevbe ettiğim MHP’nin bugünkü Genel Başkanı Devlet Bahçeli ise en çok hakareti ben yapacağım dercesine her zamanki gibi en seviyesiz ve üstelik yalan sözlerle bu konuda da öne çıkmış bulunuyor.

Devlet Bahçeli’nin Utanılacak Sözlerini, Zor Gelse de Bir Daha Hatırlayarak, İnsânî ve İslâmî Ölçülerle Değerlendirelim

Bahçeli, partisinin Ankara İl Başkanları Toplantısı’nda yaptığı konuşmada erdemli her hangi bir insanın bile utanacağı içerikte bir konuşma yaparak, şehid âlim Şeyh Said hakkında Türkçü, Atatürkçü, laik zihniyeti ve kirli diliyle ve utanmazca, tarihi gerçekleri katleden birçok yalan iddia ve iftirada da bulunarak şunları söylemiştir: “Tarih ve milletin huzurunda söylüyorum; Hınıslı Said bir vatan hainidir, yaşadığı dönemin terörist başıdır, katildir, canidir, emperyalizmin uşağıdır. Piran’da askerlerimize saldıran, halkı isyana teşvik eden, Genç, Palu, Elazığ, Silvan, Lice, Varto işgaline kalkışıp Diyarbakır’ı ele geçirmek için saldırı düzenleyen, eğer bu işgal başarılı olsaydı İngiltere’den sözde Kürdistan için destek isteyeceğini itiraf eden bir soysuza kim övgü yağdırıyorsa onunla aynı çukurdadır. Onlara dikkat ediniz, kalpleri milletle çarpmaz, gözleri milletle yaşarmaz, göğüsleri milletle kabarmaz.”

“Şeyh Said isminin Diyarbakır’da bir bulvara verilmesi, en başta Diyarbakırlı kardeşlerime ağır bir hakaret ve saygısızlıktır. Çünkü teröristlerin geçim kapısı Türk ve Kürt düşmanlığıdır. Bunlar kan içen vampirlerdir. …Allah’a çok şükür kahraman Türk askeri ayaklanmayı bastırmış ve ayaklanan teröristlerin başını ezmiş; Şark İstiklal Mahkemesi’nde yargılanan 80 sanıktan 48’i 1925 yılının 28 Haziranı 29 Haziran’a bağlayan gecesinde darağacına çıkarılmıştır.”

Cahiliye dönemimde, bizim ‘milliyetçiliğimiz’ de şirk ideolojisi olmakla beraber ‘Türkçülük ile İslam’ı sentez etmeye dayanıyorken, Bahçeli ‘kuru Türkçü’ olarak tanımladığımız ya da Nihal Adsız’cı olarak nitelenip İslamsız bir Türkçülük taraftarı olarak bilinen kesimdendi. İşte böyle seküler bir ideolojinin savunucusu olan Devlet Bahçeli İl Başkanları toplantısında yaptığı söz konusu konuşmasını, bütünüyle Türk ulusalcılığını esas alan bir içerikle sürdüren ve ülkedeki ilk bölücülük olarak Arapçılığı ve Kürtçülüğü de tahrik edip Batılı emperyalist ülkelerin, İngiltere ve Fransa’nın amaçlarına hizmet ederek ümmetin parçalanıp emperyalistlerin cetvelle çizdikleri hudutlarla sınırlı ulus devletler olarak bölünmesine yol açmış olan Türkçülüğü hâlâ masum bir ideoloji olarak bütün halklara dayatan ve yücelten şu ifadelere yer vermiştir:

” … tarihte kurulan Türk devleti sayısı yaklaşık 120’dir. Hepsi baş tacımızdır. Hepsi medarı iftiharımızdır. Hepsi bizi biz yapan cevheri aslimizdir. Kurduğumuz devlet sayısı bu kadar olsa bile milletimiz her zaman birdir ve adı da Türk milletidir. Kutlu ceddimiz Oğuz Han diyor ki: Türk denizdeki sedefe benzer, orada iken kadri bilinmez. Fakat denizden çıkarıldıktan sonra padişahların tacı, gelinlerin ziyneti olur. Türk milleti kıyamete kadar yaşayacak, ebediyetin gökyüzünde tıpkı bir Süheyl yıldızı olup parlayacaktır… Devir artık Türk Devri’dir. Dil demek millet demektir. Türk milletinin ve Türkiye’nin dili Türkçe’dir. Türkçe’miz istiklalimizin ve milli birliğimizin kemer taşıdır. TBMM’de Türkçe dışında konuşma yapmak, buna göz yummak Türkiye’ye ve bin yıllık kardeşliğimize yapılabilecek en büyük kötülüktür. Fakat anadil bahanesi altında Türkçe’nin melezleşmesine müsaade etmemiz düşünülemeyecektir. Türkçe’miz şerefimiz, anamızın ak sütü, varlığımızın sancağı, geleceğimizin güvencesi, bekamızın canevidir.”[1] İşte bunlar, Devlet Bahçeli’nin konuşmasındaki tamamı yalan ve iftiraya dayalı ve İslam’a aykırı Türkçü beyanlarıdır.

Gördüğünüz gibi, bir Türk olarak (gerçi bu da sosyal medyadaki iddialara göre tartışmalı gibi görünse de bizim böyle bir derdimiz yok)[2] kendi kavmi ve ana dili için hak gördüğü bu övücü ifadeleri bir Kürt ya da Arap kendi kavimleri ve dilleri için söylese deliye dönüp en ağır hakaretleri yapmaktan kaçınmaz. Hatta bunu söylemeyen, ama laik, Türkçü, ulusalcı dayatmalara karşı çıkarak ümmet bilincini ve İslam kardeşliğini savunan Müslümanlara bile hemen ‘hain, bölücü, emperyalist uşağı’ diyerek en ağır hakaretleri yapabilen bir karaktere sahiptir.

Hele bir de bu ülkenin adı Türkiye değil de Kürdiye olsaydı ve “Kürdiye”de Türklere “Kürt” olmak, “Atakürt’çü” olmak dayatılsaydı. Türkçe konuşmak, yayın yapmak ve Türkçe eğitim yasak, “Atakürtçü-Apocu” resmi ideolojinin militarist kuşatması altında “Kürtçe eğitim” ise zorunlu olsaydı, MHP ve Türkçüler acaba neler yaparlardı? Herhalde derhal TİT (Türkçü İntikam Tugayı) oluşturup dağlara çıkar ve şehirlerde de kim bilir ne vahşetlerin altına imza atarlardı. Çünkü MHP’nin Türkçü ideolojisi bugün dayatılan resmi ideoloji olduğu, ülkede Türkçü ideoloji egemen, tahakküm eden taraf olduğu halde böyle saldırgan olabiliyorsa, bu ancak hak hukuk tanımayan bir faşizm olarak nitelendirilebilir. Gerçekten ibret vericidir ki, yıllar önce MHP, sırf Kürtlerin gasp edilmiş haklarından bir kısmı iade edilecek diye 50 yıl dağlara çıkmaktan bahsedebiliyordu. Buradan hareketle, hele bir de Kürtlerin gasp edilen haklarının aynısı Kürdiye’de Türklerden gasp edilseydi, PKK’dan daha kan dökücü, daha saldırgan olacağını ve dağlardan hiç inmeyeceğini söylemek abartılı bir tespit olur mu?

Nitekim Türk ulusalcısı çevrelerin, TİT ve Ergenekon gibi çeteleri kendi ideolojilerinin hâkim olduğu süreçte bile oluşturdukları, binlerce faili meçhul cinayetler, masum insanları asit kuyularına atma gibi alçaklıklar, köy yakmalar, onlarca provokasyonla sivil halka yönelik katliamlar yapmaktan geri durmadıkları belgelerle ortaya konmuş bulunmaktadır. Bugün hâkimiyetlerini sürdürmek ve Kürt halkını asimile etmek, boyun eğdirmek için bunca vahşetin altına imza atan Türk ulusalcıları ile Kürtlerin gasp edilmiş haklarından bir kısmı iade edilirse 50 yıl dağa çıkarız diye efelenenler, acaba Türkiye’de Kürt halkına yapılanlar, Kürdiye’de kendilerine yapılsa neler yapmazlardı?

Bunlar göstermektedir ki, kim yaparsa yapsın ırkçılık/kavmiyetçilik/“milliyetçilik”(!) Şeytânî bir suçtur, insanlık suçudur. İnsanlığa büyük acılar yaşatmış, büyük çatışmalara ve çok kan dökülmesine sebep olmuş bir büyük sapkınlıktır. Tabii ki, tahakküm amacıyla, iktidar ve rant için, bir başka kavmi ve kültürünü yok etmek, kendi kavmî kimliğini dayatmak ve diğer kavimlere galebe çalmak, zulmetmek için yapılan kavmiyetçilikle, bu zulme karşı muhalefet ederken sürüklenilmiş kavmiyetçilik, ikisi de batıl olmakla beraber, aralarında bir derece ve nitelik farkı olduğu da adaletle tespit edilmelidir. Tahakküm, sömürü ve emperyalist amaçlı kavmiyetçilik, ki Türk ulusalcılığı/“milliyetçiliği”(!) böyledir, şüphesiz daha zelil ve daha zalimdir, öncelikle karşı çıkılması gereken de budur.

Türkçü laik dayatma ve zulümler sonucu oluşan Kürt muhalefeti, başlangıçta kimi haklı taleplerle yola çıksa da bazı iyi niyetli gurupların tasfiyesiyle PKK bütün muhalefeti temsil noktasına getirilerek, bu muhalefet İslam düşmanı PKK öncülüğünde Kürt halkının İslâmî değerlerine aykırı istikametlere ve hatta o değerleri yok etmeyi hedefleyen ifsad edici bir içeriğe ve emperyalist projelere uyumlu bir yöne doğru saptırıldı.

Evet Kürt muhalifler, zulme karşı çıkma ve haklarını zalimlerden alma çabaları itibariyle çıkış noktaları itibariyle haklı olmakla beraber, sonuçta kendileri de insanın fıtratını bozan, insânî erdemler ve evrensel vahyi ölçülerle ters düşen kavmiyetçiliğe, üstelik bu batıl yolda bir de kendi halklarının dinine karşı çıkıp İslam düşmanı emperyalistlerle işbirlikçi konumlara sürüklendikleri için daha da zelil konumlara sürüklenmişlerdir. Ayrıca muhalif kavmiyetçilerin silahlı gücü PKK da masum insanlara, sivil halka yönelik katliamlar yaparak alternatif zulümlere imza atmaktan, şiddeti putlaştırıp çıkar, rant, güç odaklı kör şiddete tapmaktan kurtulamamıştır. Çünkü seküler ideolojilere teslimiyet, fıtratları bozmuş, insânî erdem ve değerleri çürütmüştür.

Sonuçta kavmiyetçilik, insanı kendine ve Rabbine yabancılaştıran, zalim de mazlum da olsa kavmini, yandaşını koruyup destekleyen sapmalara ve sonuçta ölçü tanımayan kör bir şiddete yönlendiren, bu sebeple birçok sapmanın, azgınlığın da tetikçisi olan çok temel bir sapkınlıktır. Kavmiyetçiliği/ulusalcılığı üreten seküler paradigmanın sahibi emperyalist güçler ve yerli işbirlikçileri de, ta başından beri, dindarlık yönü ağır basan Kürt halkını sekülerleştirmek için PKK’yı özellikle bu formatta dizayn etmişler ve bu amaçla desteklemişlerdir.

İşte Partisinin Bursa il kongresinde yıllar önce yaptığı konuşmada Bahçeli, AKP Hükümetince, Kürt halkının gasp edilmiş haklarının kısmen de olsa iadesi için başlatılan açılım sürecini “Türkiye’yi bölünmeye götürecek bir ihanet” olarak nitelendirerek, buna engel olmak için gerekirse “50 yıl dağda gezebileceklerini” ifade etmiştir[3]. Biz de, daha kendilerine bir zulüm yapılmadan dağa çıkmaktan bahseden bu bağnaz zihniyete, kendisine Türkçülüğü hak görüp de Kürtçülüğü ihanet sayanlara Kürt’e yapılan zulümleri, o gün şu mısralarla bir de tersinden anlatmaya çalışmıştık;

Tutarlıysa Türkçü, saygı duymalı Kürtçülüğe
Nedense hep ilkesizdir, bağlanan Türkçülüğe

Eğer Türkçülük “güzel”se, neden “çirkin” olur Kürtçülük?
İkisi de, kavmiyetçilik, ulusçuluk,“ülkücülük”

Düşünün hele, ülkenin adı olsa “Kürdiye”
Türk’e zorla söyletilse,“ne mutlu Kürdüm” diye

Türkçe yasaklansa, eğitim dili olsa Kürtçe
Hepiniz isyan etmez miydiniz, söyleyin mertçe?

Türk kimliğini savunan, görse baskı, işkence
Çoğu Türkler dağa çıkmaz mıydı, zulüm görünce?

Türkçülüğü “hak” sayan, “kerih” sayar diğerini
Biz ümmetçi mü’minlerse, reddederiz hepsini

Türkçülük de, Kürtçülük de haramdır İslam’da, niye?
Çünkü uymaz ümmetçiliğe ve tevhidî akîdeye  

Türkçü Bölücüyken Övülerek Alkışlandım,
Ümmetçi Olunca Bölücülükten Yargılandım

Yıllarca Türkçü bölücülük yaptım, hep alkışlandım
Ümmetçi olduktan sonraysa, sürekli yargılandım

Dedik ki; yeniden kardeş olup, ümmetleşelim
Zalimlerin bölme taktiğine, bir son verelim

Bu çağrımız, zalimlerce hep bastırılmak istendi
Anlaşılmasın diye, suçlanıp, boğulmak istendi

Yirmi yıl, cahili Türkçülük yaptım bu ülkede
Üstelik kurucu Genel Başkan oldum MHP’de

“Türkçü bölücülük” yaptığımda, hep takdir aldım
İslam’da vahdet isteyince, sürekli tekdir aldım

Halkların, İslam kardeşliğini savunduğum an
Hemen takibe alındım, ümmetçi olduğum zaman

Çifte standartsız taraftarıydım, insan hakkının
Hürriyetini istedim, Balkanlardaki Türk halkının

Savundum hak ve hürriyetini, Türkistanlının 
Suçlandım, hakkını isteyince, Kürdistanlının   

İnsanlık suçuydu, reddettim ben ırkçı bölücülüğü
“Ayağımın altına aldım Kürtçülüğü, Türkçülüğü”

“Türkçüler”, bu mesajımızı gölgelemeyi umdular  
Ama güneş balçıkla sıvanmadı, rezil oldular

Şimdi Bazı Sorular Sorarak Bahçeli ve Benzerlerinin, Şehid Şeyh Said’e Hakaretleri Üzerinde Hep Birlikte Adaletle Düşünmeye ve Bazı Sorular Sorarak Düşündürmeye Çalışalım

Devlet Bahçeli şehid âlim Şeyh Said’e bunca ağır hakareti yaptığı ve tam anlamıyla seviyesiz bir saldırı gerçekleştirdiği halde, müttefiki olan AKP yetkililerinden tek bir tepki gelmediği gibi, eskiden tevhidî kesim olarak bilinip de uydurdukları maslahatlar için AKP’ye destek uğruna en temel akıdevî ilkelerini bile feda eden kesimlerden de Devlet Bahçeli’nin hak ettiği ciddiye alınacak tek bir tepkiye rastlayamadım. İsrail’e ve ABD’ye verdiği bunca desteğe rağmen AKP’ye desteklerini kesemeyip masum Gazzeli bebeklerin katliamından bile sorumlu olmaktan çekinmeyenler, şimdi de putlaştırılan Cumhur İttifakı’na bir halel gelmemesi için olsa gerek, bazı yazarların Bahçeli’yi hedef almadan yazılmış kimi Şeyh Said yazılarını alıntılamakla yetindiler, ama kendileri bu kadar ağır hakaretlerde ve iftiralarda bulunan Bahçeli’ye itiraz eden doğrudan eleştiren tek bir yazı yazmadılar. Bu sebeple bizim, şehidimize ve Hakikate sahip çıkıp zalime hak ettiği cevabı vermemiz önemli bir sorumluluğu yerine getirmek bakımından şart oldu. Bu sebeple düşündürücü sorularımı soruyorum:

Kürt’ü, Türk’ü, Arap’ı, Laz’ı, Çerkez’i ve Romanıyla bu ülke halklarının yüzyıllardır süregelen İslam kardeşliğini ve birlik içinde bir arada yaşamasını sağlayan İslam şeriatına dayalı adalet sistemini ve ümmetçiliği savunan Şeyh Said mi haindir? Yoksa bu birlikteliği yok edip bölünmeye yol açacak Türkçü ulusalcılığı ve laik ulus devleti dayatarak ümmetçiliği ve İslâm şeriatını tehdit ve düşman ilan ederek yürürlükten kaldırmak suretiyle en büyük bölücülüğü yapanlar mı haindir?

Aynı şekilde emperyalistlerin şirk ve küfre dayalı kültür ve yasalarını reddedip Müslüman halkların ortak İslâmî kimlik ve değerlerini, İslam hukukunun tatbikini savunanlar mı haindir? Yoksa sözde ülkeden savaşla kovulduğu iddia edilen İngiliz ve Fransızlar ile işbirlikçi anlaşmalara imza atıp onların isteği üzerine hilafeti ve İslam şeriatını yürürlükten kaldırarak işgalci emperyalist Batılı ülkelerin seküler, pozitivist sapkın kültürünü, hevayı ilah edinen laik yasalarını Müslüman halklara dayatanlar mı haindir? Yani Müslüman halkların köklerindeki İslâmî kültürü ve İslâm şeriatının adil hükümleriyle hükmedilen adalet vasatında kardeşçe bir arada yaşamayı savunanlar mı hain ve bölücüdür? Yoksa farklı kavimlerin Müslüman kardeşler olarak bir arada yaşama hukukunu yok edip emperyalistlerin şirke dayalı kültür ve küfür yasalarını, katil ve cellad karakterli savcı ve hâkim müsveddelerinin, ülkeye hükmeden diktatörün emriyle keyfî kararlar verdikleri “(Emperyalist Kültüre Teslim olarak) İstiklal(i yok eden) Terör Mahkemeleri”yle terör estirerek dayatanlar ve bugün hâlâ bu büyük zulmü savunanlar mı hain ve bölücüdür?

Ülke halklarının yüzyıllardır olduğu gibi ırk ayrımı gözetmeden İslam şeriatının adaletle hükmettiği bir vasatta ümmet bilinciyle kardeşçe bir arada yaşamasını savunan mı ‘terörist başıdır, katildir, canidir, emperyalizmin uşağı’dır? Yoksa dinsiz, imansız, emperyalist kültürü ve onların sapkın düşünce ve yasalarını zorbalıkla ve terör estirerek Müslüman halklara dayatan, bu dayatmaya itiraz eden Müslüman âlimleri ise, kendi kanunlarına bile sadakatsiz, kararları kanun yerine geçen ve temyizi mümkün olmayan İstiklal Mahkemelerinin celladları ve onları destekleyenler mi ‘terörist, katil, cani ve emperyalizmin uşağı’dırlar?

Ümmet bilinci ile bütün kavimleri eşdeğer ve saygıdeğer Müslüman kardeşler olarak kabul edip başta Allah’ın ayetleri olan ana dillerin serbestliği ve eğitim dili olarak kullanılması olmak üzere, her konuda eşit haklara sahip kabul ederek Türkçüğü, Kürtçülüğü ve Arapçılığı ümmetin birliğine ve İslam’a ihanet sayıp reddeden İslam şeriatıyla hükmedilmesini ve bunun siyasî göstergesi olarak o günkü şartlarda Hilafeti savunanlar mı bölücü ve haindir? Yoksa İngiliz ve Fransızların isteğiyle Hilafeti kaldırıp, İslâmî eğitimi yasaklayarak medreseleri kapatan ve İslam şeriatının hakimiyetine son verip Türkçü ulusalcılık üzerine devletin seküler sistemini oluşturmak suretiyle Türk olmayanları Türk olmaya zorlayarak, hatta diğer kavmi kimlikleri ve ana dilleri dışlayıp uygulamada yok sayarak ümmetin ve hatta bu ülkenin de birlik ve beraberliğine kast edenler mi bölücü ve haindir?

O gün de bugün de hem Türkçü bölücülüğe hem de Kürtçü bölücülüğe karşı çıkıp İngiliz, Fransız ve ABD’nin talep ve projelerine karşı çıkarak ümmet bilincini ve İslam şeriatının adalet sistemini savunanlar mı bölücü ve haindir? Yoksa o gün İngiliz ve Fransızlarla arka planda görüşüp onların dikte ettirdikleri sınırlar içinde laik, ulusalcı, Batı kültür ve hukukunu esas alan bir ulus devlet kurma, hilafet ve şeriatla hükmeden yapıyı sonlandırma sözü verenler ve buna karşı İslam ile hükmetmeyi savunanları acımasızca katledenler mi bölücü, emperyalist uşağı ve haindir? Aynı şekilde o gün de bugün de emperyalist devletlere ve bölgeyi böl yönet projelerine karşı çıkan ve bu bağlamda Türkçülüğe karşı oldukları gibi dindar Kürt halkının İslami kimliğini yok etmek üzere kurdurulup önü açılan Kürt ulusalcısı ve laik Batıcı PKK’ya da karşı olanlar mı bölücü, emperyalist uşağı ve haindir? Yoksa 1980 yılından sonra Kürt bölgelerinde PKK ismiyle yine kendileri gibi laik, ulusalcı olup yine Batının kültür ve hukukunu esas alan bir örgüt kurdurup Kürt halkının İslâmî kimliğini ve şeriat özlemini yok etme görevini verenler ve ABD’nin açık silah ve askeri eğitim desteği verdiği PKK’ya Kuzey Suriye’de İsrail güdümünde bir PKK devleti kurdurmaya çalıştığı açıkça belli olduğu halde hâlâ Türkiye’deki ABD ve NATO üslerini kapatmayanlar ve darbe yaptırdığı açık olduğu halde NATO’dan çıkmayanlar mı gerçek bölücü, emperyalist uşağı ve haindir?

Bütün emperyalist işbirlikçiliğine dayalı uygulama ve oyunları bozup İslâmî yönetimi sürdürmek ve bölgedeki toprakların ve halkların birlik ve bütünlüğünü koruyarak hepsine sahip çıkmak isteyen ve bu yüzden kendisini ve güçlerini arkadan kuşatmak ve yok etmek üzere Türkçü, laik ve Türk ulusalcısı Mustafa Kemal’in silahlı güçlerinin İngiliz ve Fransızların kontrolleri altındaki Suriye topraklarından geçip yenilgiye uğramasına yol açtıkları Şeyh Said mi İngiliz ajanı ve işbirlikçisidir? Yoksa İstanbul ve Anadolu’yu işgal eden İngiliz ve Fransızların, girerken onca kan döküp savaştıkları halde terk ederken tek kurşun sıkılmadan savaşsız terk edip gitmesini sağlamak üzere, önce gizli görüşmelerde alınan Hilafeti kaldırmak ve İslâmî yönetime son verip Batıcı laik devlet kurma sözünü verenler, sonra da Lozan’daki büyük tavizlerle Musul dâhil önemli enerji kaynakları barındıran bölgeleri onlara terk edenler mi İngiliz ve Fransız uşağı ve işbirlikçisidirler?

Abdullah Öcalan ve PKK ile onların meclisteki temsilcileri olan siyasi partilerinin önde gelenleri, aynı Batıcı laik, seküler kültürün müntesipleri yani Kürt Kemalistleri, laik, ulusalcı, Batıcı gayr-i Müslimler olmak ortak paydasını hatırlatarak, ‘şeritaçılara karşı işbirliği yapmaları gerektiğini’ Kemalist TC generallerine ve diğer Türk Kemalistlerine sürekli teklif etmişlerdir. Nitekim Abdullah Öcalan da Şeyh Said’i aynı Kemalist iftiralarla suçlamakta ve Mustafa kemal’e destek vermekteydi. İşte  Öcalan’ın o iftira içerikli sözleri: “Mustafa Kemal, İngiliz oyunlarını kısmen de olsa çözmüştü. İngilizler kendi politikaları için Türkiye’de Kürtleri devletin önüne attılar. Bunlar hep böyle yaptılar. Şeyh Said’i kullandılar. Şeyh Said’i kullanarak Musul ve Kerkük’ü aldılar, bu şekilde Mustafa Kemal’e de Kürtlere yönelme yolunu açtılar. İngiltere bu şekilde Şeyh Said üzerinden politika geliştirdi…”[4]

Türk derin devletinin ve Batının adamı Abdullah Öcalan, her zaman Mustafa Kemal’i övmüş, çünkü fikir olarak örtüşmektedir, Şeyh Said’i ise her zaman kötülemiş ve gerici olarak niteleyip düşman gibi görmüştür. Çünkü Mustafa kemal ile fikren örtüşürken Şeyh Said’e İslamî kimliği sebebiyle ve İslam ile hükmedilmesini istediği için düşmandır. Bakın neler söylemiştir: “Şeyh Said, Kürt ulusal kurtuluşçusu değildi, din ağırlıklı feodal otonomiciydi. (…)İsyanlar ilerici ve bilimsel olmadığı için yeniliyor. Felsefi olarak da öyledir. Eğer bir yerde bir şey yenilmişse, geriyi temsil ettiği içindir. Mustafa Kemal o koşullarda ileri olanı temsil ediyordu. Kürtler gericiydi demiyorum, başındakiler gericiydi. Kürtleri yüzyıl geriye çektiler. Bugün hala bunun acısını çekiyoruz.. Mustafa Kemal ülkesi için, kendi halkı için dünya çapında en büyük mücadeleyi veren önderlerden biridir. Mustafa Kemal iyi bir savaşçıydı; iyi bir bağımsızlıkçıdır, laiktir, bilimseldir, ortaçağ ideolojisine karşıdır”. ( 22-09-2004TarihliGörüşmeNotları/ANF)[5]

Görüldüğü üzere, MİT ve derin devlet tarafından yönlendirildiği iddialarına Uğur Mumcu’nun kitabında bile yer verilen Abdullah Öcalan ile Türkeş tarafından ‘Devlet Bahçeli MİT’tendir, arkadaşlarımız uzak durulmalı ve hiç itimad etmemelidir ’ dediği Devlet Bahçeli, Şeyh Said hakkında aynı iftiraları yaparak örtüşmektedirler. Bu durumda Şeyh Said için söylediği hakaret ve iftira içerikli sözleri Devlet Bahçeli’ye iade etmek gerekmez mi?

İsrail’e ve PKK’ya istihbarat, silah, mühimmat dâhil her türlü desteği sağlayan kürecik ve İncirlik başta olmak üzere çok sayıda ABD ve NATO üs ve tesislerini hâlâ kapatmayıp bu fitne ve düşmanlık işlevlerini sürdürmesine göz yuman Türkçü, Atatürkçü, laik ulus devlet ve onun geçmişten bu yana hükümetleri ve bugünkü Erdoğan-Bahçeli iktidarı mı emperyalistlerin, İngiliz ve ABD’nin işbirlikçisi ve uşağıdır? Yoksa bu emperyalist kültürün taklidçisi işbirlikçi Türkçü, Atatürkçü, laik, Batıcı ulus devlet yapılanmasını da yanlış bulup itiraz etmekle kalmayıp tıpkı Türk kemalistleri gibi Kürt halkını İslâmî kimliğinden uzaklaştırıp sekülerleştirmek, laikleştirmek için TC derin devleti tarafından önü açılan ve TC gibi ABD ile diğer emperyalist devletlerce aynı amaçla korunup desteklenen PKK’nın emperyalistlerin projelerini uygulamaya koymasına da karşı çıkıp ümmetçi bir yaklaşımla ülkedeki ve bölgedeki bütün halkların kardeşliğini ve birliğini savunan başta Şeyh Said olmak üzere Müslümanlar mı işbirlikçi ve emperyalist uşağıdır?

İngiliz ve Fransızların yeni kurulacak TC devleti kadrolarından talepleri neydi? Hilafetin kaldırması ve İslam şeriatıyla yönetime son verilip Kur’an eğitiminin yasaklaması suretiyle  ülke halklarının İslâmî köklerinin kurutulması ve onların çizdikleri sınırlar içinde bir Türk ulus devletinin kurulmasıdır. Peki bütün bu emperyalist talepleri gerçekleştirerek Batılı devletlerin projesini uygulayarak Türkçü batıcılıkla halkın İslâmî değerlerine ve ümmet bilincine karşı savaş başlatanları değil de tüm bunlara karşı çıkıp İngilizlerin kaldırılmasını istedikleri İslâmî yönetimi, İslâmî değerleri ve İslâmî eğitimi sürdürmeyi savunan Şeyh Said’i İngiliz ve emperyalist uşağı olarak suçlamak, eğer cahillikten kaynaklanmıyorsa, bu suçlamayı yapanların kendi ihanetlerini ve uşaklıklarını örtbas etmek telaşından kaynaklanıyor sonucu çıkarılamaz mı?

Peki, İskilipli Atıf Efendi de mi İngiliz uşağı ve haindir? O neden o da aynı terör mahkemesi kararı ile asıldı? Fransa’dan taklit edilen bu terör mahkemelerinde, kurtuluş savaşı denilen ama kurtarmayıp sözde kovulduğu iddia edilen emperyalist devletlerin sapkın kültürü, laik hukuku, kıyafeti ve alfabesinin zorla bu ülke halklarına dayatılmasına itiraz ediliyor iddiasıyla savaşta ölenlerden çok fazla sayıda masum âlim ve insan katledildi. Bu vahşi katliamları yapanlar ve bugün hâlâ onları savunanlar mı emperyalist uşağı ve haindir? Yoksa İskilipli Atıf ve batılı emperyalistlerin şapkasını giymeyeceğiz, emperyalist hukukunu kültürünü istemiyoruz diyen masum Müslümanlar mı emperyalist uşağı ve haindir?

Emperyalistlerin kültürünü almak, kıyafetini giymek ve şapkasını takmak istemeyenler ya da ‘İslam şeriatıyla hükmedecek adil yönetim ve hilafet sürsün de ümmet parçalanmasın’ diyenler, İstiklal adına İstiklali yok eden terör mahkemelerinde ‘hain ve emperyalist ya da İngiliz ajanı’ iftirasıyla alçakça asılarak şehid ediliyorlar. Emperyalistlerin bütün bu isteklerini yerine getirmek üzere bu emperyalist projeleri kendi ülkelerinin halklarına her türlü zulmü yaparak zorla dayatarak 100 yıldan beri uygulayanlar ise dünyanın en büyük ve en zalimane yalanıyla ‘milliyetçi ve ülkelerini seven vatanseverler’ olarak nitelendirilip ülkeyi yöneten kadroyu teşkil ediyorlar. Bu yalanı söyleyen ve ülkedeki cahil çoğunluklara da kabul ettiren zalimler için yaşasın cehennem.

Türkçü, Atatürkçü, laik, kapitalist TC ulus devletinin Türk Kemalistlerini oluşturan Batı emperyalizmin devşirdiği kadroların Türkler üzerinde sağladıkları dönüştürme başarısını, İslâmî kimliği ve ümmetçi inancı daha güçlü, çoğu geleneksel de olsa dindar olan Kürt halkı üzerinde meydana getirememişlerdi. İran’da o günkü adıyla ‘İslam inkılâbı’nın yaşanması üzerine dindar Kürt halkının da bu eğilimle harekete geçebileceği korkusuna kapılan Türkçü, laik ve Batıcı kadrolar Abdullah Öcalan önderliğinde önce Türk Kemalistlerinin desteği ve kontrolünde tek bir Kürt örgütü oluşturmak için, sonra da emperyalist devletlerin ‘İsrail’in bölgedeki projelerine de alan açmak’ için verdikleri daha güçlü destekle PKK’nın ‘Kürt Kemalistleri’ kadrosunu oluşturup hep birlikte Kürt halkını İslam’dan uzaklaştırma projesini yürürlüğe koydular.

Acı bir gerçektir ki, bölgenin parçalanıp siyonist İsrail ve siyonist ABD güdümünde küçük devletlere bölünmesi arz-ı mev’ud hayaline ulaşmak için tek yol olduğu için yaklaşık 75 yıldır Türkiye de ABD ve İsrail’e hizmet veren çok sayıda ABD ve NATO tesis ve üslerinin işgali altında bulunmaktadır. O kadar ki, AKP destekçisi Yeni Şafak gazetesi yazarı Tamer Korkmaz bile, yakın zamanda öldürülen askerler için, ‘askerleri öldüren PKK içindeki Amerikan askerleridir’ diye yazmıştır. Evet herkes bilmektedir ki, yıllardır PKK tarafından öldürülen askerlerin katili, hem Türkiye’deki üslerin istihbarat ve silah desteğini de alarak ABD ve İsrail’in yetiştirdiği, silahlandırıp eğittiği PKK güçleri, hem de bizzat içlerinde yer alan ABD askerleridir.

Ayrıca Amerika ve NATO, Gülen darbesi ve önceki darbeleri de yaptırıp hatta bu darbeleri yaptırmak için ‘bizim Çocuklar’ diye nitelendirdiği yine Türkiye’deki üsleri ve buralardaki silahlı güçleri ile TC askerlerinden devşirdiği Atatürkçü İslam karşıtı kadroları teşvik edip desteklemektedir. Bütün bunları yaparak Türkiye ile on yıllardır ve halen istediği gibi oynadığı, PKK’yı eğitip silah desteği verdiği bilindiği halde söz konusu üslere ve buralardaki ABD ve NATO hegemonyasına müdahale etmeyenler mi vatanseverdir?

Üstelik AKP döneminde, ABD’ye Türkiye’deki üsleri ve hava sahasını kullanarak Irak’a saldırması imkânı tanınmış, hatta yaklaşık yüz bin ABD askerinin Türkiye’nin Irak sınırına konuşlanması ve buradan Irak’a kara saldırısı yapması izni veren tezkere Erdoğan’ın şedid baskısına rağmen bazı milletvekillerinin onu dinlememesi (ki bilahare Erdoğan hepsini harcayıp siyasetten silmiştir) ve Deniz Baykal’ın başkanlığındaki CHP’nin ful red oyu kullanmasıyla önlenebilmiştir. İşte bu tezkere engellense de Erdoğan ve AKP iktidarının gerek üsleri çok yönlü kullandırarak, gerekse hava sahsını kullanmasına izin vererek Irak ve Suriye’yi istikrarsız hale getirmesine hizmet sunmak suretiyle İsrail’in ve PKK’nın önünün daha fazla açılmasına sebep olunmuştur. Ondan sonra da zorunlu askerlikle ya da geçimini temin edeceği bir iş sahibi olmak için asker olan fakir Anadolu çocukları bu katiller ve arkasındaki emperyalist güçlerce öldürüldüğünde ağlamak, buna rağmen de hâlâ bu üslerin ABD ve İsrail’e doğrudan, PKK’ya ise onlar üzerinden dolaylı biçimde destek vermesini seyretmeye devam etmek, utanılacak ve öfkelenilecek bir çelişki değil midir?

Haydi diyelim ki, Erdoğan BOP eş başkanı olarak parçası olduğu bir takım projelere itiraz edip üsleri kapatmıyor, peki ya iktidara her istediğini yaptıran çok, çok, çok milliyetçi, herkesten fazla milliyetçi ve vatansever olup emperyalizm projelerine itiraz edenlere hemen “hain ve ajan” damgasını vurmakta çok cesur olan Devlet Bahçeli, neden Erdoğan’a, PKK ve İsrail destekçisi ABD ve NATO üslerini kapatmazsan ve mazlum halkların katili konumundaki emperyalizmin tetikçisi olup Türkiye’ye karşı hiçbir sorumluluğunu yerine getirmediği gibi, üstelik hep Türkiye’yi arkadan vurmuş olan NATO’dan çıkmazsanız ittifakı bozarım diyemiyor? Çok vatansever ve çok milliyetçi olduğu için mi?

Bu tür emperyalist devletlerle işbirlikçilikleri yüz yıldır sürdüren ve emperyalist seküler kültürü ve İslam şeriatının düşmanı laik yönetimi Müslüman bir kökten gelen topluma dayatarak emperyalist devletlere en büyük hizmeti yapan ve bugün ABD ve NATO’ya ve Türkiye’yi bölerek arz-ı mev’ud hayaline ulaşmak isteyen İsrail’e bunca desteği veren ve Kürdüyle, Türküyle bu halkın çocukları olan askerlerini öldüren PKK’ya devlet kurdurmak isteyen İsrail ve ABD’ye üsler tahsis eden ve hâlâ da bu üsleri bu amaçla kullanmasına izin veren Erdoğan ve Bahçeli “vatanın ve devletin bölünmez bütünlüğünü savunan vatanseverler”, ama bütün bunlara yüz yıl öncesinde karşı çıkıp ümmetin ve topraklarının bölünmesine de bugün PKK’yı doğurup besleyen emperyalist ideolojinin projesi olan laik ulusalcı devlet yapısına da karşı çıkıp birlik ve bütünlük içinde tarihî köklere ve değerlere bağlı kalarak bir arada yaşamayı savunan Şeyh Said emperyalist uşağı ve hain öyle mi?

Hilafetin ve şeriatın kaldırılmasıMedeni Kanunun İsviçre’den, Ceza Kanunun İtalya’dan ithal edilmesi, benzer bir çok kanunların nice eli kanlı Emperyalist devletlerden ithal edilmesi, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile medreselerin kapatılması suretiyle din eğitiminin yasaklanıp eğitimin tamamen devlet tekelinde laik Kemalist ideoloji ekseninde dizayn edilip laik devletin resmi ideolojisiyle tek tip itaatkâr vatandaş yetiştirmenin hedeflenmesi, yine eli kanlı emperyalistlerden olan Fransa’dan ithal edilen laiklik sistemi getirilerek din ve devlet işlerinin ayrılması ve dinin laik devletin kontrol ve yönlendirmesine bırakılması, Arapça ezanın dahi yasaklanması… gibi saymakla bitmeyecek sayısız icraata karşı çıkmanın adı Emperyalist ajanlığı oluyor da emperyalistleri razı etmek için tüm bunları yapmak suretiyle bu ülkenin insanının, dinini terk ederek emperyalistler gibi olmaya zorlanması, vatanseverlik oluyor öyle mi?

Yazıklar olsun bu büyük zulüm ve adaletsizliği temsil edip ülkeye ve halklarına ABD, NATO ve İsrail ile kol kola bunca kötülüğü yaptıkları halde hâlâ utanmadan bu milleti sevdiklerini ve vatanın bölünmesine karşı olduklarını söyleyerek bu kadar ikiyüzlü davrananlara?  

ABD ve İsrail desteğiyle ve bütün Avrupa ülkelerinin koruması altında bölgede İsrail güdümünde bir PKK devleti kurmaya çalışanlara ABD ve İsrail’in silah ve eğitim verdiği açıkça bilindiği halde, hatta eğittikleri bu güçler daha dün on iki askeri de katlettikleri halde hâlâ ABD’ye hizmetle İsrail’e silah ve istihbarat desteğiyle sonuçta doğrudan PKK’ya da bu desteği sağladıkları halde hâlâ bu ABD ve NATO üslerini kapatmayanlar da bizzat bu askerlerin katlinden sorumlu sayılmazlar mı?

Laik, Atatürkçü, Türkçü ulusalcı bir devlet yapısını inatla sürdürüp üstelik ‘devlet-i ebed müddet’ inancıyla kutsal ilah devlet ilan ederek hem de İslam şeriatıyla hükmetmeyi tehdit ve düşman ilan eden laik bir ulus devlet olarak, bu devlet için savaşıp ölenleri şehid ilan edip birkaç gün yüceltici törenler düzenlemekle bu büyük suç ve vebalden kurtulabilir misiniz? Peki işbirliği yapıp bu ülkede üsler tahsis ettiğiniz ABD ve NATO tarafından eğitilip silahlandırılan, üstelik Müslüman Kürt’ün de Türk’ün de düşmanı olan laik, Batıcı PKK’lılara bu ülke çocuklarını öldürtmenin hesabını dünyada ‘şehid’ ilan edip toplumu ‘Allah ile aldatarak’ geçiştirseniz de âhiretteki hesabını nasıl vereceksiniz? 

Amerika ve İsrail destekli PKK’nın katlettiği bu gençler, ahirette yakanıza yapışıp ‘bu katilleri eğitip silahlandırdıklarını bildiğiniz halde bu emperyalist PKK destekçilerine neden Türkiye’de bunca üs ve tesisi kullanma müsaadesi verdiniz’ deyip hesap sormayacaklar mı sanıyorsunuz? İlaveten aynı şikayeti yapacak olan Gazzeli bebeklerin de ‘katilimiz İsrail’e başta silah olmak üzere her türlü desteği veren devletler yanında diğer bir katilimiz de aynı zamanda bu katillere üsler tahsis ederek ve bu üslerden İsrail’e her türlü destek verilmesine göz yumarak işbirlikçilik yapan TC ulus devleti ve onun başkanı Erdoğan ve ortağı Bahçeli’dir’ demeyecek ve hesap sormayacaklar mı sanıyorsunuz?

Daha yeni yazdıkları yüzüncü yıl marşında bile, hâlâ Gazi’nin Türkçü, laik, pozitivist, Batıcı ulusalcı yolunu sürdüreceklerini ifade eden ve hatta daha da ileri giderek Allah’a ‘Türk kavmini kahraman yarattığı’ iftirasını atarak bazı kavimlerin de ödlek yaratılmış olabilecekleri zannına yol açan, tevhid akîdesine aykırı ve Kur’an’ın bütün kavimlerin ve dillerin Allah’ın ayeti oldukları ve her kavimden takvalı olanlar çıkabileceği gibi müfsid ve müşriklerin de çıkabileceğine ve üstünlüğün ancak takvadan kaynaklanabileceğine dair açık hükümlerine zıt iddia ve iftiralarda bulunan mısralara yer verilmiştir.

Yüzyıllarca kutlanacak Cumhuriyetimiz
Gazi’nin açtığı bu kutlu yolda yürüyeceğiz hepimiz

……

Kimseye eğmedik boynumuzu eğmeyiz
Kahraman yarattı Türkü yaratan

Görüldüğü üzere, hedeflerinin ‘Gazi’lerinin açtığı yolda’ yürümek ve Türkçü, Atatürkçü, laik ulus devleti sürdürmek olduğunu söyleyip, Türk ırkını yüceltmek için Allah’a iftira bile atan mısralar yazanlar, neden İslam’ı ve İslâmî kavramları araçsallaştırıp laik devlet ve kurumları için istismar eden çelişkilere düşmekten utanmıyorlar?

Şüphesiz ki, Türkiye’deki üs ve imkanları kullanmalarına müsaade ettikleri için, Erdoğan ve Bahçeli de ABD, İsrail ve işbirlikçileri olan PKK’nın öldürdüğü askerlerin hesabını âhirette vereceklerdir. Herkes vicdanını harekete geçirip son yüz yıllık uygulamalarını bir daha adaletle düşünsün ve Hak olanı konuşsun: TC ulus devleti,

  • laik, Türkçü ulusalcı ve pozitivist Kemalist uygulamaları ile en büyük bölücülüğü yaparak sonraki Kürtçü akımların doğmasını sağlayan
  • ve yüz yıldır da bu sorunu adaletle çözerek toplumsal barışa hizmet etme çabasını hep erteleyerek ve önce kendisi Kürtleri Türk Kemalistleri gibi sekülerleştirmek görevini görmesi ve bölgede birçok örgüt yerine kontrolü altında tek bir örgüt kalmasını sağlamak için PKK’nın önünü açan,
  • sonra da PKK’ya Siyonist İsrail nüfuzu altında bir devlet kurdurup bölgeyi daha küçük parçalara bölme politikası güden ABD’ye ve NATO’ya ülkede çok sayıda üs tahsis eden
  • üstelik PKK’yı binlerce tır dolusu silahla destekleyen ve eğiten ABD’nin hâlâ bu üsleri kullanmasını sağlayan,
  • ayrıca ABD Irak’a saldırmak istediğinde Türkiye hava sahasını ABD’ye tahsis edip üsleri de bu amaçla kullanmasına izin veren ve Irak’ı kaosa sürükleyerek böylece ABD ile PKK’nın bölgede iç içe geçmesine yol açan TC ulus devleti yöneticileri, sonuç itibariyle bu ülkenin fakir halklarının çocukları olan askerlerin de öldürülmesinin en önemli müsebbibi değil midir?

PKK mazlum Müslüman Kürt halkının çocuklarını, İslam’dan uzaklaştırıp dağlarda ahlaki değerlerini de tüketerek yozlaştıran sonra da emperyalizminin ve Siyonizmin emrinde ölüme iten laik batıcı ırkçı bir örgüt olarak karşı çıkıp zulmünü ifşa ederek ifsadına engel olmaya çalışmamız gereken bir örgüttür. Peki, aynı şekilde Türkçü ulusalcı, laik kemalist TC devleti İslam’a ve Müslümana dost mudur? TC laik ulus devleti, şirke dayalı emperyalist kültürü taklit ederek bu laik kemalist şirk ideolojisini ilkokuldan itibaren dayatan, öğütüm sisteminde esir aldığı çocuklarımızın zihinlerini işgal edip ruhlarını çalan, fıtratlarını bozarak yozlaştırıp katleden çok daha büyük ve yaygın zulümleri yapmakta değil midir?

Değerli okuyucularım, dikkate almanızı istediğim bir hususa dair NOT: Yukarıda zikrettiğim tüm soruların cevaplarını, tarihte yer alan gerçek belge ve bilgilere dayanarak inşaAllah birbirini tamamlayan bölümler halinde yazıp sizlerle paylaşmak istiyorum. Ancak bu yazıyı okuyup devamını isteyip istemediğinize dair ortaya çıkacak işaretleri dikkate alarak devamını yazıp yazmamaya karar vereceğim. Eğer gerekli bir talep olduğu kanaatim oluşmazsa, devamını yazmayacağım. Sonra devamı niye gelmedi diye bir beklentiniz oluşmasın diye haber vermek istedim.

Mehmet PAMAK

Dipnotlar:

[1]https://www.mhp.org.tr/htmldocs/mhp/5257/mhp/Milliyetci_Hareket_Partisi_Genel_Baskani_Sayin_Devlet_BAHCELI__nin_Il_Baskanlari_Toplantisi_oncesinde_yapmis_olduklari_bas_.html

[2] 1986 yılında ceza evinden çıktıktan sonraki bir süreçte Kemal Zeybek ile bacanağı Aydın Doğan’a ait MİLPA’nın  (Milliyet Pazarlama) Genel Müdürlüğünü yaptığı dönemde makamında bir görüşmemiz olmuştu. Kemal dedi ki, ‘Mehmetçiğim, bizler, bütün ırkların birbirine karıştığı ve kimin hangi ırktan olduğunun belli olmadığı bir toprak parçasında çok büyük bir hataya sürüklenip Türkçülük yaptık. Halbuki bu topraklardaki birbirine karışmış halkları birlik içinde tutup bütünleştirerek bölünüp parçalanmayı önleyecek tek ortak payda İslam’dır. Biz bunu ihmal ederek çok büyük bir yanlış yaptık.’ Buna rağmen, birkaç yıl sonra tekrar azgın bir Türkçü olup çıktı ve hatta Hz. İbrahim peygamberin bile Türk olduğunu iddia edecek kadar ileri gidebildi.

[3]http://www.guncelmeydan.com/pano/devlet-bahceli-biz-de-daga-cikar-gerekirse-50-yil-kaliriz-t21673.html

[4] 26 Ağustos 2009 Tarihli Görüşme Notları, Doğru Haber/Mustafa Karakaş 

[5] https://hurseda.net/mehmet-celik/1099/ocalan-buyurdu-seyh-said-hain-ustelik-yeteneksiz.html

Yaklaşık 8 aydan bu yana 10’un üzerinde konferans verip bir o kadar da makale yayınlayarak, özellikle son on beş yılda önceki 30 yıllık tevhidî uyanış süreci birikimini, laik bir siyasi partiye ve şirkle hükmeden iktidarına destek uğruna harcayıp istikamet krizine giren tevhidî uyanış süreci öncülerinin durumunu ele almaya çalışmakta ve hallerini sorgulamaya çağırmaktayım. Tabii ki bu yanlışlarını kamuya açık biçimde yaymaya çalıştıkları için de isimlerini zikrederek, sürüklendikleri ilkesizlikler sonucunda topluma açık biçimde yaptıkları ifsad edici yönlendirme ve çağrılarla yaydıkları batıl fikirleri de açık biçimde ilmî ölçülerle eleştirerek emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker sorumluluğumu yerine getirmeye gayret ediyorum.

Üstelik çoğuyla geçmişte birlikte olduğumuz bu kesimlerin ve rehber edindikleri “saray âlimleri”nin, girdikleri bu batıl yolu ve destekledikleri batıl iktidarı meşrulaştırmak amacıyla Allah’ın ayetlerini “te’vil ya da ictihad” adı altında nasıl tahrif ettiklerini ve böylece nasıl bir toplumsal yozlaşmanın müsebbibi olduklarını ilmî delilleriyle ortaya koymaya çalışmaktayım. Bütün yazı ve konuşmalarıma www.mehmetpamak.com adresinden ulaşabilirsiniz.

İşte bilinçli ve yeterliliği olan her müslümanın üzerine farz olan bu sorumluluğu, böyle kapsamlı biçimde yapan neredeyse yok gibidir. Hiç değilse yapana destek olup ya da yazılıp konuşulanları önce kendisi okuyup izleyerek, sonra da başkasıyla da paylaşarak hiç değilse ahirette Rabbine vereceği hesap için hazırlanan da son derece azdır. Bu sebeple, ben de destekledim ve ifsadın ıslahı için ben de böyle çaba gösterdim ya da yapana katkıda bulundum diyeceği bir mazereti hazırlamak amacıyla bu görevi yapmaya dolaylı katkı vermeyi bile belki ancak birkaç yüz adedi geçmeyecek kadar az kişi yerine getirmektedir.

Sonuçta da ifsad edici mesaj medyatik büyük imkânlarla milyonlara ulaşırken, bu ifsada karşı ıslah çabamız ve emr-i bi’il maruf mesajımız, toplamda bin adedin altında kalan sayıdaki kişiye ulaşabilmektedir. Makale ve konferansların altındaki izleme sayıları ibretlik biçimde bu konuda ne kadar büyük bir duyarsızlığın yaşanmakta olduğunu ortaya koymaktadır.

Bazıları ise, bunca ilkesizliği cüretkârca yaparak ve bağımsız kalması gereken İslami kimliği şirk ideoloji ve modelleriyle uzlaştırıp şirkle hükmeden iktidarların aktif destekçisi haline getirerek İslam’a ve tevhidî mücadeleye bu kadar büyük bir zarar verenlerin, açıktan yazıp söyleyerek yaptıklarını biz de aynı yöntemle yani isimlerini ve yazıp söylediklerini yine açıktan zikrederek ilmî ölçülerle eleştiriyoruz diye bize karşı çıkıyorlar. Onlara göre, bu kadar büyük bir ifsada ve yaygın yozlaşmaya sebep olsalar da, medyada yayınladıkları yazı ve konuşmalarıyla, gazetelerde yayınladıkları açık ilanlarda yer alan çağrılarıyla Allah’ın dinine ve İslâmî mücadeleye büyük zarar verseler de, hem davetin muhataplarını hem de tevhidî kesimleri şirkle hükmeden laik demokratik bir iktidara aktif destekçi ve taraf olmaya çağırsalar da bu kişilerin isimlerini zikrederek eleştiri yapmamız doğru değilmiş.

İşte biz de bu yazımızda, bu kadar büyük bir geriye gidişe ve ifsada yol açanların isimlerini zikrederek eleştirmemizin neden gerekli olduğunu ve hatta başka biçimde yapılmasının neden mümkün ve doğru olmadığını açıklamaya çalışacağız inşaAllah.

23 Aralık 2022 tarihinde İLKAV’da gerçekleşen Cuma konferansında “Bütün Rasûller, Toplumlarını Tuğyana Sürükleyip En Fazla Yozlaştıran İfsad Sebebini Islah Etme Çabası Üzerinden Tevhide Davet etmişlerdir” konusunu işlemiştim. Bu konferans videosu ve metni www.ilkav.org ve www.mehmetpamak.com internet sitelerinde yayınlanmış bulunmaktadır.

İşte bu yazımızda zikrettiğimiz Tâhâ Sûresi, 20/86-98 ve A’raf Sûresi, 7/148-154 arasındaki ayetlerden anlaşıldığı üzere, Mûsâ (a.s.) çok kısa süre aralarından ayrılıp Rabbi ile görüşmek ve vahiy almak üzere Tur-u Sina’ya gittiğinde, kavmi içinden çıkan bir saptırıcı zaten alışageldikleri Firavun kültüründe var olan puta tapmayı tekrar gündemlerine getiriyor. Kavmi Hârun’un (a.s.) uyarılarını da dinlemeyerek, hemen Samirî’nin, daha sonra Hz. Mûsâ’ya “nefsime uyarak yaptım” diyeceği buzağı heykeline tapmaya başlıyorlar.

Samirî’nin ayartmasıyla altın ziynetlerin eritilmesi suretiyle yapılan buzağı putuna tapmaya yöneliyorlar. Üstelik, Samirî de tevhid dinine karşı üretilen bütün statüko dinlerinin taktiğine başvurup diyor ki: “İşte sizin ve Mûsâ’nın ilahı budur.” “İlahı burada yanımızda olmasına rağmen Mûsâ gitmiş onu dağ başında arıyor. Mûsâ, Rabb’ine giden yolu şaşırdı ve nereden ona ulaşacağını unuttu.” Böylece kendi batıl dinini de Allah’ın dini ve dolayısıyla Musa’nın da diniymiş gibi sunan bir iftiraya başvurup kavmini bu dine tâbi olmaya ikna etmek için, şeytanın en etkili kandırma yolu olan “Allah ile aldatma” fitnesini kullanıyor.

Mûsâ (as) Tevhidî İstikametten Sapmış Olan Kavmine Döndüğünde, Kavmine Yönelik Genel Bir Sorgulama ve Eleştiriyi Müteakip Hesap Sormaya Öncelikle Kendisi de Peygamber Olan Kardeşi Hârun’dan Başlıyor

Mûsâ (a.s.) Tur-u Sina’dan döner dönmez bu büyük tevhidden sapmaya karşı hepsini hesaba çekiyor. Yanında getirdiği Tevrat levhalarını dahi bir kenara atıp önce yeniden tevhîdî bilinci ve imanı inşâ etme hareketine girişiyor. Çünkü istikametini kaybetmiş bir toplumun önüne Tevrat’ın içindeki şeriatı getirmenin bir anlamı olmayacaktı.

“Bunun üzerine Mûsâ, öfke dolu ve üzgün bir hâlde halkına döndü. “Ey kavmim! Rabbiniz, size güzel bir vaadde bulunmadı mı? (Ayrılışımdan sonra) çok zaman mı geçti, yoksa üzerinize Rabbinizden bir gazap inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz söze uymadınız (ve buzağıya taptınız)?” dedi. (Tâhâ, 20/86)

Musa (as), bu genel sorgulamada, bir bakıma kavmini hali üzerine düşündürecek sorular yöneltiyor;  “Ey kavmim! Rabb’iniz size güzel bir vaatte bulunmadı mı? Rabb’iniz benim vasıtamla size hem dünyada, hem de âhirette her türlü güzel âkıbetleri vaat etmedi mi? Rabb’iniz size bu dünyada özgürlük, zafer, kurtuluş, hidâyet sözü vermedi mi? Âhirette de cennet vaadinde bulunmadı mı? Rabb’inizin bu dünyada size açık desteğini gözlerinizle görmediniz mi? Firavun’un önünden kaçarken denizi yarıp sizi geçirmedi mi? Size Rabb’inizin yağdırdığı nimetlerin üzerinden çok bir zaman mı geçti ki hemen unuttunuz? Daha kısa süre önce, Firavunun elinde inim, inim inleyen sizler değil miydiniz?

Yoksa size Rabb’inizden bir gazabın inmesini mi istediniz? Rabbinizin gazabını celp edecek bir yola mı girmek istediniz de bana verdiğiniz sözden caydınız? Hani bir ahitleşmede bulunmuştuk. Hani benim getirdiğim hidayete tabi olacaktınız. Hani Allah’a kul olacaktınız. Hani sadece Allah’ı dinleyecektiniz. Hani benim örnekliğimde Allah’ın istediği bir hayatı yaşayacaktınız. Hani putlara tapınmayacaktınız. Hani Mısırdaki tüm pis alışkanlıklarınızı terk edecektiniz. Hani size egemen olan, size zulmeden güçlerin tanrılarını, yollarını bırakıp sadece Allah’a kul olacaktınız. Ne oldu? Nereye gitti o vaatler, o sözler?”[1]

Böylece Mûsâ (as), önce Samiri’ye kanarak istikametten sapan kavmine yönelik genel bir sorgulama ve onları halleri üzerinde düşündürmeye yönelik sorularla uyarmayı müteakip fiili hesap sorma işine önce kardeşi Hârun’dan başlıyor. Hiddetli bir uslûpla “Ey Hârun! Onların saptıklarını gördüğün zaman seni ne engelledi de, be­nim ardım sıra gelmedin. Emrime isyan mı ettin?” diyor. (Tâhâ, 20/92-93).

Levhaları attı ve kardeşi Hârun’un başından tutup kendisine doğru çekerek “bana böyle mi halef oldun? Ben seni yerime niye bırakmıştım? Tur’a giderken sen onlara göz kulak olasın diye, onlara nasihat ederek küfre ve isyana düşmelerini engelleyesin diye seni arkamda halef bırakmıştım. Sen ise benim yerime ne kötü halef oldun. Bu kavmimin buzağıya tapınmalarına, şirke düşmelerine göz yumup müsaade ettin” diyerek kardeşi Hârun’a çıkışmaya başladı.

Üstelik Sorgulamayı Hem Toplum Önünde Hem de Kafasından Tutup Sarsarak, Yani Fiziki Güç de Kullanarak Yapıyor

Bu hesap sorma sırasında onun kafasını tutup çekmeye başlıyor. Hz. Hârun bu sorgulamaya şu şekilde cevap veriyor: “Sakalımı, başımı tutma! Ben senin şöyle diyeceğinden korkmuştum: Isrâiloğulları’nın arasına ayrılık soktun, sözüme bağlı kalmadın!” (Tâhâ, 20/94). Mûsâ (as), İsrailoğullarının buzağıya tapmalarına engel olmadığı, ona ibadet edilmesini ortadan kaldırmadığı ve kendisinin ardından yanlış bir şeyin ortaya çıkıp yaygınlaşmasına müsaade etmiş olabileceği zannıyla onu azarlıyor. Vekili olarak bu konudaki emrine bağlılık gösterip uygulamadığı için ona kızıyor. Hârun ise şu cevabı veriyor: “Ey anamın oğlu! Bu topluluk beni cidden zayıf gördüler ve nerede ise beni öldürecek­lerdi. Sen de düşmanları bana güldürme ve beni bu zâlim kavimle beraber tutma!” (A’râf, 7/150).

Hârun (a.s); “Ey anamın oğlu! Bu millet beni küçümsedi. Kavmim beni zayıflattı. Az kalsın neredeyse beni öldürüyorlardı. Düşmanlarımın gözleri önünde beni rezil etme. Bana düşmanları sevindirecek şekilde davranma. Ve sakın beni bu zâlim toplumla bir sayma dedi. Beni bu zâlimlerle beraber kabul etme. Beni bu zâlimlerle aynı kefeye koyma! Benin bunlarla da yaptıkları bu şirkleriyle de uzaktan ve yakından bir ilgim, alâkam yoktur” diyordu.[2]

Anlaşılan odur ki, bu sorgulama ve tartaklama topluluk huzurun­da gerçekleşiyor. Hz. Hârun, “bu zalim toplumu bana güldürme” diyerek şirk koşanları zâ­lim olarak nitelemiştir. Çünkü şirk büyük zulümdür;[3] zulmü işleyen de zâlimdir. Onun içindir ki “bu zâlim toplum karşısında beni azarlama ey annemin oğlu. Bu zâlimler karşısında beni küçük düşürme. Ve sakın beni bu zâlimlerle bir tutma!” diyordu.

Sonuçta Hârun (as)’ın Masumiyetini Anlayıp Allah’tan Mağfiret Dileyerek İfsadın Asıl Faili Konumundaki Samirî’ye Yöneliyor

Hârun’un masumiyetini anlayan Mûsâ (as), ikisi için de Allah’tan bağışlanma diliyor. A’râf, 7/151. “Mûsâ” Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla, bize acı Sen merhametlilerin merhametlisisin” dedi.”

Hz Mûsâ’nın bu duasından da anlaşılıyor ki artık o kavim içinde onları şirke düşmekten engelleme konusunda elinden geleni yapan Hz. Hârun’un suçsuzluğu Mûsâ (a.s) tarafından da anlaşılmıştır. Onun içindir ki Mûsâ (a.s) sadece kendisi için değil aynı zamanda kardeşi Hârun için de dua ediyordu. Kendisi için de af diliyordu Allah’tan. Çünkü onu kendi yerine vekil tayin eden bizzat kendisiydi.

Hârun (as)’dan sonra Mûsâ (as) öfkesini ve tepkisini bu tuzağın asıl sahibi olan Samirî’ye yöneltiyor. İlk etapta ona yönelmeyip, onu sorumlu tutmamasının sebebi şudur: Çünkü bu olayda birinci derecede sorumlu olan kendi toplumuydu. Yapılan menfi propagandaya ve ifsada çağıranlara uymamaları gerekirdi. Sonra ikinci derecede sorumlu olan Hz. Hârun’du. Kavmi böyle bir işe kalkıştığında engel olmalıydı. Zira O, onların lideri ve işlerinden sorumlu olan kişiydi. Üstelik tevhidî inancı yaymak ve korumakla mükellefti. Samirî’ye gelince, onun suçu daha sonra gelirdi. Zira İsrailoğulları’nı zorla bu işe sürüklememiş ve onların akıllarını durdurmamıştı. Onları sadece aldatmak istemişti. Onlar da hemen aldanmışlardı. Halbuki onlar peygamberlerinin yolunda diretebilir, vekilinin öğüdüne kulak verebilirlerdi. Öyleyse birinci derecede sorumlu olan kendileriydi. İkinci derecede onların idarecisi sorumluydu. Tuzak ve aldatma sahibi ise ancak üçüncü derecede sorumlu olabilirdi.

Ve Hz. Mûsâ, kızıp sorgulamaya çektiği kavminden sonra hesaba çekip gerekirse cezalandırma eylemini önce Harun’a en son olarak Samirî’ye yöneltmiş ve Samirî’yi İsrailoğulları topluluğundan kovduğunu açıklamış ve bu kararın hayatı boyunca değişmeyeceğini ilan etmiştir. Bundan ötesini ise Allah’a havale etmiştir. Kendi eliyle yapmış olduğu ilahı konusunda ise ona şiddetle karşı çıkmıştır. “Artık gözüme gözükme! Kovuldun sen! Bundan böyle kimse sana ne iyilik yapacak ne de kötülük! Sen de öyle. -Hz. Mûsâ’nın dinindeki cezalardan biri buydu. Toplumun boykotu ve insanın kovulmuşluğunu ilan ederek hiç kimsenin ona yaklaşmamasını, onun da kimseye yanaşmamasını söyleme cezası.- Diğer ceza ise Allah katındaki azab ve ceza idi.  Yakılan ve suya atılan sahte ilah sahnesinden sonra Hz. Mûsâ gerçek inanç sistemini bütün açıklığıyla ortaya koyuyor.[4]

Taha, 20/98 – “Aslında sizin ilahınız, kendisinden başka ilah olmayan Allah’dır. O’nun bilgisi her şeyi kapsamı içine almıştır.”

A’râf, 7/152 – “Buzağıyı tanrı olarak benimseyenler, Rablerinin öfkesine ve dünya hayatında alçaklığa uğrayacaklardır; iftira edenleri böylece cezalandırırız.”

Allah’ı bırakıp da buzağıya tapınanlar, buzağıyı kendilerine Rab edinenler, heykelleri Rab ve İlah kabul edenler, bu putların arkasında kendi egemenliklerini, kendi hevâ ve heveslerini, kendi düzenlerini putlaştıranlar, kendi yasalarını Allah yasalarının önüne geçirenler, kendi sistemlerini vahyin yerine ikâme edenler, bunlarla toplumlara yön vermeye, toplumların hayatlarını düzenlemeye çalışan kimselere Allah’tan bir gazap gelecektir. Allah’ın rahmetinden, Allah’ın yardımından uzak oluş gelecektir. Allah’ın rahmetinden mahrum oluş yanında bir de dünyada bir horluk, hakirlik ve zillet vardır onlar için.

Evet, heykellerin peşinden giden, heykelleri putlaştıran, heykelleri tanrılaştıran, buzağıları diken ve onların arkasında kendi fikirlerini, kendi görüşlerini putlaştıran, vahyi bırakıp da kendi hevâ ve heveslerini, kendi yasalarını putlaştıran hangi insan, hangi toplum olursa olsun onun âkıbeti Rablerinin rahmetinden mahrum olmak, Allah’ın gazabına maruz kalmak ve yeryüzünde aşağılık horluk ve zillet damgasını yemektir. Putların ya da putlaştırılmış insanların ilke, fikir ve yasalarının hâkim olduğu tüm toplumların akıbeti işte budur. Allah’ın hükmünü/yasalarını bırakıp insan yasalarını tercih eden toplumlar zillete ve meskenete mahkûm olacaklardır.[5]

Mûsâ (as), Halkının Önce Putperest İnançtan Vazgeçip Tekrar Tevhide Yönelmesini Sağladıktan Sonra Tevrat Levhalarını Bıraktığı Yerden Alıp Onun İçerdiği Şeriatı Gündemleştiriyor

Öncelikle tevhîdî daveti gündemleştirip iman ve istikamet zaafını ıslah ettikten sonra daha sonraki âyetlerde ifade edildiği üzere, Tevrat levhalarını elinden atıverdiği (bırakıverdiği) yerden alıp, iman ve istikamet sorunu çözülen toplumun gündemine hayatı inşâ edecek şer’î hükümleri getirdiğini Rabbimiz bize bildirmektedir.

Merhum Elmalılı Hamdi Yazır da bu konuyu şu şekilde açıklamıştır: Anlaşılıyor ki, Hz. Mûsâ, dinin temeli ve kendisi demek olan tevhîd inancının böyle kısa bir zaman içinde sarsıntıya uğraması karşısında, esas meseleyi kökünden halletmek için ayrıntılara ilişkin olan hidayet ve rahmetin faydalı sonuçları durumunda bulunan Tevrat levhalarını geçici bir süre için bir tarafa bırakmıştır.

Böylece her şeyden önce kardeşini, sonra da başta Samirî olmak üzere bütün toplumu hesaba çekmek sûretiyle tevhîdi yeniden topluma hâkim kılma teşebbüsünde bulunmuştur. Mûsâ, kavmine yönelik yeniden bir tevhîdî dâvet gerçekleştirir, tevhidden sapmış toplumun istikameti düzeldikten, yani tevhîdi yeniden kabul, idrak ve iman etmeleri sağlandıktan sonra Tevrat levhalarını bıraktığı yerden aldığını ifade eder.[6]

Yani Mûsâ (as), yokluğunda yeniden putperestliğe dönmüş olan kavmini, önce kardeşi Hârunu’u sorgulayıp suçu olmadığını anladıktan sonra bu sapmaya sebep olan Samirî’yi ve ürettiği buzağı putunu hedef yapmak suretiyle, toplumda nükseden putperestlik sapmasını ıslah çabasını öne çıkararak tevhidi davetini tekrarlamıştır.

Tevhid’den Saparak Geleneksel ve Modern Cahiliye’ye Teslim Oldukları Halde Kendisini İslam’a Nispet Edenlerin Çoğunlukta Olduğu Bu Toplumda da Aynı Yol İzlenmelidir

Bugün içinde yaşadığımız toplumda da, Müslüman olduğunu zannedenlerin hatta beş vakit namaz kılanların bile büyük çoğunluğunda istikamet krizi yaşanmaktadır, iman konusunda büyük bir cehalet ve istikametten sapma söz konusudur. Allah’ın dini adına topluma egemen olan statüko dini olarak, bir taraftan geleneksel hurafelerle şeyhlerden oluşan putlar, diğer taraftan da modern cahiliye olarak ortaya çıkan seküler demokrasi putperestliği toplumu kuşatmış bulunmaktadır. Yani yüzyıllardır ve özellikle günümüzde yüzlerce Samirî çıkmış ve sürekli yeni putlar üreterek insanlığın ve özellikle de “Müslümanım” diyenlerin Kur’an ve sünnetten koparak bu putların ve laiklik, Kemalizm, sekülerizm, kapitalizm, sosyalizm, demokrasi, ulusalcılık, sağcılık, solculuk, muhafazakârlık vb. hevayı ve tağutları ilahlaştıran putperest ideolojilerin peşinde yozlaşmalarına sebep olmuşlardır.

Bu sebeple, tevhidî daveti bu topluma götürmek sorumluluğunu taşıyan muvahhidlere düşen görev, bu daveti bu iki cahiliye sapmasını ve bir nevi putperestliğini ifşa edip toplumu bunlardan arınmaya çağırma ve yalnız Allah’a kul olarak O’nun tevhid dinine teslim olma ekseninde gerçekleştirmektir. Yani çağdaş Samirîleri ve geleneksel ve modern putperestliklerini ifşa ve itiraz edip tevhid mesajını gündemleştirmek omuzlarımızdaki en büyük sorumluluktur. Buna rağmen son on beş yıldaki ilave sekülerleşme, laikleşme ve yozlaşmanın sebebi, tevhidî daveti bu topluma ulaştırması gerekenlerin de laik, demokrat, ulusalcı, sağcı, muhafazakâr kitlelere eklemlenip onlarla birlikte şirkle hükmeden laik demokratik iktidarların destekçisi konumuna savrulmaları olmuştur.

Evet, özellikle son 15 yılda tevhid davetçilerinin bile büyük kısmı, demokrasiyi ödünç almak zorundayız diyerek ya da İslam’ın şura kavramıyla örtüştürme zulmünü işleyerek, demokrasi adı altındaki hevayı ilah edinen modern cahiliyeye aktif destekçi haline gelmişlerdir. Demokrasiden başka çaremiz yok çaresizliğini üretip gardiyanlardan en iyisini seçmek zorundayız söylemiyle hevanın ilahlığı demek olan demokrasi putunu İslam’ın içine taşımaya kalkışarak büyük bir ifsada yol açmışlardır. Bu sebeple, artık bu konuda daha fazla çalışmak ve daha fazla uyarmak sorumluğumuz vardır.

Batıla doğru bu büyük dönüşüm ve savrulma, öncelikle tevhidî kesimde yol açtığı zihinsel kirlenme, amellerde meydana getirdiği çürüme ve yozlaşma sonucunda, hem 30-40 yıllık tevhidî uyanış süreci birikiminin sistem içi batıl siyaset zemininde harcanmasına, hem de zaten geleneksel ve modern cahiliyeyi yaşamakta olan kitlelerin de oldukları yerde daha fazla kalıcı olmalarına sebep olmuştur. Tabii ki, İslâm’a aykırı bir sapmayı yaşayarak, ama İslam adına destek verilen ve üstelik sürekli biçimde İslam’ı laik, kapitalist, ulusalcı politikaları için araçsallaştırıp istismar eden hükümetin, yolsuzluk, yoksulluk, sömürü, haksızlık ve adaletsizlik üreten bu laik, demokratik uygulamalarının faturasının haksız yere İslam’a kesilmesine yol açtıkları için, yeni nesillerin çok daha ileri derecede İslam’dan uzaklaşmalarına ve hatta deizme kadar sapmalarına yol açılmıştır.

Yaşanan Büyük İfsad ve Yozlaşma Sebebiyle, Mûsâ (as)’ın Önce Hârun’a Hesap Sorduğu Gibi, Önce Bu Yozlaşmanın Müsebbibi Olan Tevhidî Uyanış Süreci Öncülerini ve “Âlim” Rolündekileri Hesaba Çekmemiz Gerekmektedir

Tıpkı Mûsâ (as) misali, bizim de çağımızın kemalizmi, ulusalcığı, laikliği ve demokrasiyi put edinen ve topluma da dayatan Samirî konumundakileri hedef almadan önce bu toplumda yıllarca birlikte olduğumuz ve tevhidî uyanış sürecini birlikte yürüttüğümüz halde ilkesizlik yaparak istikamet krizine girip sistemin laik partilerinin destekçiliğine savrulanları hesaba çekmemiz gerekmiyor mu?

Samirîlerin ürettikleri put ideoloji ve modellere aktif destekçi olan ve hatta Samirî’nin ürettiği putu meşrulaştırmak amacıyla “Mûsâ’nın da Rabbi bu, ama yanlış yaparak Tur-u Sina’ya gidip oralarda arıyor” dediği gibi, “demokrasinin şûra adı altında aslında İslam’da da var olduğunu ya da İslam’a da uygun olduğunu yahut da ödünç alınıp kullanabilecekleri bir model olduğunu iddia ve iftira eden düşünceler uyduran, Allah’ın açık hükmüne rağmen laik demokratik devlette şirkle hükmedenleri, heva ve hevesi ilahlaştırarak teşri’de bulunanları mü’min, muvahhid, Müslüman ilan eden” tevhidî gruplardan, “âlim” diye bilinen hocalardan ve  “muvahhid öncüler” den hesap sormamız gerekmiyor mu?

Düşünün hele, Mûsâ (as) sorgulayıp hesap sormaya, neden önce Samirî’den değil de önce Hârun (as)’dan başlıyor? Üstelik o da bir peygamber olduğu halde neden öncelikle Hârun’u hesaba çekiyor? Hem de sadece fikir bazında sorgulamakla dahi kalmayıp kafasından tutarak sert biçimde fiziki olarak da sarsarak hesap soracak kadar Hârun’a kızmasının sebebi nedir? Çünkü Hârun (as), o toplumda tevhidî daveti yaymakla ve toplumu o istikamette tutmakla öncelikle görevli bir şahsiyettir. İşte Mûsâ (as), haklı olarak bu görevini yapmadığı zannıyla öncelikle ilk hesap sorulması gereken kişi olarak ona yöneliyor. 

Peki, Mûsâ (as), Hârun (as) bir peygamber olduğu halde ve üstelik sadece görevini ihmal etmiş olabileceği ihtimaline binaen ona en sert biçimde hesap soruyorken, biz,

  • özellikle de son on beş yılda, çağdaş demokrasi putperestliğine aktif destekçilik yapan,
  • üstelik bu yaptıklarını haklı göstermek amacıyla Allah’ın ayetlerini ve İslam’ın kavramlarını tevil edeyim derken tahrif eden,
  • İslam’ı araçsallaştırarak modern cahiliye modellerini meşrulaştırmaya çalışanlara,
  • “hoca”, “âlim” olarak bilinen ya da “tevhidî grupların öncüleri” olan kişilere,
  • neden eleştiri yapmayalım ve neden yanlışlarını ilmî delillerle ortaya koymayalım?

Bazı Müslümanlar, Allah’ın (c) emrettiği ve Rasûlullah’ın (s) Kur’an’daki büyük tehditleri hatırlatıp uyardığı “emr-i bi’l-mâ’ruf ve nehy-i ani’l-münker” sorumluluğunu kendileri de yapması gerekirken, ihmal etmekle kalmayıp üstelik bizim yapmamızdan da rahatsız olmaktadırlar, neden? Rasûllerin örnekliğini de Kur’an ve sünnetin yüklediği imânî görevi de dışlayan, hatta engellemeye çalışan bu anlayış İslamî olabilir mi?

Ayrıca Mûsâ (as)’ın gerçeği bilmediği için öncelikle suçlayıp hesaba çektiği kardeşi Hârun (as), bir yanlışı yaptığı ya da göz yumduğu için değil sadece temsili konumu ve sorumluluğuna binaen görevini ihmal etmiş olabileceği ihtimali sebebiyle sorguya çekilmiştir.

Günümüzde ise, bizim “emr-i bi’l-mâ’ruf ve nehy-i ani’l-münker” görevimiz gereğince ilmî eleştirilerimizin hedefi yaptıklarımızın, hem davetin muhataplarını hem de bizzat kendilerini ve tevhidî kesimdeki çevrelerini laik Kemalist ve kapitalist bir partinin aktif destekçisi haline getirmek suçunu işledikleri, belgelerle ortaya konmuş bulunan kesin bir gerçekliktir.

 

Rasûlullah(s) Döneminde Yanlış Yapan Ashab’ın Toplumsal Alanda Uyarılıp Cezalandırılmasına Dair Örnek

Tebük seferi, diğer tüm seferlerden, harekâtlardan ve hatta savaşlardan çok ayrıcalıklı bir öneme sahipti. Farklı olmasını sağlayan önemli özelliklerinden bazılarını, yolculuğun çok uzun olması, bu uzun yolculuğun başta sıcak ve açlık olmak üzere son derece ağır zorluklar eşliğinde gerçekleştirilmesi, savaşılacağı düşünülen ordunun dünyanın en büyük devletinin ordusu olması oluşturuyordu. Çıkılan sefer ölüme gidişten farksız gibiydi. İşte böylesi zorluklarla dolu sefere çıkmak ancak Allah (c) ve Rasûlüne (s) içten gelerek iman etmiş, imanlarını ‘işittik ve itaat ettik’ teslimiyeti düzeyine çıkarmış müminlerin yapabileceği bir şeydi. Bu yüzden münafıklar bu seferden uzak durup Medine’de kalmayı tercih etmişlerdi.

Fakat Tebük’ten dönülünce anlaşıldı ki, esasen Müslüman olmalarına, imanlarındaki samimiyetlerini daha önce birçok vesileyle ispatlamalarına rağmen, üç kişi daha Medine’de kalmıştı.

Bunlar Kâ’b b. Mâlik, Mürâre b. Rebî ve Hilâl b. Umeyye isimli kişilerdi. Üçü de imanlarından kuşku duyulmayan kimselerdi. Daha önce birçok kez Müslümanlıklarının gereğine göre davranmış, birçok zorluğa imanlarının gereği olarak göğüs germişlerdi. Kâ’b b. Mâlik, Akabe’de Rasûlüllah’a beyat etmiş ilk Müslümanlardandı. Tebük seferinden önce gerçekleşen savaşlardan sadece Bedir’e katılamamış, diğer tüm savaşlarda Rasûlüllah’ın (s) yanında yer almıştı. Mürâre b. Rebî ve Hilâl b. Umeyye de iman-küfür ayrımında ölçü olan Bedir savaşına katılmış Müslümanlardandı. İkisi de Tebük seferinden önce gerçekleşen tüm savaşlara katılmışlar, şehit olmak için isteyerek ölümün üzerine atılmışlar ve imanlarındaki samimiyetlerini tekrar tekrar ispatlamışlardı.

Ancak ne var ki, bu üç Müslüman, münafıklar gibi, Medine’de kalmış ve Tebük seferine katılmamışlardı. Münafık olmadıkları halde, münafıklarla aynı safta gözüküyorlardı. Bu nedenle ordunun Medine’den ayrılıp Tebük’e doğru hareket ettiği günden beri günahlarının ağırlığı altında eziliyor, ne yapacaklarını bilemez hale gelmiş bulunuyorlardı.

Söz konusu üç kişinin Medine’de kalmalarının haklı bir gerekçesi yoktu. Üçü de son derece basit bir nedenden dolayı sefere katılamamışlardı. Sefere katılmama nedenleri, hazırlıklar sırasında ağır davranmaları ve hazırlıklarını tamamlayamamalarıydı. Şimdi ihmalkârlıklarının cezasını çekiyorlardı.

Rasûlüllah, münafıkların gerekçelerinin ve özürlerin sahte olduğunu bildiği halde, olumsuz bir şey demedi. Herhangi bir eleştiride bulunmadı. Nasıl olsa herkesin imanındaki samimiyet durumu, kişilik ve karakterinin özelliği ortaya çıkmıştı. Tebük seferi herkesin içyüzünü ortaya sermişti. Bundan böyle Müslümanların münafıklara karşı daha mesafeli ve daha ihtiyatlı olacakları kesindi.

Rasûlüllah’ın yanına özür dilemek için gelenler arasında ihmalkârlıkları nedeniyle Medine’de kalmış üç Müslüman da vardı. Durumları her açıdan kötüydü. Hem Medine’de kalarak münafıklarla aynı safta görüntü vermişler ve hem de şimdi sahte özür bildiren münafıklarla birlikte özür dilemek zorunda kalarak görünüşteki olumsuz durumlarını daha da pekiştirmişlerdi. Bu üç Müslüman hata ve günahları nedeniyle özür dilemekten çekinmezlerdi. İmanları özür dilemeyi kendileri için bir ibadet kılmıştı. Ama bu şekilde özür dilemek, münafıkların sahte özürler dile getirdikleri bir anda ve ortamda, üstelik aynı sebepten dolayı özür dilemek zorunda kalmak, katlanılması zor bir durumdu. Durumları her açından kendilerinin münafıklarla benzer durumda olduğunu gösteriyordu. Ama öyle değillerdi. İmanlarında samimiydiler. Bu nedenle de üzgündüler. Üzüntülerinden, utançlarından ne yapacaklarını bilemez haldeydiler, perişandılar.

Rasûlüllah, tüm Müslümanlara bu üç kişiyle görüşmelerini ve konuşmalarını yasakladı. Rasûlüllah’ın bu yasağı ayetin gereğiydi. Çünkü o günlerde vahyolunan bir ayet, sefere katılmayıp Medine’de kalan ve daha sonra da yalan gerekçelerle özür dileyip kendilerini affettirmek isteyen münafıklarla görüşülmesini ve konuşulmasını yasaklamıştı. (Tevbe, 9:94, 95). Rasûlüllah ayetin emri gereği söz konusu üç Müslümanla konuşulmasını ve görüşülmesini yasakladı. Selam verilmiyor, selamları alınmıyordu. Çünkü o aşamada bu üçü de münafıklarla aynı safta gözüküyorlardı. Bu yasağı ve takip eden günleri Kâ’b b. Mâlik şöyle anlatmıştır: Rasûlüllah sefere katılmayıp geride kalanlarla konuşulmasını yasakladı. Bunun üzerine tüm Müslümanlar bizden uzak durmaya ve konuşmamaya başladılar. Bizi görünce yüzlerini ekşitiyor, sırtlarını dönüyorlardı. Bu dayanılması zor bir durumdu… Bu hâl elli gün devam etti. Diğer iki arkadaşım evlerine kapandılar. Hiç dışarı çıkmıyorlardı. Sürekli ağlıyorlardı.

Müslümanların bizimle ilişkiyi kesip, konuşmamaya başlamalarının üzerinden kırk gün geçmişti. O gün Huzeyme b. Sabit gelerek, Rasûlüllah’ın, eşimden ayrılmamı emrettiğini bildirdi. ‘Eşimi boşamam mı gerekiyor?’ diye sordum. ‘Hayır! Boşaman gerekmiyor. Ayrı kalman yeterli’ dedi. Rasûlüllah’ın diğer iki arkadaşıma da aynı emri verdiğini öğrendim. Eşime ‘Kalk anne ve babanın yanına git. Allah durumumu açıklığa kavuşturana kadar da orada kal’ dedim.

Hilâl b. Umeyye iyi bir Müslümandı. Allah ve Rasûlüne sevgisi derindi. Hatası nedeniyle sürekli ağlıyordu. Yakınları ağlamaktan öleceğini düşünmeye başlamışlardı. Üstelik yemiyor, içmiyor; sürekli oruç tutuyordu. Çoğu zaman iftar yapmadan az bir sütle iki gün peş peşe oruç tuttuğu oluyordu. Geceleri hep namaz kılıyor ve affını diliyordu. Ayrıca kendisinden dolayı hiç kimsenin Rasûlüllah’ın emrine muhalif davranmasına vesile olmamak için evinden dışarı çıkmıyor, hiç kimsenin yanına gitmiyordu.

Fakat Hilâl yaşlı, kendi işini görmekten aciz birisiydi. Karısı onun bu durumuna üzülerek Rasûlüllah’tan Hilâl’in işlerini görmek için yanında kalmasına müsaade edilmesini istedi. Rasûlüllah kadına izni verdi.

Müslümanların bizimle ilişkiyi kesmelerinin, konuşmayı terk etmelerinin ellinci günüydü. Sabah namazını kılmış evin damındaki çardakta oturuyordum. Sıkıntım büyüktü; dayanılmaz bir hâl almıştı. Bütün yeryüzü tüm genişliğine rağmen dar geliyor, beni sıkıp sıkıp bırakıyordu. Derin düşüncelere dalmış bir haldeyken ‘Ey Kâ’b! Müjde’ diye bağırıldığını duydum. Hemen secdeye kapandım ve şükrettim. Anladım ki affedilmiştim; artık genişlik, ferahlık gelmişti.

Münafıklarla aynı konuma düşen üç Müslümanın durumunu açıklığa kavuşturan ve affedildiklerini bildiren ayet o gece vahyolunmuştu. (Tevbe, 9:117-119) Rasûlüllah müjdeyi sabah namazı sonrasında cemaate bildirerek, affedildiklerinin üç Müslümana iletilmesini istemişti.[7]

Hz. Ömer’in Halifeyken Hem de Hutbede Eleştirilmesine Dair Örnekler

İlk Halifeler döneminde (Üçüncü Halife dönemindeki bazı yanlışlar hariç tutulacak olursa), genelde Rasûlullah’ın (s) zamanındaki temel vahyi ilkelere ve Rasûlün güzel örnekliğine uyularak bu örneklik devam ettirilmiştir. Ümmetin “âlim”, “âdil” ve “ehil” müntesipleri, halifelere karşı emr-i bi’l- ma’ruf nehy-i ani’l-münker sorumluluklarını hakkıyla yerine getirmişler, eğer saparlarsa onları “kılıçlarıyla düzeltecekleri” uyarılarında bulunabilmişlerdir. Hutbedeki halifeyi hesaba çekebilmişler, sırtındaki elbisenin bile hesabını almadıkça hutbesini dinlememişlerdir.

Hz. Ömer (ra) bir gün hutbede cemaate şöyle seslendi: “Ben haktan ayrılırsam ne yaparsınız?” Cemaat içinden bir sahabe kalkarak cevap verdi: “Seni kılıcımla düzeltirim ya Ömer!” Hz. Ömer ellerini açarak;  “Ya Rabbi! Sana şükürler olsun ki ben Senden gaflete düşersem, Senin adaletinden ayrılırsam, beni kılıcıyla doğrultacak cemaate sahibim” diye şükretti.[8]

Bizler hep Hz. Ömer’in bu kıssasında Hz. Ömer’e odaklanırız nedense. Düşünmeyiz koskoca bir devlet başkanı ve karşısında devlet başkanından hesap soran zayıf bir insan. Bir kere yanlışı bulmak ve düzeltebilmek için ilim sahibi olması lazım insanın. İkincisi bu yanlışı hiçbir şeyden korkmadan ve kimseden çekinmeden dile getirme cesareti olmalı. Bu cesareti gösteren insanın varlığı önemli ama, Hz. Ömer’in adil duruşu da bu cesarete fırsat veren bir zemin oluşturuyor. Bu söz karşısında Hz. Ömer ne yapıyor, statükolaşan düzenlerin yöneticilerinin yaptıkları gibi, “sen kim oluyorsun da beni kılıçla düzeltme hadsizliği gösteriyorsun” deyip bağırıp çağırmak yerine, etrafında hatasını gösterebilecek ölçüde hakkı, hakkaniyeti bilen, ilmi seviyesi ve sorumluluk bilinici yüksek insanlar olduğu için Rabbine şükrediyor.

İşte bu biçimde örnekliklerle dolu adil yönetimiyle tarihe geçen Ömer (ra) halifeliği sırasında yine bir Cuma hutbesi irad etmek için ayağa kalkar. Cemaate seslenerek: “Ey cemaat beni dinleyin!” der. Cemaatten bir sahabe Halife Ömer’e: “Ey Ömer! Seni dinlemiyoruz.” diye bağırır. Ömer (ra) ise “sen kim oluyorsun da hutbede sözümü kesiyorsun hadsiz” diye bir çıkış yapmak yerine, o kişiye yönelerek: “Neden dinlemiyorsunuz” diye sorar. O sahabe: “Herkese, ganimetten elbiselik eşit kumaş düştüğü ve bu eşit kumaşları eşit olarak sen dağıttığın halde, kendi vücudun daha geniş, benim vücudum daha zayıf olmasına rağmen, ben bu ganimet kumaşından kendime bir elbise çıkartıp diktiremedim. Sen ise daha iri vücutlu olduğun halde diktirmişsin. Görülüyor ki sen, kendine daha fazla kumaş almışsın. Devlet malına tecavüz ettiğin için seni dinlemiyoruz” diyerek, Halife Ömer’i protesto eder.

Hz. Ömer de kendisini savunmak için o sırada camide gördüğü oğlu Abdullah’a seslenerek: “Ey Abdullah, gerçeği halka anlat” der. Abdullah ayağa kalkarak: “Kendi rızasıyla, kendi hissesini babasına verdiğini, babasının da bu iki hisseyi birleştirerek kendisine bir elbise diktirdiğini açıklar.” Bu açıklama üzerine protestocu sahabe Halife Hz. Ömer’e: “Şimdi anlat ey Ömer! Artık seni dinleyebiliriz” der.[9]

Yine bir gün Hz. Ömer (r.a.), Medîne-i Münevvere’de Rasûlullâh (s) Efendimiz’in minberine çıkıp cemâate hutbe îrâd etmiş, hutbesinde Müslümânlara, evlenirken mehri azaltmalarını söylemişti. Kadın cemâatten uzun boylu bir hanım çıkıp: “Ey Ömer, bunu söylemeğe hakkın yoktur!” demiş ve Kur’ân-ı Kerîm’den kadının mihr hakkına dir âyet-i kerîmeleri delîl göstermişti. Bunun üzerine Halîfe Ömer: “Allâh Allâh! Kadın, Ömer’le mübâhase etmiş (karşılıklı fikir söylemiş, konuşmuş) ve onu susturmuş!” diyerek sözünü geri almıştı.[10]

Bu üç örnekte de görüldüğü gibi, ümmetin “âlim”, “âdil” ve “ehil” müntesipleri, halifelere karşı “emr-i bi’l- ma’ruf nehy-i ani’l-münker” sorumluluklarını hakkıyla yerine getirmişler, eğer saparlarsa onları “kılıçlarıyla düzeltecekleri” uyarılarında bulunabilmişlerdir. Hutbedeki halifeyi hesaba çekebilmişler, sırtındaki elbisenin bile hesabını almadıkça hutbesini dinlememişlerdir.

Halife Ömer (ra), sırtındaki elbisenin hesabını vermeden hutbe okuyamıyorken, daha sonraki saltanat sürecinde haksız kazançlarla lüks ve israf içinde yaşanan saray hayatının ve mazlum halkların sömürülmesinin temsilcisi sultanlar adına hutbe okunması konumuna doğru büyük bir sapma yaşanmıştır. Bu süreçte hutbeler, sultanların İslamî ölçülere uygun olmayan iktidarlarını meşrulaştırmak amacıyla araçsallaştırılmıştır.

Bugün ise, aynı biçimde haksız kazançlarla yine saraylarda lüks ve israf içinde yaşayan laik kapitalist iktidarlara, sırtlarındaki elbisenin hesabını sormayı bırakın öncelikle şirkle hükmetmelerinin, sonra da yaygın sömürü, israf ve adaletsizliklerinin hesabını sorması gereken “muvahhidler”, tam tersini yaparak bu iktidarların desteklenmesi gereken “ümmetin umudu” ve “Müslüman” yöneticiler olduğuna dair “yalancı” şahidlik yapabilmekte ve insanları bu iktidarlardan yana olmaya davet edebilmektedirler.

Buna Rağmen, Bizim, Rasullerin Yolunu İzleyerek, Bugünkü Toplumdaki En Büyük İfsad Sebebi Olan Modern Cahiliye Sapması Laik Demokrasi Putperestliğine ve Samirî Gibi Onu Meşrulaştırmaya Çalışan Kimi “Hoca” ve “İslamcılar”a ya da Bu Cahiliyeye Aktif Destekçilik Yaparak Aynı İfsadın Müslümanları da Kuşatmasına Sebep Olan “Öncü”lere Yönelik Haklı Eleştirilerimize Tahammül Edemeyenler Çıkabiliyor

Evet, buna rağmen bazıları, “Mûsâ (as)’ın Hârun’u sorgulaması ve hesap sorması bizi bağlamaz”, “Rasûlüllah’ın (s), bugün “hoca”, “âlim” ve “tevhidî uyanış süreci öncüleri tarafından yapılan büyük ilkesizlik, sapma, tahrifat ve ifsada nazaran daha basit bir ihmalkârlık sebebiyle ashabına gösterdiği ve toplumun tamamını da ilgilendiren tepki ve verdiği toplumsal boyutu olan cezadan bize bir ders çıkmaz”  dercesine, “biz batıla destekçilik yaparak çağdaş Samirî’lerin peşinde demokrasi putperestliğini ve tâğûtî yönetimi meşrulaştırmaya sürüklenen günümüz “öncülerini”, “hocalarını” ve “muvahhidleri”ni eleştirmemeliyiz” diyebiliyorlar.

Üstelik sadece bunları eleştirmeye karşı çıkmakla da kalmayıp bizzat günümüzde Samirî rolü oynayarak dindar kesimlerin laikleşip demokratikleşmesine sebep olanların eleştirilmesine de karşı çıkıyorlar. Hatta “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeseler de laik yasa yapıcıların, haramları helal sayan teşri’de bulunanların Müslüman olduklarını ispat emek ve meşrulaştırmak için Allah’ın ayetlerini te’vil ve ictihad adı altında tahrif edenlerin” yaptıkları bu yanlışlara yönelik ilmî eleştirilerimize bile tahammül edemiyorlar.

Onların tercih ettikleri bu tutum, ilginç biçimde “Abdülmuttalip mantığı”nı çağrıştırıyor. Hani Ebrehe fillerle destekli ordusuyla Allah’ın beyti Ka’be’yi yıkmaya geldiğinde, önüne denk gelen alandaki onun develerini de gasp etmişti. Bunun üzerine bir hışımla Ka’be önlerinde konaklamış Ebrehe’nin çadırına giren Abdülmuttalip karşısında şaşıran Ebrehe “ne istiyorsun?” dediğinde, “develerimi istiyorum” deyivermişti. İşte bu tutum karşısında şaşkına dönen Ebrehe o tarihi sözü orada söyleyip “ben senin ve atalarının dininin Ka’be’sini yıkmaya geldim, sen ise develerinin peşine düşmüşsün”. Bunun üzerine Abdüllmuttalip “develer benim ben onları istiyorum, Ka’be Allah’ın, O, Ka’besini korur” diyor ve bu mantık yüzyıllardır olumlu bir imajla aktarılınca, birçok Müslüman işine gelince bu mantığa sığınıveriyor.

Allah’ın dinine zarar verilmesine engel olma sorumluluğu ile kimi kişilerin ifsad edici tutumları çatıştığında, o kişilerin savunucuları adeta aynı mantıkla, bu kişileri savunmaya kalkışmaktadırlar. Adeta, “Allah’ın dinine kim ne yaparsa yapsın sana ne? Sen karışma, Allah dinini korur” dercesine Allah’ın dinine zarar verenleri savunmaya geçmektedirler.

Kendilerine, çıkarlarına, sevdiklerine ya da önemsedikleri “hoca”lara bir şey söylense, bir zarar verilse ya da bir eleştiri yapılsa aslan kesilerek itiraz edip hesap soranlar, birileri Allah’ın dinine bir zarar verse, susuyor ya da görmezden geliyorlar. İmanî bir sorumlulukla İslam’a verilen zararı engellemeye ve ifsadı ıslah etmeye, İslam’a zarar verenleri ifşa edip ilmî eleştirilerle bu yapılanların İslam’a uygun olmadığı hakikatini anlatmaya çalışanları ise, böyle bir hassasiyete gerek olmadığını, bu zararı verenleri eleştirmenin doğru olmadığını söyleyip engel olmaya kalkışıyorlar. Onların, “hocalarımız” ya da “muvahhid kardeşlerimiz” olarak gözetilmeleri gerektiğini, kamuya açık biçimde isimleri zikredilerek eleştirilmelerinin doğru olmadığını ifade ediyorlar.

Böylece, medya ve sosyal medyada kamuya açık hitaplarla yazıp konuşarak, batıl sistemlere ve modellere destekçi olmaya ve yine aynı biçimde açıkça yazıp konuşarak, üstelik Allah’ın ayetlerini de tahrif edip laik demokratik hükümetlere taraf olmaya çağıranları, batıl ile hükmedenlere meşruiyet kazandırmaya çalışanları, bu şekilde korumaya alıp ilmî olarak eleştirilmelerini bile engellemeye kalkışmaları, ister istemez şunları düşündürüyor; acaba onları Allah’ın dininden daha fazla mı seviyor ve önemsiyorlar? Ya da Abdulmuttalip mantığıyla kendilerine ait olanı, yakın bulduklarını (develerini) korumaya alıp “din Allah’ın, Allah dinini korur” demeye mi çalışıyorlar?

Üstelik böyle yapmakla, korumaya çalıştıkları “hoca” ve “öncüler”i, “âlim”leri ve “İslamcılar”ı Hârun (as)’dan daha üstte görmüş oluyorlar. Mûsâ (as) o da bir peygamber olduğu halde öz kardeşi Hârun’u sorgulamayı;

  • hem daha suçlu olduğu dahi belli değilken, sadece temsil ettiği İslamî sorumluluk sebebiyle,
  • hem de fizikî güç de kullanarak ve kafasını çekip sarsarak gerçekleştirmekte,
  • üstelik bütün bunları toplum içinde ve kamuya açık bir alanda yapmaktadır.

Tarihte yaşanan ve kimi peygamber, kimi emirü’l mü’minin, kimisi de sahabeden saygıdeğer şahsiyetler olan kişilere yönelik, hem de işledikleri sabit olmayan yanlış amelleri sebebiyle toplum içinde hesap sorma ve hatta kimine ceza uygulama örnekleri, işte böyle, hep kamuya açık biçimde gerçekleşmiştir.

İslâm tarihinde de reddiye yazma geleneği, Hz. Peygamber’in vefatından sonra Müslümanlar arasında ortaya çıkan görüş ayrılıklarıyla başlamış, bu ihtilâflara dayalı mezhep ve fırkaların oluşumuyla yaygınlık kazanmıştır. Hulefâ-yi Râşidîn döneminden itibaren hızla genişleyen fetihler neticesinde çeşitli inanç ve felsefelere bağlı toplumlar İslâm dünyası içinde yer alınca her iki tarafın âlimleri birbirlerinin inançlarını eleştirmiş ve reddiyeler telif etmiştir. Ayrıca, İslâm toplumunda ilimlerin tedvini ve gelişmesiyle ilmî konularda da çeşitli reddiyeler kaleme alınmıştır.[11]

Buna rağmen nasıl oluyor da, bugün kamuya açık olarak yazıp konuştukları saptırıcı açıklamalarla, hepimizin müntesibi olmaktan şeref duyduğumuz Allah’ın dinine zarar verenleri, hem de bu sebeple  yaşanan büyük toplumsal ifsad ve yozlaşmada pay sahibi olanları eleştirmemiz hazmedilememektedir?

  • Harun (as) henüz hatalı olduğu bile belli olmadan toplum içinde böyle bir hesap sormaya muhatap olurken,
  • insanî bir zaaf ve ihmal sebebiyle hazırlıkta gecikip Tebük seferine çıkamayıp Medine’de kalan üç sahabe, önceki bütün seferlerde can feda bir çabanın içinde olup sorumluluklarını yerine getirdiklerini ispat etmiş samimi mü’minler oldukları halde sadece bir sefere çıkmamaları sebebiyle Rasûlullah (s) tarafından “bütün diğer Müslümanların hatta eşlerinin bile kendilerinden ilişkiyi kesip selam vermeyi dahi yasaklaması” cezasına çarptırılıyorlarken,
  • Ömer’in halife olarak hutbedeyken, hem de sadece zanna dayalı bir sebeple sırtındaki elbisenin hesabını vermeden hutbe okumasına karşı çıkılabiliyorken,
  • Yine Ömer (ra) hutbedeyken, kadınların mihri konusundaki açıklaması sebebiyle bir Müslüman kadın hemen orada cemaat içinde sözünü kesip “doğru söylemiyorsun” deyip ilgili ayetlere aykırı konuştuğunu ifade ederek uyarıyor ve o da sözünü geri alıp kadını haklı buluyor ve düzetiyorken,
  • neden bugün açık İslam’a aykırılıkları sebebiyle yanlış yapanlar isimleri ve yaptıkları yanlışların belgeleri de ortaya konarak eleştirilemesinler?

Harun (as)’dan, Hz. Ömer’den ve Allah Rasûlünün (s) yakın ashabından daha değerli sayılarak ve hatta zarar verdikleri Allah’ın dininden de daha önemli görülürcesine, açıktan isim verilerek eleştirilmemesi istenen bizim ilmî eleştirilerimizde muhatap aldıklarımız ise,

  • Kur’an’a ve temel İslâmî ilkelere aykırılıkları yansıtan yazı ve konuşmalarını, kamuoyu önünde medyatik ortamlarda açıkça gerçekleştirmiş oldukları sabit olan kişilerdir.
  • Ömer halifeyken sırtındaki elbisenin hesabını vermeden hutbede konuşamazken, bugünün “hocaları”, “âlimleri” ve “tevhidî uyanış süreci öncüleri”, ayyuka çıkan ihale yolsuzlukları, rüşvet vb. haksız kazançlarla saraylarda lüks ve israf içinde yaşayanların laik demokratik iktidarını büyük bir ilkesizlikle desteklediklerini açıkça ilan ettikleri gibi,
  • bununla da kalmayıp sadece tevhide ve Kur’an’a çağırmaları gereken davetin muhataplarını da
  • Yakın çevrelerindeki Müslümanları da tâğûtî sistemin şirkle hükmeden hükümetini desteklemeye dair çağrılarını, kamuya açık yazı, konuşma ve gazete ilanlarıyla gerçekleştirmektedirler.
  • Üstelik bu batıl amelde yaklaşık 15 yıldır ısrar etmektedirler.
  • Üstelik yaptıkları batıl ameli, meşrulaştırmak için şirkle hükmeden laik, demokratik, ulusalcı, Kemalist ve kapitalist olmakla kalmayıp Müslüman kesimleri ikna etmek için İslam’ı da araçsallaştırıp kullanan ve toplumu Allah ile aldatıp sekülerleştiren lideri Müslüman ve hükümeti de meşru ilan etmektedirler.
  • Bu yolda Allah’ın ayetlerini bile te’vil ve ictihad adı altında tahrife kadar gidebilmektedirler.
  • Böylece, toplumu ifsad eden hükümetle birlikte büyük yozlaşmanın müsebbibi olmaktan kaçınmamaktadırlar.

Buna rağmen, bu büyük sapma ve savrulmaya karşı yapmaya çalıştığımız ilmî eleştiri ve uyarılarımıza, “emr-i bi’l-ma’ruf” görevimizi yerine getirmemize karşı çıkılıyor olması, karşı çıkanları bu büyük yanlışa ortak olmak durumuna düşürmez mi? Böylece bu kişiler de “bu önemli İslamî bir sorumluluğu kendileri yapmadıkları gibi, yapana da engel olmaya çalıştıkları” için, doğrudan bu büyük ilkesizlik ve savrulmayı yaşayanlar gibi toplumdaki sapma ve yozlaşmadan sorumlu hâle gelerek büyük bir vebalin altına girdiklerini neden düşünmezler? Nasıl oluyor da bu büyük vebali omuzlamaktan korkmuyorlar? Nasıl oluyor da ahiret ve hesabı unuturcasına bu kadar cesur olabiliyorlar?

Üstelik Haksöz-Özgürder örneğinde olduğu gibi bizim eleştirdiklerimiz de, hem de İslamî ilkelere aykırılık teşkil etmeyen konularda, mesela iktidarı destekleme, İslamcılık konusu, Gezi Parkı olayları ve Suriye’de yaşananlar hakkında kendilerinden farklı düşünenleri, (Atasoy Müftüoğlu, Ali Bulaç, Akif Emre, Mustafa İslamoğlu, İhsan Eliaçık gibi)  isim vererek açıktan ağır eleştirilere tabi tutabilmişlerdir. Ayrıca ilmî bir boyuttan yoksun bu eleştirilerde, “arsız, utanmaz, ahlaksız, vicdansız vb.” aşağılayıcı bir üslup da dikkat çekmektedir.

Haksözhaber, ilmî niteliği olmayıp tamamen duygusal olan bu eleştirilere karşı çıkanlara ise, şu cevabı vermiştir: “…hakkın hatırı için dile getirilen eleştiriler kimi ve neden rahatsız eder?… açıktan görsel, yazlı, sosyal medyanın bütün imkanlarını kullanarak düşüncelerini dile getirecek, birtakım eylemler içerisine girecek ve böylelikle ifsadı yaygınlaştıracak; fakat aynı yolla hakkın/hakikatin çiğnediğini dile getirmek ölü eti yemek olacak… …Kur’an’ın hangi ayetinin açık ifsad karşısında susmayı ya da ifsad edeni her haliyle kabullenmeyi tavsiye ettiğini biz bilmiyoruz!” [12] İşte bu açıklamaya aynen katılarak ve aynı gerekçelerle biz de onların ifsada yol açan yazı ve açıklamalarını açıktan eleştirmekteyiz. Ama onlardan farkımız, biz sadece ilmî eleştirilerle yetinip şahsiyetlerini aşağılayıcı üslûptan sakınmaktayız. Rabbim hepimize uyarı ve emr-i bi’l-mâ’ruf konusundaki bu büyük sorumluluğumuzun gereğini hakkıyla yerine getirip rızasını kazanmayı nasip etsin?

 

Her Şeye Rağmen Umutsuzluk Yok, Mücadeleye Devam

Bazı kardeşlerimizden, İslami kesimdeki savrulma, kan kaybı ve toplumdaki büyük, derin ve yaygın yozlaşma sebebiyle umutsuzluk ve yılgınlık sinyalleri alıyorum. Asla umutsuzluğa ve yılgınlığa düşmemeliyiz. Biliyoruz ki hepimiz imtihandayız. Her türlü şartta bıkmadan ve yorulmadan kulluk sorumluluğumuz üzerine yoğunlaşmalı ve Rabbimizi razı edecek salih ameller biriktirme hedefine kilitlenmeliyiz. Yaşanan kötüye gidiş karşısında sorumluluklarımızı bir daha tefekkür edip yeni hamleler için harekete geçmeliyiz.

Evet, toplumdaki, hatta İslami camia olarak tanımlanabilecek kesimdeki büyük yozlaşma karşısında umutsuzluğa ve yılgınlığa düşmeden zaaf ve yetersizliklerimizi gözden geçirerek yeni bir hamle yapmalıyız. Bu yeni hamleye hazırlık kabilinden çabalara yoğunlaşmalıyız. Bu bağlamda yaptıklarımızı ve yapmamız gerektiği halde yapmadıklarımızı gözden geçirmeliyiz. Eksiklerimizi ve yanlışlarımızı tespit edip tamamlamak ya da düzeltmek için elimizden geleni yapmak üzere vakit kaybetmeden harekete geçmeliyiz.

Rabbimize karşı kulluk görevimizi yerine getirmek konusunda imkanlarımız ve gücümüz kadar sorumlu olduğumuzu biliyoruz. İmkânlarımız dâhilinde elimizden geleni yapmaya çalışırsak ve istikameti korumakta ısrarlı, ilkeli bir duruşla samimî bir fedakârlık içinde olursak inşaAllah Rabbimiz yardım edip çabalarımızı bereketlendirecektir. Önemli olan bizim üzerimize düşeni gereğince ve yeterince yapmak üzere fedakâr olmaya çalışmamızdır.

Bilinmelidir ki, şirk sistemi içinde laik siyaset zemininde istikameti bozup ilkelerden taviz vererek bâtıla eklemlenen ve bağımsız İslami kimliği koruyamayan bir siyasi zeminde, ele geçen bütün imkânlarla dahi İslam’a hizmet yerine, İslam’a, İslami mücadeleye ve ahiretimize büyük zararlar vermekten başka hiçbir şey yapılamayacağı son derece açıktır. Böyle hak-bâtıl sentezi bir mücadele zemininde Allah’ın rızası da asla kazanılamaz.

Bu bâtıl alandaki sonucun böylesine yanlış ve zararlı olması, vahyin ölçüleri ve Nebevi örneklik gereği böyle olduğu gibi, on yıllardır süren pratikte yol açtığı büyük yozlaşma ve çürüme ile de zararlı ve yanlış olduğu açık biçimde ortaya cıkmış bulunmaktadır.

16 yıldır, kendilerinin zannıyla ürettikleri kimi maslahatlar/imkânlar/menfaatler uğruna ilkeli bağımsız İslami duruşu sürdürmek yerine pragmatik hesaplar yaparak tevhidî istikamet ve Nebevi yönteme aykırı biçimde bâtıl sistem içi laik kapitalist ulusalcı politikaya destek verenler, özellikle de birinci anayasa referandumundan sonra önce AKP-Gülen koalisyonunu destekleme ve 15 Temmuza giden sürecin zemininin oluşumuna katkı sunma konumuna sürüklenmişlerdi.

15 Temmuz ve ikinci anayasa referandumunu müteakiben bu sefer de siyaset alanında AKP-MHP koalisyonunu, bürokratik iktidarda ise AKP-MHP-ULUSALCI KEMALİST koalisyonunu destekler duruma düştüler. Erdoğan’ın “kandırıldım”  dediği ama geniş kitlelerin büyük ve acı bedeller ödemesine yol açan ilk vesayet döneminden sonra yeni bir “kandırılma” sürecine MHP ve ulusalcı kemalistlerle girilmiş ve Gülenistlerden arındırılmaya çalışılan devlet bu sefer de bunlara teslim edilmiş, bir vesayet yerine diğeri, bir darbeci yerine diğer darbeci ikame edilmiş bulunmaktadır.

Ancak Müslümanların desteğiyle ortaya çıkan bu süreçlerde İslami kimliğe, İslami mücadeleye büyük zararlar verip özelde Müslümanların genelde ise toplumun yaygın biçimde sekülerleşmesi ve yozlaşması hususunda çok büyük bir vebalin altına girilmiştir.

Bizler, bütün bu olumsuzluklara rağmen, tevhidî istikamet ve ilkelerden taviz vermeden ve gücümüz yettiğince toplumu vahiyle buluşturacak tebliğ ve davet çabalarımızı, en yakınımızdan başlayarak arttırıp yaygınlaştırma hedefine kilitlenmeliyiz. Özellikle gençlere yönelik boyutunda daha çok çalışmamız gereken eğitim faaliyetlerimizi daha ciddi, daha nitelikli ve daha sürekli kılmalıyız. “Yaşayan Kur’an’lar” olmaya çalışarak vahye şahidlik sorumluluğumuzu yerine getirmeli ve bu nitelikteki ahlaklı örnek mü’minlerin sayısını arttırıp bağımsız İslami kimlikli kuşatıcı bir yapı oluşturmalıyız.

Davetimizin muhataplarına güven veren, İslam’ı sevdiren ve ahlakıyla örnek olan kadroları çoğaltmalıyız. Bu amaçla, konferans, panel, radyo konuşmaları, makale, kitap, basın açıklamaları ve sosyal medya imkânlarını kullanarak yaptığımız davete icabet edenleri vahiy eksenli ciddi bir eğitimden geçirerek ahlaklı ilkeli mü’minlerin sayısını arttırıp örgütleyerek fert ve cemaat planında topluma örneklik ve rehberlik oluşturmaya yoğunlaşmalıyız.

Kötü gidiş, savrulmalar ve tevhidî davete icabetten uzak duran kitleler asla umudumuzu kırmamalıdır. Nuh (as) 950 yıl tebliğ ve öğüt vermek için çırpındı, Kur’an’ın ifadesiyle “gece anlattı gündüz anlattı, gizli anlattı açık anlattı” ama sonuçta davetine icabet eden mü’minlerle bir gemi bile dolduramadı. Ama o görevini yaparak ve Allah’ı razı ederek Rabbine döndü. Birçok Rasûl de, aynı sebeple kitlesel bir ümmet oluşturamadan, devlet ve iktidar da olamadan, ama Allah’ı razı ederek Rabbine döndü. Çünkü bu imtihan dünyasıdır ve “insanların çok zalim ve cahil olması” (Ahzap, 33/72), “nefsindeki takva eğilimini belirleyici kılmak yerine fücuru tercih etmesi” (Şems Suresi) sebebiyle çoğunluğu davete icabet etmeyebilecek ve çoğunluk Allah’ın verdiği yeteneklerini, vahyi anlamak, öğüt almak ve yaşamak için kullanmayarak kendi iradeleriyle cehennemi tercih edebilecektir. (Â’raf, 7/179).

Yeter ki bizler üzerimize düşeni yapmak konusunda samimi ve fedakâr olalım ve insanlığı kurtaracak vahyin mesajını samimiyetle, merhametle ve fedakârca topluma ulaştırma sorumluluğumuzu hakkıyla yerine getirelim. Ancak maalesef bu konuda birçok zaaf ve sorunlarımız var. Allah bunları aşmak ve telafi etmek hususunda yardımcımız olsun ve sorumluluklarımızı kuşanarak adanmış mü’minler olmayı hepimize nasip etsin inşaAllah. Bir daha altını çizelim ki; bizim işimiz, Kur’an’ı hakkıyla okuyarak vahyin mesajını hayatımıza hâkim kılmaya, vahyin ahlakını kuşanarak hâl ve kâl ile tebliğ, eğitim yapma ve adil şahidler olma sorumluluğumuzu hakkıyla yerine getirmeye çalışmaktır.

Furkan, 25/43- “Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın? 44- Yoksa sen, onların çoğunu (söz) işitir ya da aklını kullanır mı sayıyorsun? Onlar, ancak hayvanlar gibidirler; hayır, onlar yol bakımından daha da şaşkın (ve aşağı)dırlar”.

Gaşiye, 88/21- Artık sen, öğüt verip-hatırlat. Sen, yalnızca bir öğüt verici-bir hatırlatıcısın. 22- Onlara ‘zor ve baskı’ kullanacak değilsin. 23- Ancak kim yüz çevirir ve küfre saparsa, 24- Allah, onu en büyük azab ile azablandırır. 25- Hiç şüphesiz onların dönüşleri bizedir. 26- Sonra onları hesaba çekmek de elbette bize aittir.”

Zariyat 51/55- “Sen öğüt verip-hatırlat; çünkü gerçekten öğütle-hatırlatma, mü’minlere yarar sağlar. 56- Ben, cinleri de, insanları da, yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım.”

Bu ayetler Rasûllerin ve onların takipçileri olan mü’minlerin sorumluluklarını açıkça ifade etmektedir. Biz bu sorumluluklarımızı yerine getirmek için seferber olmalı fert ve cemaat planında ortaya koyacağımız gayretlerimizle fedakârlıklarda yarışmalı, ancak sonucun takdiri etmenin Allah’a ait olduğunu unutmamalıyız. Allah (c) toplumun lâyık olduğu istikamette sonucu takdir ettiğinde ise, sonuç ne olursa olsun sabredip istikamet üzere çabalarımızda umudumuzu yitirmeden direnmeliyiz. Kulluk eksenli imtihan dünyasındaki sorumluluğumuz budur. Rabbimiz, bu sorumluluğumuzu hakkıyla yerine getirerek rızasını kazanmayı hepimize nasip etsin inşaAllah.

Dipnotlar:

[1] Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an Tefsiri.

[2] Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an Tefsiri.

[3] Lukman, 31/13.

[4] Seyyid Kutub, Fî Zilâli’l Kur’an Tefsiri.

[5] Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an Tefsiri.

[6] Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri.

[7] Celaleddin Vatandaş, Hz. Muhammed’in Hayatı ve İslâm Daveti (Medine), sh. 408-415.

[8] İbn Sa’d, Tabakât, 3: 336; Taberî, Tarih, 4: 204.

[9] İbn Kuteybe, Uyûnu’l-Ahbâr, 1: 55.

[10] İbn-i Kesîr, Nisâ, 20-21. âyetin tefsîri.

[11] TDV İslam Ansiklopedisi, Reddiye Maddesi.

[12] https://www.haksozhaber.net/ifsadi-yayginlastirmak-in-elestirmek-out-38514h.htm

Maalesef tevhîdî uyanış süreci bakıyesi grupların büyük çoğunluğunun istikamet krizine girip birçok temel ilkeyi ihlal ederek destek verdikleri AKP’nin 20 yıllık iktidarında yaşanan büyük yozlaşma ve sekülerleşme o kadar ileri boyutlara ulaşmıştır ki, bazı iktidar yanlısı gazetelerin yazarları ve bazı aktif destekçi grup öncüleri bile artık dayanamayıp feryat etmeye başlamışlardır.

Tabii ki, istikamet krizindeki tevhîdî kesim öncülerinin bazılarının yönelttikleri bu eleştiriler, maalesef ilkesel ve bağımsız İslâm kimliğin gerektirdiği özgün eleştiriler olma boyutuna bir türlü ulaşmamakta, daha ziyade destekledikleri ya da liderini hâlâ sahiplenip kayırdıkları iktidarın dürüst bir kanadının içeriden eleştirileri mesabesinde kalmaktadır. Çünkü “Allah’ın indirdikleri ile hükmetmeyenlerin, inkâr etmedikleri sürece mü’min olmaya devam edeceklerine” dair te’vilden tahrife sapan akıdevî bir kirlenmenin pençesinde yaşadıkları zihnî kargaşa, hakikati görüp ona teslim olmalarına ve savruldukları büyük yanlıştan dönmelerine engel olmaktadır. Bu sebeple, “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenlerin konumu”yla ilgili bu önemli ilmî konuyu da Rabbimizin izniyle yakın zamanda kapsamlı biçimde sizlerle paylaşmaya çalışacağım.

Tevhîdî Uyanış Süreci Gruplarının AKP Üzerinden Laik Demokratik Bâtıl Siyasete Destekçi Olma ve Hatta İçinde Yer Alma Sapmasına Bir Başka Örnek: Anadolu Platformu ve AKDAV

pamak yazı 1

Bir zamanların tevhîdî uyanış süreci öncülerinden “Zeki Baba” lakaplı Zekeriya Şengöz’ün onursal başkanlığında Turgay Aldemir’in genel başkanı bulunduğu, Ramazan Kayan’ın da hocası olduğu Anadolu Platformu adı altında ülke çapında örgütlenmiş bir grup ise, hocaları Ramazan Kayan hâlâ teorik tevhîdî söylemini belli ölçüde korumaya devam etse de, İslâmî kimliğin bağımsızlığını ve muhalifliğini korumakta acze düşerek; Sivil Dayanışma Platformu, Anadolu Platformu, Bülbülzade Vakfı ve Şehit Kamil Belediyesi tarafından düzenlenen “Yeni Anayasa/İlkeler ve Ortak Paydalar” başlıklı bir toplantıda, kendi ifadeleriyle “yeni Anayasada ilkelerin ve ortak paydaların neliği ve nasıllığını masaya yatırmıştır”.  Bu toplantıda, Anadolu Platformu Başkanı Turgay Aldemir, Toplumsal Sözleşme başlıklı konuşmasında şunları ifade etmiştir: “Öncelikle yapılması gereken; bütün insanlarımızın temel hak ve hürriyetlerini garanti altına alan, özgürlükçü ve insan odaklı bir yaklaşımdan beslenen bir anayasa yapmak olmalıdır. Siyasal katılım süreçlerini iyileştirmek; bu ülkede darbe tartışmalarına son vermek için politik ve bürokratik alana karşı sivil alanı güçlendirmek gerekmektedir. Yeni anayasayı yasalaştırma süreci eski anayasadan bağımsız olarak, onu referans almaksızın, özgün bir meclis kararı ile yürütülmelidir. Bu nedenle mecliste ortaya çıkacak temsil eksikliğini gidermek üzere, parlamento dışı siyasi partileri ve sivil yapıları da anayasa yapım sürecine katacak mekanizmaların oluşturulması gerekir. Toplumu merkeze alan, az maddeli bir toplumsal sözleşme için, çabalamalıyız. İç barış ve huzuru sağlayıp güven ortamını bu sözleşme ile tıpkı Hudeybiye’deki gibi sağlayabiliriz“.[1]

Tıpkı diğer kuruluşlar ile birlikte imzaladıkları önceki bölümlerdeki açıklamalarda yer verildiği gibi, laik anayasa yapımı ve değişikliği; Müslüman kimliği ve akîdesinin gerekli kıldığı ayrışma, muhalefet ve vahye dayalı anayasa dışında hiçbir beşerî laik anayasadan razı olmayacakları vurgusu yapılmadan sahiplenilerek, hep birlikte “bütün insanlarımızın temel hak ve hürriyetlerini garanti altına alan, özgürlükçü ve insan odaklı bir yaklaşımdan beslenen bir anayasa yapmak” için çabalamalıyız denilmektedir. Yani laikliği veri kabul eden ve “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” put maddeler arasında sayan seküler bir anayasa yapımında rol üstlenmek ve böyle bir anayasayı “bütün insanların temel haklarını garanti altına alan, özgürlükçü ve insan odaklı” olmak kaydıyla birlikte yapmaktan bahsedilmektedir. Bir Müslümanın, vahyi esas almayan laik bir anayasanın yapılmasında teşriî işlev üstlenmesi ve böyle anayasayı sahiplenmesi akîdesiyle bağdaştırılabilir mi?

Üstelik Hudeybiye, Müslümanlar ile müşriklerden oluşan iki bağımsız tarafın arasında sadece bir barış anlaşması iken, bu ülkede anayasa yapımında Müslümanların bağımsız iradeleri de söz konusu değildir. Eğer bağımsız iradeleri söz konusu olsaydı, Müslümanların vahye dayalı bir anayasa yapmaları gerekirdi. Söz konusu edilen anayasa yapımında Müslümanların bağımsız iradeleri olmadığı gibi, yapılan da bir barış anlaşması olmayıp Müslümanlara da hükmedecek bir anayasanın ya da değişikliğinin hevaya göre ve şirk zemininde teşriînden ibarettir. Buna rağmen, tıpkı Haksöz çevresi ve öncülerinden Hamza Türkmen’in de sık başvurduğu saptırıcı örnekle, Hudeybiye ile benzeştirilerek, kendilerince kimi İslâmî unsurlar araçsallaştırılarak şirk anayasası yapımına iştirak etmeye meşruiyet kazandırılmaya çalışılmıştır.

Daha sonra da Ağustos 2013’te aynı grup, düzenledikleri 8. Anadolu Buluşması Toplantısında hükümetin bakanlarının da, AKP MKYK üyelerinin de, kimi liberal demokrat yazarların da konuşmacı olarak katıldığı bir toplantı düzenlemişlerdir. Bu toplantının sonuç bildirgesinde, daha önce “sivil anayasa” talebiyle ortaya çıktıkları, referandumda oy verme çağrısı yaptıkları ve AKP’ye oy vermeyi meşru sayıp insanları davet ettikleri gibi, bu sefer de şu ifadeleri cüretkârca kullanır hâle geldiklerini ibretle izliyoruz.[2] “İslam ümmetinin yeniden inşasında ve ulusal-küresel zulüm sistemlerinin sona erdirilmesinde ‘Yeni Türkiye’ stratejik bir konumda bulunmaktadır. 2007’den itibaren yaşadığımız süreç Yeni Türkiye’nin böyle bir ufka sahip olduğunu göstermiştir. Bu durum aynı zamanda Türkiye’yi küresel güçlerin hedefi haline de getirmiştir. Gezi Parkı olayları bu emperyalist saldırılardan biridir ve bu türden girişimlerin devam edeceği de anlaşılmaktadır… Anadolu Platformu, Yeni Türkiye’nin inşasında sorumluluk almaktan kaçınmayacaktır.”[3]

Tevhîdî uyanış sürecinden gelen bu grup, AKP’li bakanlarla, liberal demokrat akademisyenlerle bir araya gelip sistem içi görece olumlu buldukları politikaya destek veren açıklamalar yapmışlardır. AKP’nin projesi olan, Anglosakson laikliğini ve demokrasiyi geleneksel hurafeci tarihsel birikime dayalı İslam anlayışı ile sentez edip yeniden ihya etme hedefine yönelen, Osmanlı hinterlandında sosyolojik anlamıyla ve mevcut haliyle “Ümmet”i gözeten kimi politikaları izleyen “Yeni Türkiye” hareketini dava edindiklerini ve “Yeni Türkiye’nin inşasında sorumluluk” alacaklarını açıklayabilmişlerdir. Böylece özgün ve bağımsız tevhidî kimlikli bir İslâmî hareket olmak ve bunda ısrar etmek yerine, AKP’nin “Yeni Türkiye”yi inşa hareketinin parçası olmayı, (İslâmî duyarlılıkları sürse de) İslâmî çalışmalarını sistem içi siyaset zeminiyle bütünleşerek, yardımlaşarak ve hatta o zeminden elde ettikleri kazanımları koruma ve geliştirmeyi önceleyerek gerçekleştirme eğilimi içine girdiklerini ifade etmişlerdir.

Önceki bölümlerde verdiğimiz örneklerde yer alan tevhidî uyanış süreci bakıyesi kesimler ve öncüleri sistem içi değişimi temsil eden AKP üzerinden demokratik politikaya meylettiler, özellikle de anayasa referandumundan sonra çok daha fazla eklemlendiler. Önce oy vererek başlayan aktif destek, daha sonra laik parlamentoda teşri’ işlevi gören milletvekilliğini de meşru görmeye kadar götürüldü ve oraya girmek için aday olanlar da, hatta milletvekili olanlar da oldu. İşte bu tevhidî uyanış süreci grupları ve öncüleri, yıllarca karşı çıkıp mücadele ettikleri geleneksel hurafeciliği temsil eden tarikat, tasavvuf kesimleri ve gelenekselci cemaatlerle birlikte 97 STK (İsmailağa Cemaati, Menzil Cemaati, Erenköy Cemaati, Hüdayi Vakfı, Safa Vakfı, Sami Efendi Vakfı, İhlas Vakfı, Barla Platformu, TGTV, Bilim ve Sanat vakfı, Birlik Vakfı, Ensar vakfı, İHH İnsani Yardım Vakfı, Medeniyet Gençliği Vakfı, AKABE Kültür ve Eğitim Vakfı, AKDAV eğitim vakfı, Anadolu Eğitim PlatformuYardım Eli vakfı vb.) AKP’ye destek ortak açıklamalarına imza atıp gazetelere tam sayfa ilanlar verdiler.

Görüldüğü üzere, temel İslâmî meselelerde sürekli hikmetsiz ve üslupsuz kavgalar yaparak insanları İslam’dan soğutanlar, yani Kur’an merkezli İslam anlayışına sahip olanlar ile hurafeci kesimler laik demokrasi sandığında “vahdet” oluşturup AKP’ye destek bildirileri yayınlıyor, gazetelere tam sayfa ortak imzalı ilanlar veriyorlar. Bunların birlikte imzaladıkları ilan metninde yazılanlar ise, tevhidî uyanış süreci bakıyesi kesimlere asla yakışmayacak ve çok geriye gidişi ifade eden sağcı, muhafazakâr, devletçi, “millici” bir muhtevadaydı. Geleneksel hurafeci kesimler ve tevhîdî kesimden sistem içine doğru meyledenler ortak imzaladıkları ilan metninde şunları ifade etmişlerdi: “Kendimizi öz yurdunda garip, öz vatanında parya hissediyorduk. Ancak milletimizin ferasetine yürekten inanıyorduk. ‘Yeter söz milletindir’ diyen merhum Menderes nasıl hissiyatımıza tercüman olduysa, milletimizin basireti vesilesiyle bir müjdenin geleceğini de biliyorduk. Milletin duası ve gayreti bu müjdeyi sandıkta tecelli ettirdi. “Biz şahidiz ki… 28 Şubat’ın bin yıl yaşamak için her aracı kullanarak direnmesi, her türlü saldırı ve tahrike başvurması karşısında ‘Hak’ta sebat edilmiş ve zorluklara göğüs gerilmiştir. Milli iradenin güçlendirilmesi, demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla işletilmesi, din ve vicdan hürriyetinin tam anlamıyla yerleşmesi için memnuniyetle karşıladığımız hayati adımlar atılmıştır”.

İbret verici ve tevhidî uyanış sürecinden gelenler için üzücü olan şudur; seküler zihin, inanç ve hayat tarzına sahip CHP’li bir üye iken bu partiden ayrılıp görece halktan yana DP’yi kuran Menderes için “hissiyatımızın tercümanı” ifadesi kullanılıyor olmasıdır. Menderes, CHP’den ayrılıp DP’yi kurmakla, laik seküler bir anlayışa sahip olmaktan vazgeçip hidayete mi erdi ve Allah’ın hükümleriyle hükmetmeye mi başladı ki, Müslümanların hissiyatının tercümanı sayılabiliyor. Bâtıl sistem içinde yaşanan daha büyük zulmü görece olarak azaltarak sürdüren zulümât içi gri tonlu bir “ehven-i şer”, neden hemen İslâmî bir meşruiyet konumuna oturtuluveriyor ve ondan razı hale geliniveriyor? Menderes ya da benzeri, daha halktan yana veya görece olumlulukları olan ama batıl olmayı ve şirk zulmünü sürdüren politikacılar, eski statüko taraftarı darbeciler eliyle zulme uğradıklarında, onlara zulmedenlere karşı mazlumun hukukunu savunmak ayrı bir şey, onları kendimizi temsil konumuna oturtup meşruiyet kazandırmak ve onlara meyletmek ayrı bir şeydir.

Müslümanların “dua ve gayretlerle sandıktan nasıl bir müjde bekledikleri” konusu da üzerinde düşünmeleri ve ne duruma geldiklerini sorgulamaları gereken bir konudur. İlandaki daha sonraki satırlarda ise, çok daha vahim ifadelerle; “Milli iradenin güçlendirilmesi, demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla işletilmesi” “Hak” olarak takdim edilip ‘Hak’ta sebat etme olarak nitelendirilmiştir. Hak ile bâtılı karıştıran bir mücadeleyle şirke ait seküler demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla işletilmesi konumuna gelinmesinin “Hakk’ta sebat etmenin” sonucu olduğunu ifade eden bu ilanın altında tevhîdî uyanış sürecinden gelen kesimlerin de imzasının yer alması gerçekten üzücüdür. “Hakk’ta sebat etme” sonucunda ulaşılan hedef şöyle açıklanmıştır: demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla işletilmesi… adımları atılmış, “Sandık ve milli irade güç kazanmış, demokrasi dışı her niyet, milli iradeye kast eden her girişim cesaretle bertaraf edilmiştir”. Nasıl oluyor da, “Demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla işletilmesi” gibi hedefler Müslümanların da hedefleri arasına girebiliyor? Laik demokratik yoldaki bir mücadele nasıl oluyor da Hakk’ta sebat ederek sürdürülebiliyor? Ve nasıl oluyor da kurum ve kurallarıyla işleyişi seküler ve bâtıl olan demokrasinin, “Hakk’ta” sebat ederek güçlendirildiği iddia edilebiliyor? Bu iddia, “Hakk’a” iftira değil midir?

Yine geleneksel hurafecilerle tevhidî uyanış sürecinden gelip artık AKP’ye taban olmaya yönelmiş başka gruplardan oluşan 37’sinin birlikte imzaladıkları bir başka ilan daha gazetelerde tam sayfa yer almıştır. Bu son ilanın altındaki imzacılardan bazıları da şunlardır: İnsan ve Medeniyet Hareketi (İMH), Mimar ve Mühendisler Grubu, Hicret Vakfı, Bekader, Enderun, İnsan Vakfı, Umut Işığı Derneği vd. Burada ismi geçen ve bu tür AKP yanlısı bütün bildiri ve toplantılarda başrolde olan İMH hakkında da kısa bir not düşmek isterim.

İnsan ve Medeniyet Hareketi (İMH), daha kuruluştan itibaren AKP ile bütünleşmiş ve milletvekili çıkarmış, laik bir partinin öncü kadrolarında yer alıp hevaya göre hükmetmek üzere parlamentoya girerek ilk savrulan gruplardan birisi olmuştur. Daha 2001 yılında AKP kuruluş çalışmaları yapılırken, bu grubun öncülerinin böyle bir partiye meylettiklerini haber alınca, bana bu haberi veren Burhan kavuncu ile birlikte İstanbul Fatih’teki İnsan Vakfı merkezine gittik. O zamanki başkanları Mehmet Güney’in başkanlığında yönetim kurulu toplantıları vardı. Bizi de buyur ettiler ve katıldık. Onlara, laik demokratik bir parti içinde yer almanın ya da destek olmanın İslami kimlik ve ilkelerimizle bağdaşmayacağını delilleriyle anlatmaya çalıştım. Yönetimin yarıya yakını “Mehmet abi haklı söylüyor, uzak durmalıyız” derken Mehmet Güney, “hayır tam tersine içinde daha başlangıçta yer almalıyız, aksi takdirde iktidar imkanlarından başkaları istifade eder biz edemeyiz” dedi. Bunun üzerine yönetimin diğer yarısı da ona hak verdi ve sonuçta ikna edemeden oradan ayrıldık. Böylece daha kuruluş safhasından itibaren AKP’ye eklemlenip imkanlar devşiren ilk grup bunlar oldular. Milletvekili çıkardılar. Hatta onların bir milletvekili “TBMM İsrail ile dostluk grubu başkanı” bile olabildi. Daha sonra, elde ettikleri imkanlarla holdingleştiler, çok zengin oldular, birçok imkanları ve makamları elde ettiler, ama en temel ilkelerini ve tevhîdî kimliklerini yitirerek “mücahitler müteahhit oldular” sözünün söylemesinin de ilk vesilesi olmayı başardılar.

İşte başta bu grup olmak üzere, hurafeci kesimlerle tevhîdî kesimden bazı grupların birlikte imzaladıkları AKP’ye destek açıklaması, meşruiyetin ve gayr-i meşruluğun ölçüsünü vahyî/şer’î hükümlere değil de, demokratik standartlara uyduran ve demokratik mücadeleyi Hakk’a iftira ederek “Hak” olarak takdim eden ve bu demokratik mücadelenin destekçisi ve duacısı olacaklarını ifade eden şu satırlarla son bulmuştur: Biz aşağıda imzası olanlar, milli iradenin gücüne yürekten inanıyor; her meselenin milletin arzusu istikametinde, meşruiyet dairesinde çözümünü savunuyoruz. Türkiye’nin her meselesi kendi mecrasında tartışılmalı, gayr-i meşru zeminlere çekilmemelidir. Milleti için başarıyla hak mücadelesi verenlere karşı haksızlık yapılmamalı, yeni vesayetler tesis edilmemeli, şahsi, zümrevî kaygılar ve menfaatler milletin, ülkenin ve demokrasi mücadelesinin önüne geçmemelidir. Bin yıl sürmesi beklenen projeyi 11 yılda sabır ve metanetle boşa çıkaranlara şükranlarımızı ifade ediyor, bu mücadelenin şahidi olduğumuz kadar, gelecekte de destekçisi ve duacısı olacağımızı ilan ediyoruz.”[4]

Pek çok tevhidî/İslamî konuda bu derece bir birliktelik teşkil edemeyen, bir araya gelip vahdete dair tek bir ortak bildiri yayınlayamayanlar ve bu eksiklikten rahatsız olup harekete geçmeyenler, yani on yıllardır tevhidde vahdet oluşturamayanlar, nedense sistem içi açılım konularında, laik sistemin anayasasını yine laik istikamette değiştirmeye oy verme konusunda, sonuçta TBMM’ye “nihai otorite ve nihai kanun koyucu” muamelesi yapma hususunda kolayca bir araya gelebilmekte ve kolayca ardı ardına ortak bildiriler yayınlayabilmekte, gazetelere ilanlar verebilmektedirler. Üstelik bu konuda yıllardır “geleneksel cahiliye” dedikleri hurafeci kesimlerle bile vahdet oluşturabilmekte ve ortak bildiriler yayınlayabilmektedirler. Bu husus bizi düşündürmeli ve sarsmalı değil midir? “Fe eyne tezhebûn/nereye gidiyorsunuz?” sorusunu sormamız önemli sorumluluğumuz değil midir?

Bakınız, o günkü hükümetin tasavvuf ve Osmanlı kültürü sentezi bir geleneksellik çerçevesinde bile olsa Kur’anî bilgi ve birikimi en fazla olan Bakanı Ahmet Davutoğlu bile coşkuyla onaylanmasını istediğiniz bu değişikliğe oy vermenin ne anlama geldiğini, doğru bir tespitle şöyle açıklıyor: “Bu referanduma ‘evet’ demek bu ülkede nihâi otoritenin, nihâi kanun koyucunun Türkiye Büyük Millet Meclisi olduğuna ‘evet’ demektir“.[5] TBMM’nin yaptığı anayasa değişikliğine evet oyu verenler, Davutoğlu’nun bu doğru tespitine rağmen neden oy verme çağrısı yaptılar? Yıllardır Kur’an halkalarında yetişenler, Kur’an merkezli sahih din anlayışını ikame ederek geleneksel ve modern hurafeleri izale etmek için yola çıkanlar olarak, bu kırılma noktasında tutumunuz bu mu olmalıydı? Bir Müslümanın demokrasinin doğal bir gereği olarak “nihâi otorite ve nihaî kanun koyucu olarak laik demokratik TBMM’yi kabul etmesi” tevhîdî akîdesiyle asla bağdaşmayacağı halde, bazı Müslümanların, Davutoğlu’nun ifade ettiği seküler zihniyet ve inançla hazırlanan “laik anayasa değişikliğine” “evet” oyu vermeleri ve üstelik herkesi de “evet” oyu vermeye çağırmaları ne anlama gelmiştir?

Anadolu Platformu onursal başkanı olup geçmişte tevhîdî uyanış süreci öncülerinden biri olarak ağır bedeller de ödemiş bir Müslüman olan Zekeriya Şengöz ise, 2015 yılı 7 Haziran seçimlerinin önemine dikkat çekerek“Bütün millet toplu halde bir kez daha duruşunu ciddi bir şekilde sergilemek zorunda. 28 Şubat sürecinde bedel ödeyen birisi olarak şunu belirtmek isterim ki; yıllardır bu toplum değerlerinden uzaklaştırıldı, kimliği ve şahsiyeti itibarsızlaştırıldı, toplumun zenginliği talan edildiği, fukaralaştırıldığı bir süreçten geçmek üzereydi ama şu an toplum itibar kazandı toplum tekrardan özgürlüklerine kavuşturulmak üzere, toplum tekrardan barışık yaşamak üzere ve toplum tekrardan hak, hukuk ve adaletin sağlandığına inanmak üzere” diyebilmiştir. Bu kadar büyük bir yozlaşmanın yaşandığı, yolsuzluğun, yoksulluğun, adaletsizliğin, haksızlığın zirvede olduğu bir laik kapitalist iktidar dönemi için bu sözleri ifade edebilmiştir. Böylece hem sadece Kur’an’a çağırması gereken davetin muhataplarını hem de tevhide gelmelerine vesile olduğu çevresindeki Müslümanları laik demokratik bir patiye ve şirkle hükmeden bir iktidara destek olmaya çağırabilmiştir. Bunlara ilaveten “Toplumun yanında duran halkın hizmetkârı olduğunu söyleyen bir iktidara şu an dış güçler tarafından ve onların içerideki işbirlikçileri tarafından tekrardan tezgahlar ve oyunlar kurulmak üzeredir. Bu kurulan oyunların bozulması için toplum 7 Haziran’da hep birlikte topyekun sandığa gitmek zorundadır” şeklinde konuşmuştur.[6]

Türkiye çapında örgütlülüğü ve tevhîdî mücadele sürecindeki etkin varlığı sebebiyle çok önemli bir kaç gruptan birisi olan bu grup, görüldüğü üzere diğer çoğunlukla beraber büyük bir savrulma yaşamış ve sonuçta üçe bölünüp yeni arayışlara girmiştir. Ancak üç parçanın da ilkesel bir bölünme sonucu ortaya çıktığı söylenemez. Çünkü her birinin laik partilerle olan ilişkileri sürmekte, tabiri caizse Saadet Partisi, Gelecek Partisi ve AKP arasında gidip gelen ya da yeni kurulacak laik yeni bir partiye de sıcak bakan bir kafa karışıklığı her birinde sürmektedir. Bütün parçaların toplantılarında laik partilerin milletvekilleri ya da mahalli yetkilileri katılıp konuşma yapıyor ve destek veriyorlar. Bu çevredeki kafa karışıklığını daha 90’lı yılların sonlarında fark etmiştim. Aydın Menderes’in Refah Partisine katıldığı süreçte ona meyletmiş olan Davut Güler ile bir gece yarısına kadar süren bir sohbet yaparak bu eğiliminin tevhîdî ilkelerimizle asla bağdaşmayacağını anlatıp uyarmıştım. Ama o yine de “ağabey babası çok hayra vesile oldu, kendisi de bugün aynı hayra vesile olabilir, sahip çıkıp destek olmalıyız” demekte ısrar ediyordu.

Hâlbuki, yukarıda izah ettiğimiz üzere babasının hayrı neredeydi ki, oğlunun da hayra vesile olması söz konusu olsun. Bunların “hayra” dair anlayışları da tevhîdî bakışları gibi fülûlaşmış görünüyor. Baba Menderes seküler zihin, inanç ve hayat tarzına sahip CHP’li bir üye iken bu partiden ayrılıp görece halktan yana kimi açılımları ve kimi haksızlıkları gidereceğini va’dederek DP’yi kurmuş, kurduğu laik iktidar Atatürk’ü koruma kanunu dâhil birçok yeni yasaklar yanında “ezanın Arapça aslıyla okunmasına” getirilmiş yasağı kaldırmış ve neredeyse bu kadarlık bir iyileşme adına muhafazakâr kitleleri laik Kemalist sisteme eklemleme işlevi görmüştür. Tıpkı bugünkü AKP iktidarı gibi. İşte o gün bu eğilimiyle savrulma emareleri gösteren AKDAV öncülerinden Davut Güler’in bugün aynı ilkesiz çizgisini devam ettirdiğini ibretle görmekteyiz. Ama bu sefer aynı savrulmayı tüm grup halinde top yekûn yaşadıklarını, ancak farklı laik partiler arasına sıkışıp kaldıklarını, ufuklarının nebevî yöntemi göremeyecek kadar kararmış olduğunu ibretle gözlemliyoruz.

İşte bu aymazlık ve büyük ilkesizlik sonucu laik bir iktidarın desteklenmesi ve şirk anayasa tasarısının onaylanması için böylesine kolayca savrulanların, aslında önceki birikimlerinin de çok sığ ve kaygan bir zemine oturmuş olduğu anlaşılıyor. Tabii ki sonuç büyük bir hüsran olunca, bazı itirazlar yükselmeye başlamış olsa da bu eleştiriler bile son derece yetersiz olup yine ilkesel ve bağımsız olmayan bir edilgenliğin zaaflarını taşımaktadır.

Nitekim Anadolu Platformu ikiye ayrılınca bu bölünmeyi eleştirip üçüncü bir parçada duruyor hissi uyandıran Davut Güler de, Zekâriya Şengöz ve Ramazan Kayan hoca öncülüğünde kurulan “İnsan ve Değer Hareketi”nin kuruluşu vesilesiyle yayınladıkları bildiriyi hedef alan eleştirilerinde bu hususa dikkat çekmektedir. Güler, bu hareket için, AKP yetkilileriyle birlikte (Aile Bakan Yardımcısı, AKP Fatih Belediye Başkanı Ergün Turan, AKP İstanbul İl Başkanı Osman Nuri Kabaktepe’nin selamlama konuşmalarıyla).açtıkları “İnsan ve Değer Hareketi Merkezi”nin amacını anlattıkları bildiride, AKP iktidarı döneminde yaşanan büyük haksızlıklara hiçbir eleştiri yapmadan “insan ruhunu okşayan kavramlara” vurgu yapmalarının içi boş bir slogandan ileri gitmeyeceği haklı eleştirisini getirmektedir.

İnsan ve Değer Hareketi Genel Başkanı Zekeriya ŞENGÖZ 2 Mart 2022 günü yaptığı “Çeyrek Asrın Ardından 28 Şubat” konulu konuşmasında “…Batılı egemen güçler hem İslam’ı geriletmek istiyorlar hem de dönüştürmek istiyorlar. İki işi birden yapıyorlar. 28 Şubat aslında fiili bir müdahaleden öte zihnî bir müdahaledir. Müslümanların zihnini dönüştürmeye yönelik bir faaliyettir. Büyük oranda bu dönüşüm başarılı olmuş durumdadır… Deizm, Ateizm, amaçsız ve zevk eksenli yaşam ve boşlukta sürüklenen gençlik manzaraları her geçen gün daha çok görülmektedir. İslam’dan uzaklaştıran bu milletin zihnî dönüşümü 28 Şubattan bu yana çok bariz bir şekilde görülmektedir… İslam’da cihadın yeri ve ahkamın alanı daraltılarak uluslararası sistemle İslam arasında uyumsuzluk olmadığı söylenmek isteniyor, ‘cihat’ teröre bulaşmış şer cephe taşeronu bazı marjinal örgütlere terk edilmiş bir kavrama dönüşmüş, ahkam ise dinim vicdanlarda olduğu algısına kurban edilerek toplumun hayatında belirleyici olmaktan büyük planda uzaklaştırılmıştır. 28 Şubat’ta bizden istenen şey; küresel efendilerin kurguladığı sisteme uyum sağlamak, hayata rengini katmayan ruhsuz bir İslam’ı yaşamaktı. Tam da bu boyutu ile 28 Şubat anlayışı, sistematik bir şekilde ahlaki ve manevi çürümeyi teşvik etmekten bir an bile geri durmadı. Ülkemizde, haramlarla etrafı örülmüş yoz bir hayat yaşayanların düştükleri berbat hallere ilişkin her gün birçok olumsuz gelişme cereyan etmektedir. Yuvaları karartan kumar, içki ve uyuşturucu bağımlılığı derinleşiyor, zina, aldatma ve beraberinde gelen cinayet ve intihar vakaları hızla artmaktadır. Tüm bunlara rağmen içki ve ahlaksız yaşam tarzı tartışmaya kapalı tutulup sürekli ‘bir özgürlük alanı’ olarak lanse edilmektedir. 28 Şubat sürecinden bugüne 25 yıldır dayatılan bizim de takiple yetindiğimiz zihni dönüşüm; toplumda her geçen gün artan yoğunlukta benimsenerek hayat tarzına dönüşmektedir. Tarih şahitlik etmektedir ki kirli eller ve emeller tarafından hazırlanan, sözüm ona, 1000 yıllık stratejik planlar, meşru toplumsal direnişler karşısında rezil ve sefil bir şekilde akamete uğramaktan kurtulamadı… 2022 yılına geldiğimizde tabii ki kazanımlarımızı görmezden gelemeyiz. Rabbimize hamd etmemiz gereken onlarca gelişmenin olduğunun farkındayız. Sadece Kur’an kurslarının, imam hatiplerin açılması veya başörtüsünün serbest olması değil kazanımlarımız…(Bu kazanımlar, sadece halkı Allah ile atlatmaktan başka hangi olumlu sonuca yol açmıştır ki?-MP) Yine dün ne yazık ki İslam’la ve Müslümanlarla savaşan ordunun bugün ümmet coğrafyasının muhtelif bölgelerinde mücahitlerle ittifak içinde mazlumlara kalkan olması da çok kıymetli bir gelişmedir… (Tıpkı AKP destekçiliği yapmakta ve ilkesizlikte yol arkadaşınız olan Haksöz çevresinin yaptığı gibi, olayı saptırıp ulusal çıkarları için Kuzey Suriye’de ABD destekli bir PKK devleti kurulmasını engellemeye çalışan ve hâlâ kemalizmin ve laikliğin silahlı bekçisi olma niteliğini sürdüren TSK’yı da olduğundan farklı bir konumda göstermeye çalışarak Müslümanları yanıltıyorsunuz.-MPCumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan Afrika seyahati sırasında Cezayir’de 28 Şubat darbesinin yargılanma sürecine ilişkin değerlendirmede bulunurken iki hususa değindi: Bunlardan ilki darbenin sivil kanadının halen yargılanmamış olmasının yarattığı rahatsızlıktı, diğeri ise hâlâ cezaevinde bulunan masum insanların yaşadığı mağduriyetler idi.”[7]

Görüldüğü üzere beş yıllık 28 Şubat sürecinde baskılarla başarılamayan birçok yozlaşma, özellikle Müslüman kesimde sekülerleşme, laikleşme, ailevî ifsad ve deizme kayma ondan sonra gelen 20 yıllık AKP döneminde yaşandığı halde, Zekeriya Şengöz hem de “İnsan ve Değer Hareketi” adına insan ve değer adına ne varsa çürütmüş politikaların bütün faturasını 28 Şubat’a keserek AKP’yi kayırmaya kalkışmaktadır. Üstelik 28 Şubatçı Doğu Perinçek, “geminin kaptanı Erdoğan ama rotayı biz belirliyoruz, Erdoğan Kemalist oldu yanımıza geldi, 28 Şubat bildirisini ben yazdım, tamamen doğru ve haklı bir bildiridir ve bu bildirinin gereğini bugün Erdoğan uyguluyor” dediği halde bu nasıl bir tarafgirlik ve kayırmacılıktır? Adil şahidlik vasfınıza ne oldu? Üstelik Ergenekoncu 28 Şubatçılar için aceleyle yeniden yargılama yasası çıkarıp beraatlarını sağlayarak yeniden işbaşı yapmalarını sağlayan da Erdoğan değil mi? Ayrıca 28 Şubat mağduru olarak siz hapisten çıkmış olsanız da hâlâ ceza evinde tutulup yeniden yargılama hakkı tanınmayan 28 Şubat ve Sivas mağdurları içerde çile doldurmuyor mu? Yani onlara zulmederek hapse atanları serbest bırakıp iktidar ortağı yapan da, yargı ve askerî bürokraside yeniden söz sahibi kılan da, onların mağdurlarını ise 20 yıllık iktidarında hâlâ zindanda tutan da Erdoğan değil mi?

“28 Şubatçı darbeciler, hiç “laiklik İslam ile bağdaşır”, “din bireyseldir”, “ekonominin, paranın dini imanı olmaz” vb. açıklamalar yaparak İslam’ı tahrif etmeye çalıştılar mı? Laik devlet ve kurumlarını Müslüman halk nezdinde meşrulaştırmak amacıyla İslam’ı araçsallaştırıp halk Allah ile aldatarak ve Hak adına batıl istikamette zihnî bir dönüşüme uğratmaya çalıştılar mı? Birçok zulüm yapsalar da Müslümanları laikleştirmeyi, sekülerleştirmeyi başarabildiler mi? Bütün bunları gerçekleştiren, sizin de desteğinizle Erdoğan iktidarı değil mi? Aileyi yıkıma uğratacak yasa ve sözleşmeleri yürürlüğe koyarak, zinayı serbest bırakıp nikâhlanan genç evlileri hapislere tıkarak, bu alanda büyük ifsadı ve yozlaşmayı kim sağladı? Eşcinselliği tırmandırıp koruma altına alan yasa ve sözleşmeleri kim çıkardı? Başörtülüleri demokratikleştirip zihinlerini dönüştürerek bireysel hayatlarında da hevaya göre davranmayı ahlak edinmelerini sağlayıp 28 Şubatta direnen başörtülü kızların onurlu duruşunu yok edip başörtülü çıplakları çoğaltan kim oldu? İşte bütün bunları ve yaygın bir ifsadı, 5 yıllık 28 Şubat dönemi değil de sizin hâlâ sahiplenip destek verdiğiniz Erdoğan 20 yıllık iktidarında sağladı. Evet 28 Şubat ve diğer baskıcı Kemalist süreçler Müslümana zulmettiler, alçakça baskılar ve yasaklar uyguladılar, ancak açık düşman olan batıl, hak maskeli bâtılın İslam’a ve zihnî dönüşümünü sağlayarak toplumun İslam anlayışına verdiği büyük zararı asla veremediler. Tam tersine o dönemlerde Müslümanlar zulüm görseler de, direniş ruhuyla dimdik ayakta kalanlar ve onurlu biçimde İslamî kimlik ve ilkelerini savunanlar da az değildi. Ama AKP, 20 yıllık iktidarında bu kesimleri de büyük ölçüde dönüştürüp laik siyasete eklemlemeyi başardı. Buna rağmen bugün deizmin yaygınlaşmasını ve yaşanan zihnî dönüşüme dayalı büyük yozlaşmayı bile 28 Şubata yıkıp hâlâ Erdoğan dönemini aklamaya çalışıyorsunuz. Yazıklar olsun size ve yıllara sâri İslami birikimimizi yok eden bu ilkesizliğinize. “İnsan ve Değer Merkezi” adı altında bir açılışta AKP il başkanı ile yan yana durup laik Kemalist devletin bayrağını konuşma kürsüsüne koyarak görüntü verenlerin bu hâle gelmesi kaçınılmazdır.

pamak yazı 2

Davut Güler, yıllarca birlikte olduğu arkadaşlarının yeni yolu hakkında şunları söylemektedir: “İnsanın ruhunu okşayan kavramlar ve cümleler kurmak bir an için anlamlı görülebilir. Ama eğer o kavramları örseleyen onlarca olay yaşanıyorsa onlara bir satır cümleyle de olsa değinilmiyorsa o kavram ve cümleler bir retorikten öte bir anlam ifade etmez… Gerek büyük insan toplulukları veya fertler hukuksuzluk yaşıyorsa, bu hukuksuzluk sonucu büyük hak ihlalleri oluyorsa, insanların hayata tutunması her gün daha azalıyorsa, eğer bu feryat ve figanlar sizin gündeminizde yoksa “adalet ve özgürlük” nedir ve nasıl bir şey demezler mi? Bu çelişkiyi yaşayanları Rabbimiz “Onlar sanki elbise giydirilmiş kütükler gibidir..” (olarak tanımlıyor-MP) Bu bağlamda söz ve amel bütünlüğünü içselleştirip yaşama aktarılmazsa Allah korusun nasıl bir duruma düşüleceğini Rabbimiz işaret etmektedir…12 Eylül öncesini yaşayan ve askeri darbe sonrası yeniden örgütlenen, 28 Şubat Postmodern darbesiyle yani 2000’li yıllardan büyük sarsıntılar geçiren ve 2006’dan yeni bir anlayışla yeniden örgütlenen (ANADOLU Eğitim ve Davet Gönüllüleri PLATFORMU) bu yapı 15 yıl sonra; yaşanan yöntem ve yönetme tartışmasıyla (yöntem ve yönetme farklılığı veya metodik tartışmayı/ayrışmayı sıradan bir olay olarak görmemek gerektiğine inanıyorum.) başlayan bir süreç olumsuz sonuçlanınca, yapı tabir caizse bir elmanın dilimi gibi ikiye bölündü… (Kendilerini “İnsan ve Değer Hareketi” olarak tanımlayanların bildirisinde -MP) “Anadolu’daki 1000 yıllık İslamlaşma ve medeniyet mücadelesi bizim mücadelemizdir…” derken (tıpkı destekledikleri Erdoğan gibi-MP) Selçuklularla başlayan tarih referans alınmış. Bu noktada bir eleştiri hakkımızı kullanalım. Hâlbuki bu kadim topraklardan farklı kültürler ve kavimler yaşıyorlardı. Örneğin Kürtler 1400 yıllık İslam tarihinden önce de buralarda yaşamakta ve Türklerden önce de Müslüman olmuş bir kavimdir. Bu topraklardaki İslamlaşma 1000 yıllık bir tarih değildir. Bu retorik doğru bir retorik olmadığını biraz tefekkür edilirse, arkadaşlarımız da göreceklerdir.”[8]

İşte böyle “İnsan ve Değer Hareketi Merkezi” adı altında yeni bir başlangıç yapanların kuruluş bildirilerinde bol miktarda İslâmî kavram ve ilkeye atıfta bulunulsa da toplumda insanî ve İslâmî bütün değerleri çürütmüş, baskıcı, darbeci Kemalist statükonun bile dönüştüremediği “dindar, muhafazakâr” kitleleri sekülerleştirmeyi laikleştirmeyi başarmış ve yaşanan büyük yozlaşmaya sebep olmuş bir iktidarın yetkilileriyle birlikte bu açılışı yapanların “insan ve değerden” ve İslâm’dan ve ahlaktan bahseden cümleleri anlamını yitirmiştir. Üstelik AKP’li yetkililerle omuz omuza açılış yapıp bildiride bu iktidarın halka yaşattıklarına bir itiraz yapılmadığı halde bol İslâmî kavramlar ve ahlak vurgusu yapılıyorsa, bizzat yıllardır birlikte oldukları arkadaşları olan Davut Güler’in, “o kavram ve cümleler bir retorikten öte bir anlam ifade etmez” eleştirisi haklı bir eleştiri niteliği kazanmaktadır.

İşte bölünen parçalardan birisi bu büyük çelişkiyi yaşarken, diğer parça ise İslâmî vurguları ve ilkeleri tamamen terk ederek ve İslâmî bir cemaat olmak yerine İslâmî kimlikten sıyrılıp tam anlamıyla bir STK (Sivil Toplum Kuruluşu) haline dönüşmüş görünmektedir. İşte bu Sivil Toplum Kuruluşu ayrışmadan sonra yayınladığı 15. Anadolu Buluşmaları Sonuç Bildirgesi’nde, metnin başına koyduğu “İnsan ölünce üç şey hariç amel defteri kapanır. Hayırlı evlat, faydalanılan ilim, hayırlı eser.” Hadisi dışında tek bir İslâmî vurguya yer vermeme başarısını(!) gösterebilmiştir.[9] Bu metinde “Allah, Kur’an, âyet, vahiy, din, Rasûl, Peygamber, sünnet, Müslüman, mü’min, tevhid, muvahhid” kelimeleri bir kez bile geçmiyor. Tamamen mevcut küresel ve yerel seküler sistem içinde sivil toplum nasıl olur ve işlevleri nasıl olmalıdır sorularını cevaplayan, sivilleşme ve sivil toplum kuruluşları eksenli bir bildirge ortaya konmuştur. Bir zamanların İslâmî cemaat olmada önde giden grubu, artık sivil toplum kuruluşu olmayı içselleştirip kuruluş amacı ve faaliyet alanlarına dair açıklamaları Allah’sız, İslam’sız, Kur’an’sız, âyetsiz, sünnetsiz, dinsiz, tevhidsiz yapabilir hâle gelmiş bulunuyor.

Kuruluş amaçlarını açıkladıkları röportajlar verip sayfalar dolusu konuşmalarını, İslam’a ait hiçbir atıf olmadan yapabiliyor ve kendilerini, amaçlarını, misyon ve işlevlerini “Allah, Kur’an, ayet, vahiy, din, Rasûl, Peygamber, sünnet, Müslüman, mü’min, tevhid, muvahhid” kelimelerini hiç kullanmadan ve bu içeriklere hiçbir atıfta bulunmadan yapabiliyorlar. Gerçekten bir Müslüman olarak, özel olarak gayret sarf etsem bu kadar çok sayıda cümleyi Allah’tan ve dininden soyutlayarak kurmayı becerebileceğimi sanmıyorum. Bu ne hâldir? Bir Müslümanın birçok insanî ve toplumsal konuları ele alıp, birçok hayat alanlarını izah ederek sorunları ortaya koyup çözüm yolları gösterirken İslam’a hiçbir atıfta bulunmadan aklın, zihnin, insanın ve toplumun ıslah ve inşasından bahsetmesi nasıl mümkün olabilmektedir?

İşte bu Allah’sız, İslam’sız, Kur’an’sız, Rasul’süz, Sünnetsiz bildirgeden ibretlik bir alıntı: “Türkiye Sivil Toplum Kuruluşları öteki anlayışını bir tarafa bırakarak, esaslı bir dönüşümle kapsayıcı bir anlayışın hâkim olacağı bir fikriyat geliştirmek zorundadır. İnanmak örgütlülüğü, örgütlülük yolu güçlü kılar. Sivil Toplum Kuruluşlarını başarılı ve anlamlı kılan şey, sahip olduğu değerler sistemidir. İnsan da istikbalin inşasına katkı ile değer kazanır ve kendi değerleriyle hayatı kurgulamak isteyenlerin, referanslarını yenilemesi gerekir. Sivil Toplum Kuruluşları, insanı merkeze alan yaklaşımlarla yüreklere dokunarak ve merkezde yer alarak çalışmalarını yapmalı, birlikte yaşama mekanizmaları kurmalıdır STK’ların kör taklitten kurtulmasının yolu sürekli yenilenmektir. Bunu başarmak için önce akli yenilenme sonra da ahlaken olgunlaşma gerçekleştirilmelidir. Kalple iletişim kuran her türlü akıl yürütme eylemi ahlaki olana da kapı aralar. Küresel çapta yaşanan olaylar ve ulus ayırımı yapmaksızın herkesi tehdit eden küresel ölçekteki sorunlar karşısında, sivil toplum yapıları üzerinden şekillendirilecek küresel bir farkındalığın oluşturulması için çok fazla bir zamanın olmadığı görülmeli ve her türlü zorluğa karşı, sivil yapıların daha talepkâr tutum sergilemesi sağlanmalıdır. Sürdürülebilir, gerçekçi ve üretken bir çaba içinde, sorgulayıcı zihin her daim işler kılınarak, sivil toplum zihni ve yapılanması yeniden inşa edilmelidir.”

Görüldüğü üzere, bir takım dünyevi hesaplarla, uydurdukları maslahatlarla verilen tavizler sonucunda, tevhîdî istikameti koruma konusunda sorumsuz ve ilkesiz davranışlar sergilemek nebevî yöntemi terk edip bâtıl sistem içine savrulmalara sebep oldu. İşte tevhîdî kesimin büyük çoğunluğunun bu ilkesizlikler sonucu laik batıl sistemin partilerine meyletmeleri, sonuçta büyük bir yozlaşmaya yol açmış bulunuyor. Sadece bazılarından örnekler verdiğimiz ülke çapında örgütlü tevhidî uyanış süreci gruplarının geldikleri noktaya bakın. Benim terk ederek Müslüman olduğum laik siyasî alana büyük bir ilkesizlikle daldılar ya da destekçi oldular. Sonuçta hem kimliklerini hem değerlerini hem de onurlarını bu alanda kirletip paramparça oldular. Buna rağmen hâlâ akledip bu büyük yanlıştan dönmeyi ve yaşanan büyük ifsada karşı ıslah seferberliği başlatmayı gündemlerine bile almıyorlar. Böyle olunca da bu seküler laik demokratik bataklıkta çırpındıkça daha çok batmaktan kurtulamıyorlar  İnşaAllah vahiy ve Rasûlün güzel örnekliği ekseninde akledip düşünerek bu yanlış yoldan dönme feraset ve basiretini yeniden kuşanırlar.

Gidişat O Kadar Kötü, Sekülerleşme ile İslâmî Kimlik ve Değerlerden Uzaklaşıp Yozlaşma O Kadar Derin ve Yaygın ki, İktidar Destekçilerinden Bile Feryatlar Yükseliyor

Meselâ laik demokratik iktidarı meşrulaştırmak için en fazla gayret gösteren ve maalesef bu konuda dini de kullanan bir ilâhiyatçı olan ve Tayyip Erdoğan’ın danışman hocası Hayrettin Karaman bile şunları yazmak zorunda kaldı: “Eline para geçen ve zengin olan ‘dindarlar’, lüks ve israfta dinsiz veya dini hayatı gevşek/kusurlu olanları fersah fersah geçtiler. Müslümanca örtünmenin içtimai hayata katılmaya engel olmaması için yıllarca mücadele ettik, değerli bedeller ödendi, sonunda engeller kalktı, bu defa da sözde örtünenler ‘örtülü açıklar’ nitelemesinin örneği haline geldiler. Birçok ‘dindar’ işadamının işyerinde Müslümanca düzen, hakkını verme ve liyâkati gözetme yok. Birçok ‘dindar’ (böyle görünen ve bilinen) olup kamu otoritesi kullanan kimsenin elindeki imkân ve yetkiyi kötüye kullandığına dair pek çok örnek var.”[10]

Yine iktidar yanlısı Yeni Şafak Gazetesinden Özlem Albayrak da şunları yazıyor: “…muhafazakârların, gittikçe daha çok sekülerleşiyor olmalarının tartışılması gerekiyor… Türkiye’deki dindarların çoğunluğunun asıl sorunu, İslâm’ın kurallarını inkar etmeden İslâm’ın kuralları yokmuş gibi yaşamak. İslâm’ın kendine muhafazakâr, dindar diyenlerin hayatının hiçbir yerine dokunamaması. Bu insanlar Müslüman ama İslâm’ın ilkeleri onların hayatını belirlemiyor, çevrelemiyor, şekillendirmiyor. Buna da sekülerizm deniyor ki; tıpkı deizm gibi, sekülerizm de modern hayatın bir sonucu.[11]

Bir başka Yeni Şafak yazarı İsmail Kılıçarslan da şu tespitleri yapıyor: “Şöyle bir manzara düşünün, dardan daha dar bir kıyafet ve bütün hatlar ortada. Ben, tesettürü sadece başörtüsünden ibaret sanan anlayış sadece laiklerde olur sanıyordum ama bizim kızlara da sirayet etmiş gibi. Dünyevilikle uhrevîlik arasında sıkışıp kalan Müslüman gençler savrulup duruyorlar… Mesela Ramazan programı sunuyorum, reklam arası diyorum, ilk reklam faiz reklamı… Hepimiz bu sistemin parçası haline getirildik. Ve sıkıştık kaldık… Şunu biliyorum; sistem kendisine benzemeyen her şeyi AK Parti iktidarı ile kendi içine almayı başardı.”

AKP iktidarında, bir yandan bağımsız İslâmî eğitim ve tebliğ çalışmalarına darbe vurulurken, bu çalışmalar baskı altına alınıp sindirilmeye çalışılırken, diğer yandan tâkip edilen neo-Kemalist ve neo-liberal politikalarla eğitim, kültür ve ekonomi alanında sekülerizmin egemenliği sürdürülmekte, bunun sonucunda, “dindar nesil yetiştireceğiz” diye yola çıkanların yol açtığı büyük yozlaşma ve çürüme son derece ürkütücü boyutlara ulaşmış bulunmaktadır. Evet, AKP döneminde yaşanan sekülerleşme ve yozlaşma o kadar yaygın ve derin bir hale gelmiştir ki, artık AKP’nin öncülerinden olanlar bile bunu itiraf etmektedirler.

Bu bağlamda, AKP Genel Başkan Yardımcılığı ve hükümette Başbakan Yardımcılığı görevlerini yıllarca yürütmüş bir isim olan AKP Van milletvekili Beşir Atalay bile, henüz AKP’nin öncülerinden olmayı sürdürdüğü sıralarda bir sempozyumda yaptığı konuşmada bu büyük yozlaşmanın kendi dönemlerinde gerçekleştiğini şöyle itiraf ediyor: “Gençlerimiz… Çabuk zengin olmak ve makamlara yükselmek istiyorlar. Belki de bunlara bizim hükümet dönemi yol açtı. Fazla meşakkat çekmeden çok şeye sahip olmak isteyen bir gençlik var. Bu bir büyük problemdir. Türkiye’de şu an burjuva Müslüman diye tabir ettiğim bir hayatı görüyorum. Fazla saltanatlı yaşayan, çok harcayan, israfı olan bir Müslüman burjuva kesimi ve gençliği gözlemliyorum.[12] Tabii ki, AKP, bizzat kurucu ve dâimî lideri Erdoğan’ın ağzından “demokrasi ve laiklikle İslâm bağdaşır”, “paranın, ekonominin dini imanı olmaz”, “bu çağda faizsiz ekonomi mi olur?” söylemlerinde ve buna paralel laik-liberal-kapitalist pratikte ısrar edince varılacak sonucun böyle seküler bir yozlaşmanın yaşanması ve Atalay’ın itiraf ettiği gibi lüks-israf içinde çürüyen “Müslüman burjuvalar“ın yaygınlaşması kaçınılmazdı.

Yıllarca AKP destekçiliği yapmış Abdurrahman Dilipak da AKP döneminde yaşanan büyük yozlaşmaya şu satırlarla dikkat çekip uyarmak gereğini duymuştur: “Kimse “hakediş”ine bakmıyor, gerçekten haketmediğiniz bir şeye sahip olma tutkunuzun arkasında ne var. Ya da gerçek anlamda hak’eden birinin hakediş’ini alamaması sizi hiç mi rahatsız etmiyor. Ya da onun olması gerekeni siz almak isterken hiç mi vicdanınız sızlamıyor. Ve siz bir de Allah’a ve ahiret gününe inandığınızı mı söylüyorsunuz. Bu sözünüz hem sizi, hem muhatabınızı, hem de toplumu ifsat eden bir şey yapıyorsunuz. İnsanların dine ve dindarlara güvenini yok ediyorsunuz. Siz, din kardeşinizi koruduğunuzu zannederken aslında siz dine de, din kardeşlerinize de zarar verdiğiniz gibi, insanların dine bakışını sabote eden, insanların dinden uzaklaşmasına sebeb olan bir hain olmuyor musunuz bu durumda?[13]

Son on yılda, o kadar cami ve İmam Hatip açıldı ama dinden uzaklaşma inanılmaz ölçüde arttı. Bu başarıya o sizin laikçiler bile inanmıyor. Söylem ile eylem arasındaki fark insanları dinden ediyor.”[14]

AKP öncülerini yetiştiren zemine yakın duran Prof. İhsan Süreyya Sırma da internet ortamında yayınlanan bir videoda “Vakit TV” adına sorulan “Ak Parti iktidarında Müslümanların rahat bir ortamda yaşaması ve İslâm’ın yaşanması açısından Türkiye iyi bir konumda mı?” sorusuna, “söyleyeceklerimi ne kadar yayınlayabilirsiniz bilmiyorum, belki de sansür edersiniz ama ben yine de söyleyeyim” diyerek şunları ifade ediyor: Ak Parti döneminde Müslümanlar,.. seküler oldular, dünyevî oldular, on beş sene önceki İslâmî şuuru kaybettiler. Çok İmam Hatip ve İlahiyat açılıyor ama insanlar Kur’an’dan ve İslâm’a bağlılıktan uzaklaştılar, dünyaya daldıkça dini unuttular. Müslümanlar seküler olunca güzel evlerin, bahçelerin ve lüks arabaların sahibi oldular, ama Müslümanlar kitap okumaz oldular. Başka çevreler kitap okuyor ama Müslümanlar kitap okumuyorlar. Okumayınca da İslâm’a aykırı durumlar ortaya çıkıp yaygınlaşıyor. Kur’an’ı hiç okumuyor ve bilmiyorlar böyle olunca da dünyevî bir hayat kuşatıyor.[15]

İşte böyle yakınmalarla AKP döneminde yaşanan büyük yozlaşmaya haklı vurgular yaparak üzüntü duyduklarını beyan eden bu erdemli örnekler bile sonuçta, tespit edip yakındıkları bu büyük kirlenme, sekülerleşme ve yozlaşmayı laik kapitalist politikalarıyla bizzat sağlayan Erdoğan ve iktidarını desteklemeye de devam ederek, bu yozlaşmada pay sahibi olduklarını görememektedirler.

Tevhîdî uyanış sürecinden geldiği halde daha sonra AKP ile bütünleşip milletvekilliği adaylığına kadar ulaşmış Kemal Öztürk de; daha önce “din düşmanı ve tâğût devlet” olarak tanımlayıp devleti “düşman” olarak gördüklerini, AKP yönetiminde devletle tanışıp bir nevi ehlileşerek düşmanlıktan çıkıp devlete uyumlu hâle geldiklerini ifade etmek suretiyle bu konuda şunları yazmıştır:

Bizim devlet eleştirimiz, dini kaynaklı bir eleştiriydi. Devleti, ‘din dışı, din düşmanı, Tağut devlet’ olarak görürdük… Refah Partisi’nin kazandığı belediyeler, devletle olan ilişkilerin yeni baştan yorumlanmasına neden oldu. ‘Halka hizmet Hakk’a hizmettir’ sloganı önemli bir etki yapmıştır. O güne kadar devleti düşman görenlerin, belediyede halka hizmet etme imkânı bulması, fikirlerin değişmesine neden oldu. Devletin aslında düşmanımız olmadığını, bizi dışlayan ve ötekileştiren zihnin, iktidarı elinde tutan insanların fikri olduğunu düşünmeye başladık… Erdoğan, belediye başkanlığı döneminde İslâmcı aydınları, fikir adamlarını, akademisyenleri sistemin içine çekti ve dönüşümün daha hızlı olmasını sağladı. Ardından kurduğu AK Parti’de İslâmcı aydınlara önemli roller oynama fırsatı verdi. … Birçoğu Ankara’ya gelerek bürokrasi ve siyasette kritik görevler üstlendi… Sonuç olarak İslâmcılar … devlete düşman da değildir artık. Ancak İslâmcıların evrensel iddiasını kaybettiği, muhalif duruşunu yitirdiği ve yeni fikirler üretemediği eleştirisini önemsiyorum”.[16]

Görüldüğü üzere Kemal Öztürk, “İslâmcı” olarak nitelenen Müslümanların artık laik devletin karşıtı olmaktan çıktıkları, evrensel iddialarını ve muhalif duruşlarını yitirdikleri ve bunun müsebbibinin de Müslümanları devletin içine çekerek onları bazı mevkilere getirerek dönüştüren Erbakan-Erdoğan, yani RP-AKP politik çizgisi olduğunu, içeriden bir isim ve hatta bu dönüşüm serüvenini bizzat yaşayan bir kişi olarak açıkça ifade ve itiraf etmiştir.

Bir yanda ülke Müslümanlarının ve neredeyse İslâm ümmetinin lideri ve “sırat-ı müstakim” üzere İslâmî bir davanın önderi gibi tanıtılan R. Tayyip Erdoğan var. Ve o sürekli yaptığı, “laiklik İslâm ile bağdaşır”, “din bireyseldir”, “laiklik dînî özgürlüklerin güvencesidir”, “laik olun, laiklikten korkmayın” gibi Hak ile bağdaşmayan ve ilmî karşılığı da olmayan bâtıl açıklamalarla ülke ve bölge insanlarının zihinlerini dönüştürmeye çalışmaktadır. Allah Kur’an’da açıkça, bireysel ve toplumsal ekonomik, siyasî, sosyal, hukukî ve ahlakî bütün hayat alanlarını düzenleyecek hükümler vazetmiş ve kamu, özel ayrımı yapmadan bütün hayat alanlarında kendi hükümlerine tabi olmaya çağırmışken, Tayyip Erdoğan bireysel planda Müslüman olunabileceğini, ancak kamu alanının ve devlet işlerinin hevanın ürünü laik demokratik yasalarla, cahiliye hükmü ile düzenlenmesinin mümkün ve hatta gerekli olduğunu ve bunun da İslam’la çatışmadığını iddia ve iftira edip, Müslüman halkları cahiliye hükmünü kabule, tevili mümkün olmayacak derecede açıklıkla çağırmıştır. Üstelik herhangi bir sürç-i lisan olmadığını îma edercesine, Mısır’da gündem yaptığı bu davetini Tunus’ta da ısrarla tekrarlamıştır. Tayyip Erdoğan’ın laik demokrasi konusunda ısrarla yaptığı yönlendirme, küresel emperyalist devletlerin yıllardır yapmaya çalıştıkları İslam’ı alternatif olmaktan çıkarıp (BOP’la da yapılmak istenen) bölgeyi batı paradigması ve batı hattı içinde tutacak laik demokratik değişime zorlama hedefi ile örtüşmekte ve bu amaca hizmet etmekteydi.

Ayrıca birçok AKP yetkilisi de açıkça, “dindar, muhafazakâr kesimleri biz laikleştirip sistemle barıştırdık, sisteme dâhil ettik.” itirafında bulunmakta ve bununla övünmektedirler. Mesela, diğer bölümlerde de belgeleriyle açıkladığımız üzere, AKP kurucusu, milletvekili ve bakanı Mehmet Ali Şahin“Dindarları biz laikleştirdik” demiştir. İşte M. Ali Şahin’in laikliği içselleştirip savunan o sözleri: “İslam insanı olur ama İslam devleti olmaz…  “Benimki ‘tahkiki laiklik’tir, ‘taklidi’ değil. Tahkik ederek devletin laik karakter taşıması gerektiği sonucuna vardım ve bunu her yerde, en radikal uçların bulunduğu yerde söylerim…”[17] AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Mahir Ünal da “Cumhurbaşkanımız devletin uzun yıllar mağdur ettiği Müslümanları, dindarları, öfkesi ve kızgınlığı artmış bir kesimi, sorunsuz bir şekilde rehabilite etti, sisteme dâhil etti.”[18] Aslında 12 Eylül Mahkemelerinde yapılan yargılamalar sırasında Necmettin Erbakan’ın da yagıca hitaben söyledikleri aynı hakikati ifade etmekteydi: “…duruşmada savcının kendisini sürekli şeriat getirmekle suçlaması karşısında; hâkime dönerek, “Biz Laik Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan bu yana, rejime soğuk bakan Müslüman halk kitlelerini bu rejime ısındırmak için kurulmuş ve bunu büyük çapta başarmış bir siyasi parti olduğumuz halde, Sayın savcı tam aksi bir amaç taşımakla bizi itham ediyor…” diyerek esas görevini açıklamıştır.”[19]

AKP yandaşı medyanın yazarı liberal Ali Bayramoğlu da 01 Şubat 2012 tarihli yazısında şu doğru tespiti aktarmaktadır: “Türkiye’de yaşanan her kriz aslında İslâmî alanda bir değişimi ifade etti. Ve değişim “laikliğin demokratikleşmesi” istikametinde oldu. Türkiye İslâmî kesimin taşıyıcılığında “seküler toplumsal bir model” üretti, başka bir deyişle İslâmî kesim kimliğini(!) muhafaza ederek seküler dünyayla barıştı. AK Parti’nin bu çerçevede motor rol oynadığı, İslâmî kesimin içinden doğan, buna karşılık “siyasetin İslâmîleşmesi”nin önüne dikilen toplumsal ve siyasal “tabiî bir engel, hatta dönüştürücü işlevi”ni yerine getirdiği açıktır.”  Görüldüğü üzere Bayramoğlu da AKP’nin “siyasetin İslâmîleşmesi”nin önüne dikilen toplumsal ve siyasal “tabiî bir engel, hatta dönüştürücü işlevi” gördüğünü hem de yandaş gazete sütununda yazabiliyor, çünkü herkesin gördüğü ve bildiği gerçek tam da budur.

Ayrıca aynı paralelde yaygın bir propaganda ve “laikliğin İslâm’la bağdaştığı” bâtıl iddiasını desteklemek üzere konuşup yazan birçok “tarihselci”, “İslâmcı” aydın, yazar ve hatta ilâhiyatçı akademisyenlerin oluşturduğu bulanık bir ortam söz konusudur.

Diğer yandan,  Müslümanlar da bağımsız İslâmî kimlikli bir yapı oluşturup Erdoğan ve AKP’nin İslâm’ı ve Müslümanları temsil etmediği gerçeğini ortaya koymamakta, hatta tam tersine çoğunluk İslâmî gruplar AKP ve “Reis”lerinin peşine takılıp bu tür açıklamalar karşısında edilgen bir tutum içinde sessiz durmakta ve her şeye rağmen sahip çıkıp desteklemeye devam etmektedirler. Bu sebeple, imanın ve İslâmî temsilin mihenginin kalmadığı sahih İslâm anlayışını temsilde büyük bir zaafın yaşandığı bu süreçte gidişat o kadar kötüdür ki, çok geç de olsa vicdanlı insanlardan yükselen feryatlar giderek yaygınlaşmaktadır.

Ancak ilginçtir, laikliğin İslam’a uygun olduğunu iddia ederek İslam’a iftira mahiyetindeki açıklamaları yapmalarına rağmen, tevhîdî kesim öncülerinin çoğunluğu, hatta bir takım feryatlar yükseltenler bile Erdoğan ve partisine desteği ısrarla sürdüren büyük bir çelişkiyi yaşamaktadırlar. Yukarıda zikredildiği üzere “laiklikle İslam’ın uzlaştığını” iftira eden sapkın inanç, söylem, amel ve politikaların sahipliğini ve uygulayıcılığını yaparak, İslam’ı ve Müslümanları darbeci kemalistlerin başaramadığı ölçüde dönüştürüp laikleştiren ya da laik hükümetlerin savunucusu ve destekçisi haline getiren AKP ve lider kadrolarını “mü’min, Müslüman” ilan edip toplumun İslam anlayışının tahrifine katkı sunmaktan çekinmemişlerdir.

Diğer bir ilginçlik ve kendileri adına utandırıcı olan husus ise, Erdoğan’ın politikalarının yol açtığı bazı haksızlıklara, hukuksuzluklara ve resmi ideolojiyle bütünleşen söylemlerine yapılan eleştirilerin binde birisini bile, Erdoğan’ın laik devlet politikalarını ve kurumlarını meşrulaştırmak amacıyla İslam’ı araçsallaştırmasına ve İslam’ı tahrif eden açıklamalarına yöneltmemeleridir. Bırakın böyle bir eleştiri yapmayı, tam tersine Haksöz örneğinde olduğu gibi, sistemin laik ve Atatürkçü kurumları olan TSK, MİT ve Yargıtay’da Erdoğan ve Diyanet Başkanının yaptığı dualara sahip çıkıp övdükleri gibi destek veren haberler yapmaları bile söz konusu olabilmektedir.

Her şeyi yozlaştırıp kirletmiş ve en önemlisi İslam’a büyük zararlar verip toplumsal ahlakı çürütmüş bir iktidarın dönemiyle ilgili eleştirilip itiraz edilmesi gereken o kadar çok husus var ki, buna rağmen itiraz edenler sadece bazılarına eleştiri getirip aktif desteklerinin devamını meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Bazı konularda itiraz edip eleştirenler, “biz doğrularını destekleyip yanlışlarını eleştiriyoruz” diyerek kendilerini rahatlatmaya ve konumlarını meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Ancak itiraz edip eleştirmedikleri konuların tamamını da destekledikleri sonucunun çıkması sebebiyle “laiklik İslam ile bağdaşır”, “din bireyseldir” misali İslam’ı tahrif etmeye yönelik açıklamaları ve İslam’ı laik devlet ve kurumları için araçsallaştırmaya ve aileyi yıkan, gençliği seküler ve deist hale getiren, yolsuzluk, yoksulluk ve haksızlık üreten politikalara ve daha nicelerine destek vermiş konumuna düşmüş bulunuyorlar.

Tevhîdî uyanış sürecinden gelip işte böyle hak ile bâtılı karıştırarak AKP destekçiliğine savrulan kesimlerden de henüz ilkesel olmayıp içeriden eleştiriler nevinden de olsa, bazı uygulamalara yönelik ciddi tepkiler, eleştiriler, hatta kimilerinden “nereye gidiyoruz, mahvolduk, tükendik, kirlendik” içerikli feryatlar yükselmeye başlamış bulunmaktadır. Bunlardan sadece birkaç örnek verecek olursak, mesela yıllardır AKP destekçiliği yapan, AKP’den milletvekilleri çıkaran Anadolu Platformunun bireysel olarak farklı ve özgün bir çizgide durmaya çalışan, ama ortak platformda ise, tüm insanî ve İslâmî değerleri çürüten AKP’lilerle omuz omuza olmaktan da kaçınmayan hocası Ramazan Kayan şunları yazmaktadır:

“Artık dünyevîleşmek bir sapma olarak görülmüyor; bir yaşam tarzı olarak sunuluyor… Müslümanların dünyevîleşmesi yetmiyor bir de dinin kendisi dünyevîleştiriliyor… Dünyevîleştikçe düşüyoruz… İçeriksizleşen din… Derûnî zenginliğini, enfüsî derinliğini yitirmiş Müslümanlar çıkıyor piyasaya… İnsanların yapmadıkları şeyleri yapıyor görünmeyi marifet sanmaları zamanla sathiliğe ve sapmaya neden oluyor… Gelinen noktada; ‘İslâm başka, Müslümanlar başka’ ikilemine sanki biz neden oluyoruz… İkircikli, çift kimlikli bir ruh hali, yani şizofrenik bir durum ortaya çıkıyor… İslâm bir vadide, Müslümanlar bir başka vadide… Anlaşılan o ki, risk derinden geliyor; önce bilinç kayması sonra kalp kayması ve en son ayak kayması beliriyor… Kuşkusuz İslâm’ın içinin boşaltılması İslâm’a yönelik bir suikasttır… Amelsiz Müslümanlık… Âhiretsiz Müslümanlık… Ya da cihadsız İslâm… Ahkâmsız İslâm… Neredeyse İslâmsız bir Müslümanlık ihdas edecekler… İnandıkları gibi yaşamayanlar, yaşadıkları gibi inanmaya başlıyor… Keyfîlik ve gevşeklik üzerine kurulu bir yaşam İslâmî kuralların önüne geçiyor… Kulluğu piyasa koşulları belirliyor… Amelsizlik, akîdeyi de âhireti de zorluyor…”[20]

Ancak bu haklı itiraz ve eleştirileri yapan Ramazan Kayan’ın, hocası olarak göründüğü grubu ve öncüleri, bütün bu yozlaşmaya yol açan AKP iktidarının peşinden sürüklenip eklemlenirken, kendisinden grubunun bu savrulmasına somut bir itiraz gelmediğini ya da bir ayrışma çabasının olmadığını, tam tersine savrulan grubunun ardı sıra sürüklenerek meşruiyet kazandırdığını ve böylece de bu ilkesizliklerden sorumlu hale geldiğini ibret ve üzüntüyle gözlemliyoruz.

Yıllarca ve hâlen AKP’yi destekleyen ve Tayyip Erdoğan’ı, “mü’min ve muvahhid bir şahsiyet” ve “ümmetin umudu” olarak niteleyecek kadar sahiplenen Özgür-Der Genel Başkan Yardımcısı, Yeni Akit ve Haksöz yazarı Kenan Alpay bile artık şunları yazmak zorunda kalmıştır:

“15 Temmuz sonrasında güya Fethullahçı cuntayla mücadele adına Kemalist-ulusalcı söylemler, semboller ve pratikler tekrar öne çıkarılır oldu. Oysa Fethullahçı cuntayla mücadele için cuntacılık faaliyetleri hususunda onlardan çok daha tecrübeli ve acımasız olan ‘Mustafa Kemal’in Askerleri’nden medet ummak korkunç bir akıl tutulmasıdır. İstendiği kadar içeriği boşaltılmaya, değiştirilmeye çalışılsın Kemalist söylem ve sembolleri öne çıkaran muhafazakâr-demokrat siyaset tarzı dönüşmek, başkalaşmak ve celladına âşık olmaktan başkaca bir seçenek bulamayacaktır önünde… Muhafazakâr-demokrat bir takım soslar katarak Kemalist kültler etrafında temin edilecek milli birlik ve beraberlik pozları aldatıcıdır. 2200 sene gerilerden başlatılarak Türkçü söylemin referans kaynağı ‘devlet-i ebed müddet’e ve Gazi Paşa’nın rehberliğine yapılan vurguların siyaseti, bürokrasiyi ve toplumu hangi bataklıklara sürüklediğini unutmayalım. Tuhaf ve acı ama önce ahlak ve maneviyat sloganlarının karikatürize olduğu, dindar nesil ideallerinin kariyer ve magazin kültürüne kurban edildiği iklim muhafazakâr-demokrat hükümet döneminde yaygınlaşıyor. Akademi ve medyanın, sivil toplum ve cemaatlerin de Hükümet’in resmi ideoloji güzellemelerini boş gözlerle seyrettiği, yer yer coşkuyla sahiplendiği bir dönemdeyiz. Hikmet-i hükümetten kimse sual etmiyor gibi. Ne kadar dindar olacağını bilemeyeceğimiz fakat muhakkak Türkçü ve Atatürkçü formatta yetiştirileceği anlaşılan nesillerin nasıl bir şeye benzeyeceğini birlikte göreceğiz”[21]

Alpay bir başka yazısında ise şunları söylemektedir: “15 Temmuz sonrasına baktığımızda, Cumhurbaşkanı’nın ‘her türlü milliyetçilik ayaklarımızın altındadır’ ifadesinden bu güne, ‘2500 yıllık devlet geleneğimiz’ söylemine evrilen milliyetçi söylemine” de dikkat çekerek, iktidarın yola çıkış hedeflerindeki sapma görüntüsünün temelinde etkin bir unsur olarak “hiçbir günahı küçümsememek ve günah işlemeyi küçümsememek” ilkesinin önemsenmemesini gördüğünü ifade ediyor. Ve yazısını şöyle sürdürüyor: “Eğer kayırmak, rüşvet almak, komisyonculuk, haram-helâl demeden elde edilen paralarla yakınlarımıza bir hayat sağlanmaya başlanırsa, tüketim anlayışımız, eğitim ve eğlence anlayışımız değişip günah denizine doğru yol alınmaya başlanırsa; orada artık resmî ideolojiyi normal görmek hatta kutsallaştırmak kimseye anormal gelmez. Çünkü şeytan günahları normalleştirmiş ve insanlara hallerini meşrulaştırmış demektir.[22]

Kenan Alpay son bir yazısında da şu tespit ve uyarıları yapmaktadır:Muhafazakâr demokrasi çizgisi dindar-mütedeyyin siyasi kadroları da kitleleri de ummadıkları yerlere savurmuş, kendilerini tanıyamaz hale sokmuştu. Küçük komisyonculuklarla başlayan kurnaz siyasetçilik serüveni rüşvetle, proje ortaklığıyla sınıf atlama hayallerine evrilmişti artık. Aşına, ekmeğine haram karıştıranın siyasal hattına, itikadına küfrün ve şirkin yerli ve milli unsurlarını karıştırması mukadderdi zaten. Öyle oldu, Atatürkçü bir muhafazakârlık, Gazi Paşacı bir dindarlık uydurulup pazara sürüldü. Müthiş bir siyasi atak yapıldı; Türkçülük MHP’ye, Atatürkçülük CHP’ye bırakılmayacaktı artık. Bundan böyle yerli ve milli olmak en makbul ideolojiydi. Devlete sadakat ve Türk milliyetçiliğine hizmet yolunda geri kalana hayat hakkı tanımamak yolu tutulacaktı. Yakın siyasi tarih yeniden yazılıyor, İslâmî değerler yüce devlet ve necip millet kriterlerine uyumlu hale getiriliyordu. Bu sayede adalet değil devletin âli menfaatleri önceleniyor, merhamet etmek lütfu ilahiye mazhar olma vesilesi değil korkunç sonuçlara yol açacak büyük bir zaaf sayılıyordu. Artık ayaklar altına alınan kavmiyetçilik davasına umut bağlanır olmuş, üstünlüğü dile, renge, âileye değil takvaya refere eden vahyin buyrukları hızla unutulur olmuştu. Makro milliyetçilikle mikro milliyetçilik el ele vermiş iman ve İslâm kardeşliğini delik deşik edip günlük kullanımlar için paspas ediyordu… Kendini dindar sayan seküler tipler, takva sahibi olma iddiasındaki günahkâr güruhlar akıl ve kalplerindeki İslâmi kodların yerinde yeller estiğini hâlâ idrak edemiyorlardı. İslâmî değerler bu kesimlerin artık ne akıllarına ne de kalplerine istikamet verecek konumdaydı. Onlar Kemalist aydınlanma ve ilerleme projesine karşı sergiledikleri muhalif direnci terk edip sekülerizm ve mistisizm sarkacında salınan niceliğin iktidarına tutkulu-bağımlı sıradan politik objelere dönüşmüşlerdi çünkü.”[23]

Ben de bunları yazan Kenan Alpay’a şunları söylemek isterim: Yazdığınız bütün bu kötülükler, “mü’min, muvahhid” ve “ümmetin umudu” ilan ettiğiniz Erdoğan’ın gücünün en zirvede olduğu ve bakanlar kurulu ile bürokratları tek başına atadığı ve denetlediği bir dönemde gerçekleşti. AKP’nin, Kemalist vesayetin baskısının daha yoğun olduğu dönem olan 2007’de Cumhurbaşkanlığını da alana kadarki iktidarı, İslâm’a zararının olmadığı ya da çok az olduğu görece daha olumlu görünen bir dönem olmuştur. Ancak bundan sonraki dönemde, askerî vesayetin gücünün giderek azalması, Tayyip Erdoğan’ın dini daha çok kullandığı ve giderek kendisini İslâmî kesimi temsil eden bir lider gibi takdim edip toplumu “Allah ile aldatmaya” başladığı, İslâm adına daha fazla konuştuğu bir süreci başlatmıştır.

Bu dönem ise, laik demokratik bir siyâsî liderin kendisini Hak olarak sunmaya, sırât-ı müstakîmi temsil ettiğini söylemeye ve böylece İslâm’ı tahrif etmeye yönelik konuşmalarını zirveye çıkardığı bir dönem olmuştur. AKP lideri gücünü perçinleyip tek başına ülkeyi yönetecek yetkiye ulaştıkça İslâm’ı daha fazla kullanmaya başlamış ve artık iyice benimsemiş olduğu laiklik ve kemalizmle uyumlu bir İslâm anlayışı oluşturma gayretiyle İslâm’a en çok zarar verdiği döneme geçilmiştir. Yani İslâm’a en çok zararın verildiği, laikleşme, sekülerleşme ve yozlaşmanın en fazla yaygınlaştığı dönemler Erdoğan’ın daha güçlü olduğu dönemlerdir. İbret alınması gereken durum ise, bu büyük yozlaşma döneminin, özellikle 2010’dan itibaren, başta Kenan Alpay, Hamza Türkmen, Bahadır Kurbanoğlu ve diğer Haksöz yazarları, Özgürder yetkilileri olmak üzere tevhîdî uyanış süreci öbeklerinin büyük ekseriyetinin laik başbakan Erdoğan ve laik kapitalist partisinin iktidarını gazete ilanları ve TV konuşmalarıyla destekledikleri döneme denk gelmesidir.

Kenan Alpay ve onun gibi tevhidden sonra laik kapitalist AKP destekçiliğine savrulanlar bilmelidirler ki, 2010 referandumuyla şirk anayasasına verdiğiniz “aktif destek”le başlayıp laik demokratik bütün seçimlerde ısrarla sürdürdüğünüz ve herkesi de çağırdığınız büyük sapmaya meşruiyet kazandıran yazı ve sözlerinizin üzerinden on yıl bile geçmeden içerden de olsa bu ağır eleştirileri yapar hale gelmiş olmanız bile, hâlâ yanlıştan dönmenize yol açmıyorsa, bu hâl öncelikle çok büyük bir kirlenmenin zihinlerinizi işgal edip dönüştürdüğünün göstergesi olabilir. Aynı zamanda, bu hâliniz, onca İslâmî birikiminize rağmen sizin on yıl sonrasını göremeyecek ve bu batıl yolun kaçınılmaz olarak bu sonuçlara yol açacağını fıkhedemeyecek kadar feraset ve basiretten uzak kalmanıza yol açan sığ bir birikime sahip olduğunuzun işareti olabilir. Sonuçta da yıllarca yaptığınız Kur’an ve siyer okumalarınızın sizde bu basiret ve ferasetin oluşmasına vesile olamaması, bu tür Kur’an çalışmalarını içselleştiremediğinizin ve bilginin ahlakını kuşanmakta zaaf içinde olduğunuzun göstergesi olabilir.

Nitekim AKP iktidarının politikalarına yönelik eleştirilerinizin sadece Türkçü ve Atatürkçü eğilimlerin artışıyla ve kimi hukuk ihlalleriyle sınırlı olması da ilginçtir. Diyanet İşleri Başkanıyla birlikte devletin şirkle hükmeden ve şirk sisteminin bekçiliğini yapan laik ve Atatürkçü kurumları olan Yargıtay, TSK ve MİT açılışlarında onlara dua ederek İslam’ın araçsallaştırılmasından hiçbir rahatsızlık duymayıp tam tersine buralarda yapılan duaları “çok güzel dualar” olarak niteleyip sahiplenerek övgüyle karşılamanız da ilginç bir biçimde İslâmî birikiminizin seviyesini göstermektedir. Oysa Türkçü ve Atatürkçü bir çizgiye  kaymalarından çok daha önemli olarak “Din bireyseldir”, “ekonominin dini, imanı olmaz”, “laiklik İslam ile bağdaşır”, “biz sırat-ı müstakim üzereyiz bizden ayrılan sapmıştır”,  “biz hakkız ve batıla karşı Hak-batıl mücadelesi sürdürüyoruz” vb gibi onlarca saptırıcı açıklamayla sürekli “İslam’ı, Hakk’ı ve Sırat-ı Müstakim”i tahrif etmeye ve laik devlet ve iktidarı için araçsallaştırmaya yönelik söylemlerine, propagandalarına dair tek bir itirazınızı duymamamız da sizin Kur’an ve sünnet konusunda yeterli bir birikime sahip olmadığınızı göstermekte değil midir?

Büyük ilkesizliklere imza atıp bâtıla destek vermeye savrularak bu kadar yaygın ve derin bir yozlaşmanın müsebbibi olan bu kesimler; hak maskeli bâtılın peşine takılıp destek vermekle ve “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen hükmedicileri Müslüman ilan eden” bir tahrifatı yapmak suretiyle bu büyük yozlaşmadan sorumlu olduklarının idrakiyle pişmanlıklarını izhar edip tevbe etmedikçe Allah’ı razı edemez, Müslümanların güvenini kazanamazlar. Bu tevbe ve pişmanlıklarıyla birlikte yanlış yaptıklarını kamu oyuna açıklayarak bu büyük sapmayı mahkûm etmedikçe de, asla sorumluluktan kurtulamaz ve arınamazlar. İslâmî temel ilkelere ve nebevî yönteme aykırı davranıp İslâmî mücadeleye zarar verdikleri için Müslümanlardan özür ve helallik istemedikçe, bu tür içerden eleştirilerle bir nevi günah çıkartma gösterileri yapmaları kendilerini asla kurtaramayacak ve kendilerine güveni yeniden sağlayamayacaktır.

İslam’ı Araçsallaştırıp Laik Kapitalist Devlete ve Politikalarına Meşruiyet Sağlamak Amacıyla Kullanmada O Kadar İleri Gidildi ki, İslam’a CHP Dönemlerinde Verilemeyen Zararlar AKP Döneminde Verildi

Özellikle de 2010 şirk anayasa referandumundan itibaren dozajı giderek artan din adına konuşma, dini istismar edip kendisini İslâmî bir lider gibi sunma zulmü, sonuçta İslâm’a CHP’nin ve darbe süreçlerinin bile veremediği büyük zararlar vermesine yol açmış, muhafazakâr ve Müslüman kesimlerdeki sekülerleşmeyi, laikleşmeyi zirveye çıkarmıştır.  CHP iktidarı olsa, şüphesiz Müslümanların kendilerine daha fazla zulüm yapabilirdi, ama asla İslâm’a, İslâmî uyanışa, İslâmî bilince ve sonuçta da Müslümanların inancına ve ahlâkına bu kadar büyük bir zarar veremez, Müslümanların bu derece yüksek oranda yozlaşmasına yol açamazdı. Çünkü CHP iktidarı “İslâm laiklikle bağdaşır”, “Din bireyseldir”, “ekonominin, paranın dini imanı olmaz” ya da “Kur’an güncellenmeli” vb. söylemlerle İslâm’ı tahrif amaçlı çabalar ortaya koysa, CHP zihniyetinin İslâm’a karşı açık düşmanlığı sebebiyle, onların bu söylemlerini muhafazakâr ve Müslüman olan kesimler ciddiye almazlardı. Üstelik açıkça karşı çıkıp tavır koyarlardı.

Ancak CHP döneminde sadece Müslüman’a ve haklarına zarar verilirken, sûret-i haktan görünen AKP döneminde ise doğrudan İslâm’a ve başta âile olmak üzere toplumun temel değerlerine zarar verilmiştir. Böylece İslâmî uyanış süreci belki de uzun yıllar toparlanamayacak kadar büyük bir darbe yemiş, ama buna rağmen de AKP “Müslüman” kesimler desteklenmeye devam edilmiştir.

Bütün bunlara rağmen, bir daha ifade etmek istiyorum ki, Kenan Alpay gibi içerden ve sınırlı da olsa AKP politikalarını artık eleştirmeye başlayanlar, 7-8 yıl sonrasını bile görmekten aciz kalan idrak ve basiretlerini sorgulayıp yaptıkları büyük ilkesizlikleri, vahye ve nebevî yönteme aykırılıkları ve İslâm’a da İslâmî mücadeleye de büyük zararlar veren çok önemli yanlışlarını, kamuoyu önünde itiraf ve mahkûm ederek, istikamet üzere bağımsız ve İslâmî kimlikli bir dâvetçi ve ilkesel bir muhalefet konumuna hâlâ dönmeyecekler mi?

Az da olsa daha bağımsız bir yaklaşım ortaya koyanlar olsa da ifade edilen pişmanlık ve eleştirilerin çoğu, iktidardan umdukları beklentileri karşılanmayanların veya iktidarla sorun yaşayanların ya da AKP’nin daha dürüst ve hukuka saygılı kanadı (mesela bir zamanki AKP’nin Ahmet Davutoğlu kanadı) olmak isteyenlerin içerden eleştirileri olmaktan öteye bir anlam taşımamaktadır. Bu sebeple, son dönemde AKP ve Erdoğan ile Gelecek Partisi ve Ahmet Davutoğlu arasında sıkışan laik demokratik siyaset zemininde, adeta girdikleri bataklıkta çırpınanlar gibi bir çıkış yolu da üretememektedirler. Tabii ki, Kur’an’ı ve Rasûlün örnekliğini, nebevî yöntemini bu derece terk edenlerin kaçınılmaz sonu böyle bir kaosa ve bataklığa sürüklenmektir. Üstelik Ahmet Davutoğlu başa geçse ne değişecektir? Laik sistem içinde laik demokratik ilkelere, laik kemalist anayasa ve yasalara itaat ederek, hangi siyâsî parti ve hangi lider iktidar olursa olsun, hevâya göre yasa yapmaya, şirk ve zulüm yönetimi olmaya devam edeceği açık değil midir? Böyle bir laik partinin içinde yer almanın veya destek olmanın akidevî bir sapma oluşturacağı, nasıl oluyor da hâlâ fark edilmiyor?

Bu büyük yanlışları yapanlar, bu yaptıklarının, vahyin ölçülerine, akîdevî ilkelere ve Nebevî yöntemin esaslarına göre yanlış olması yanında, artık yaşanan pratikle de çok büyük bir yanlış olduğunun “ayne’l-yakîn” olarak da ortaya çıktığını neden göremiyorlar? Yapılan bu bâtıl amel ve bu ameli meşru göstermek için ortaya konan te’vilden tahrife kadar birçok söylem ile bâtıl siyasete destek dâveti sonucunda gelinen nokta; demokratikleşen “Müslüman”ların istikamet krizine girip, artık yaşadıkları gibi inanmaya başlamaları, hevânın ilahlaşması, dünyevîleşme ve sekülerleşmenin kuşatması altına girmeleridir.

Sonuçta İslâmî mücadele zemini ve tevhîdî uyanış süreci büyük kan kaybı yaşamış, kendi çevremizdeki birikimin çok boyutlu kirlenmesi dışında, ayrıca ortada Hakk’ı doğru temsil eden bir mihenk görevini ifa edecek, seküler siyasetten, laik iktidardan bağımsız İslâmî kimlikli kuşatıcı bir yapı kalmayınca daha yaygın sapmaların da sebebi olunmuştur. Laiklikle, şirkle hükmeden, geleneksel ve modern bid’at ve hurafeleri İslâm diye takdim edip zulme, adaletsizliğe ve yolsuzluğa bulaşmış olan bir iktidarı desteklemek için araçsallaştırılan Kur’ân ve İslâmî kavramlar sebebiyle, İslâm’a da büyük zarar verilmiştir. Üstelik büyük medyatik imkânlarla topluma İslâm adına sunulan Hak ile bâtıl karışımı bu din, fıtrata aykırı geldiği için de yeni nesillerin İslâm’dan uzaklaşmalarına, yaygın biçimde sekülerleşmelerine, hatta deizme kadar savrulanların giderek artmasına yol açılmıştır.

Evet, toplumu tevhîdî istikamette dönüştürme ve vahiyle yeniden inşâ etme sorumluluğu taşıyanların, laik sistem içi kirli politikanın içine aktif biçimde girmeleri çok büyük zararlara yol açtı. Ferdin, ailenin ve toplumun ifsadına yönelik bunca tahribat, özellikle son 15 yılda, kendisinin İslâm adına hareket ettiğini, Hak olduğunu ve bâtıla karşı hak mücadelesi verdiğini, kendisinin sırat-ı müstakîm üzere olduğunu ve kendisinden ayrılanların saptığını iddia ederek suret-i hak’tan görünüp İslâm’ı istismar ederek kitleleri Allah ile aldatan AKP iktidarının en güçlü olduğu döneminde çok daha yoğun biçimde yaşandı.

Tevhîdî uyanış süreci öbeklerinin önemli bir kısmı, bu büyük ifsâdın yaşandığı süreçte de destek vermeyi sürdürerek, laik iktidarın Allah ile aldatmasının tesirini arttıran bir rol oynadılar ve maalesef  bu fesadın bir parçası oldular. Böylesine yaygın ve kuşatıcı bir ifsâdın, Hak adına gerçekleştirildiği bir süreçte, “dindar”lar laik, Müslümanlar seküler, imam hatipliler bînamaz (% 80’i namazsız), yeni nesiller ise seküler ve deist olmasın da ne yapsınlar?

Sonuçta, bakın ne hâle gelindi? Laik demokratik iktidara eklemlenmek Müslümanları nasıl dönüştürdü? Ne kadar büyük bir kirlenme yaşandı? En temel duyarlılıklar nasıl oldu da bu derece kaybedildi? Üstelik bütün bu kirlenme ve yozlaşmaların, haksızlık, adaletsizlik, yolsuzluk vb. birçok kötülüğün faturası, doğrudan İslâm’a ve Müslümanlara kesildi. Çünkü bağımsız İslâmî kimlikli alternatif temiz bir yapı ortaya konmayıp AKP içinde ya da yanında yer alınınca, medyada ve kamuoyu önünde sürekli AKP savunuculuğu ve aktif destekçiliği yapılınca, AKP liderliğinin aynı zamanda İslâm’ı ve Müslümanları da temsil ettiği imajının oluşmasına yol açıldı. Bu yüzden iktidarın kirliliği, AKP içi kavgalar birçok Müslüman kesimi de kuşattı. Bütün bunlara değer miydi? Bu kirli ve yozlaştırıcı zeminden bir an önce uzaklaşılması gerektiği neden hâlâ akledilemiyor?

Üstelik iktidarla bu kadar iç içe olmanın ve yıllarca medyada savunuculuğunu yapmanın, aktif destekçi ve taraf olmanın, hatta başkalarını da “tarafını belli etmeye” çağırmanın sonucu bu kesimlerin davetçi vasıflarını da yok etmiştir. Çünkü tebliğin muhatabı konumundaki diğer muhalif kesimlerin, kendilerini iktidar kavgasında rakip olarak görmesine, davetin muhatabı konumundaki “Pelikan”ların dahi kendilerini AKP içinde rakip olarak görüp kötü bir dille saldırmalarına sebep olmuşlardır.

Evet, maalesef durum ve gidişat çok kötüdür. AKP iktidarlarının programlarıyla gerçekleşen gönüllü sekülerleşme ve laikleşmenin sonucunda acı gerçek şudur ki, Kur’an’ı hakkıyla okumaktan uzak düşmüş on milyonlarca “Müslüman”, vahyin ölçülerinde Müslüman olmanın gereklerinden habersiz ve uzak bir konumda oldukları halde, Müslüman olduğunu zannederek hüsrana doğru sürüklenmektedir. 

Tüm insanlığın ihtiyacı olan bir mesajı taşıyan Kur’an elimizde olduğu halde ve insanlık karanlıkların, sömürü ve zulümlerin ortasında bu mesajın aydınlığına ve adaletine muhtaç iken ve üstelik tarih de, insanlığın kurtuluşuna vesile olacak tek nizam olan İslâm’ı, tek alternatif olarak insanlığın gündemine sokmaya zorlarken, biz ne haldeyiz? Tarihin insanların gündemine İslâm’ı sokmaya dair bu akışını, bu zelil halimizden dolayı ya da kendi hatalarımızdan ve tevhidî dirilişle ümmetleşememekten kaynaklanan güçsüzlüğümüz ve temsil zaafımız sebebiyle biz engelliyorsak, bu büyük vebalin hesabını nasıl vereceğiz?

İslâm ümmetinin tevhîdî bir uyanışla ve yeniden kaynağa dönerek öz yörüngesinde gelişmesini, yeniden izzet kazanıp ayağa kalkmasını engellemek, İslâm’ı kendi coğrafyasında boğarak yeni sömürgecilikle kaynaklarını talan etmek üzere küresel korsanlar ABD-İsrail öncülüğünde ve AB desteğiyle ahlâksızca terör estirmektedirler.

Böyle bir süreçte, zikrettiğimiz bunca yozlaşmanın ve Müslümanları sekülerleştirmenin müsebbibi olan laik bir iktidara destek uğruna Müslümanlarla vahdeti oluşturma çabalarını feda etmek sapması sürdürülürse, Rabbimizin huzurunda nasıl hesap verilecektir?

Bütün bu yozlaştırıcı politikalar ile eğitim ve kültür alanındaki sekülerleştirme sonucunda, muhafazakâr ve geleneksel “Müslüman” kesimlerde Özal ile başlayan gönüllü sekülerleşme (Dünyevîleşme; Allah’ın ve dîninin karıştırılmadığı, hevâya göre yaşanan hayat alanları oluşturma), kapitalistleşme AKP döneminde tevhîdî kesimi de kuşatarak zirveye ulaşmış bulunuyor. Ölçüsüz kazanma ve azgın bir tüketimi esas alan, lüks ve israf eksenli kapitalist kültür, “Müslüman”ları giderek daha fazla kuşatıyor.

Hatta 15 Temmuz’dan sonra Kemalistleşme eğilimleri de, tepedekilerin öncülüğünde ve örnekliğinde AKP destekçisi tabanda çok yaygınlaşmış durumda. Öyle ki, 15 Temmuz sonrası AKP dönemi, “neo-kemalist dönem” denmeyi hak edecek bir görünüm arz etmektedir. Sonuçta “Müslüman” olduğunu iddia edenlerin çok büyük kısmının Kur’ân’da zikredilen “Müslim” olma nitelikleriyle alâkasının olmamasına dair yüzyıllardır süregelen acı gerçeklik, Türkiye’de AKP iktidarının oluşturduğu yozlaştırıcı zeminde daha da derinleşip yaygınlaşmış ve önceki geleneksel âidiyetin de gerisine düşülmüştür. Hatta saray ulemasının te’vilden tahrife kayan iktidar yanlısı tutumları ve statüko dinine destekçi yorumlarıyla tevhîdî kesimin bile önemli bir kısmının kafasının karışmasına yol açılmış, sonuçta da tuzun kokmasına ve yaşanan yozlaşmanın daha yaygın ve daha derin bir boyuta taşınmasına sebep olunmuştur.

Bütün bunların önemli sebeplerinden birisi de, bu savrulan kesimlerin Allah’ın inzal ettiği şerefli “Müslim” adımızı terk edip kendilerini, emperyalistlerin ürettiği ve İslam’ı siyasal bir ideoloji konumuna indirgeyip kulluk bütününü parçalayan “İslamcı” kelimesiyle tanımlamalarının yol açtığı zihnî bulanıklık ve kavram kargaşası olabilir mi? Düşünüp akletmeyecek misiniz?

Heeeeeeey, istikamet krizindeki tevhîdî uyanış süreci öncüleri! İlkesizlik yaparak laik demokratik siyasetin içine dalmanızın yol açtığı bu halin zelil sonuçlarını görüp hâlâ uyanmayacak mısınız? Bâtıl siyasete eklemlenmeniz sonucunda yaşanan büyük yozlaşmanın ve kokuşmanın faturasının İslam’a kesilmesine ve başta yeni nesiller olmak üzere davetin muhatabı olan kitlelerin İslam’dan uzaklaşmasına sebep olan bu kötü gidişatın daha ne büyük kötülüklere yol açtığını hâlâ fark etmeyecek misiniz? Hâlâ akledip bu büyük yanlıştan dönmeyecek misiniz? Laik parti tarafgirliği ve şirkle hükmeden iktidarın aktif destekçiliğini yapmak ya da ganimet kapmak için terk ettiğiniz mevzilerinize ne zaman geri döneceksiniz?

Dipnotlar:

[1] http://www.anadoluplatformu.org.tr/etkinlikler/1426. 29.04.2013.

[2] Burada şu şerhi düşmek de adaletin gereğidir: Ramazan Kayan, referandum sürecinde kendisinin hocası, öncüsü olduğu AKDAV vakfının laik TC anayasasındaki değişiklik referandumunda “evet” oyu verme çağrısı yapan kuruluşlar arasında yer alması konusunda kendisine bir soru tevcih edildiğinde; “ben ne oy veririm ne de oy vermeye çağırırım, bu konuda vakıf ile beni aynı değerlendirmeyin” cevabını vermiştir. Tabii ki, öncüsü, hocası olduğu bir vakfın, meşru olmayan bu kararına karşı böyle edilgen bir tutumla yetinmesi ne derecede kabul edilebilir, o da ayrı bir konudur.

[3] Anadolu Platformu, 8. Anadolu Buluşması Sonuç Bildirgesi, 28 08 2013. http://www.anadoluplatformu.org/etkinlikler/1697

[4] http://www.haber7.com/guncel/haber/1102209-97-stkdan-hukumete-tam-destek-bildirisi

[5] http://www.dunyabulteni.net/haber/120877/davutoglu-referanduma-evet-meclise-destektir

[6] Meşale Derneği’nden 7 Haziran Seçimleri Çağrısı, 05.06.2015. https://www.hurriyet.com.tr/yerel-haberler/malatya/mesale-dernegi-nden-7-haziran-secimleri-cagrisi-37123505

[7] http://www.insanvedegerhareketi.org/?p=739

[8] http://www.haberdurus.com/haber/insan_deger_hareketi_ile_ilgili_bir_degerlendirme-57868.html

Erbakan da Erdoğan da Anadolu’daki Müslümanların tarihini bin yılla ifade edip Selçuklu ve Malazgirt’i Anadolu’nun Müslümanlaşmasının başlangıcı olarak esas alırlar. Halbuki Kürt Müslümanlar Hz. Ömer döneminden beri bölgede vardılar ve üstelik Malazgirt’teki Alpaslan’ın ordusunda bile on bin civarında Müslüman Kürt vardı. Malazgirt savaşı da Rumlar ve Türkler arasında değil Müslümanlar ile  Hıristiyan Haçlılar arasında gerçekleşmiş bulunmaktadır.

[9] https://www.anadoluplatformu.org.tr/sonuc-bildirgesi-2/. 30. Ağustos. 2021.

[10] Hayrettin Karaman, Ahlak Herkese Lazım, 25 Nisan 2019, Yeni Şafak Gazetesi.

[11] Özlem Albayrak, Deizm mi, sekülerizm mi?, Yeni Şafak Gazetesi, 11 Nisan 2018.

[12] Beşir Atalay, 05 Kasım 2016, Bolu Abant Tabiat Parkı, Vuslat Platformunun ‘Ufuktaki Yeni Türkiye Gençlik ve Geleceği’ sempozyumu. http://www.timeturk.com/burjuva-musluman-bir-genclik-goruyorum/haber-363423.

[13] https://www.habervakti.com/akil-tutulmasi-1

[14] https://www.habervakti.com/biz-neden-mesuluz

[15] https://www.youtube.com/watch?v=kCD6yAEdOf8

[16] Kemal Öztürk, “İslâmcılar Devletçi mi Oldu?”, Yeni Şafak gazetesi, 07. Ocak. 2016. http://www.yenisafak.com/yazarlar/kemalozturk/İslâmcilar-devletci-mi-oldu-2025067

[17] Haksözhaber.net.  http://www.haber7.com/siyaset/haber/175647-bakan-sahin-dindarlari-laiklestirdik. – http://www.gazetevatan.com/-dindarlari-biz-laiklestirdik–83315-gundem/

[18] http://www.milliyet.com.tr/yazarlar/serpil-cevikcan/-ataturk-un-idealini-ak-parti-2499341/

[19] İslâmî Hareket Üzerine Ercümend Özkan’la Söyleşi, Anlam Yayınları, s,355, 370. (MNP’nin kapatılmasının ardından yurtdışına (İsviçre) giden Erbakan, bir süre sonra Muhsin Batur’un (Eski Hava Kuvvetleri Komutanı) marifetiyle, MSP’yi kurmak üzere özel bir kurye ile Türkiye’ye getirtildiği de hatırlanmalıdır.)

[20] Ramazan Kayan, Milat Gazetesi, 29. 01. 2019.

[21] Kenan Alpay, “Kemalizmin Kerametleri Dindar Nesile Telkin Edilirken”, Yeni Akit Gazetesi, 21 Mayıs 2019.

[22] Kenan Alpay, Haksözhaber, 09 Ocak 2019.

[23] Kenan Alpay, Aklın ve Kalbin Kodları Dönüşürken, Yeni Akit, 02 Ağustos 2019.

Maalesef tevhîdî uyanış süreci bakıyesi grupların büyük çoğunluğunun istikamet krizine girip birçok temel ilkeyi ihlal ederek destek verdikleri AKP’nin 20 yıllık iktidarında yaşanan büyük yozlaşma ve sekülerleşme o kadar ileri boyutlara ulaşmıştır ki, bazı iktidar yanlısı gazetelerin yazarları ve bazı aktif destekçi grup öncüleri bile artık dayanamayıp feryat etmeye başlamışlardır.

Tabii ki, istikamet krizindeki tevhîdî kesim öncülerinin bazılarının yönelttikleri bu eleştiriler, maalesef ilkesel ve bağımsız İslâm kimliğin gerektirdiği özgün eleştiriler olma boyutuna bir türlü ulaşmamakta, daha ziyade destekledikleri ya da liderini hâlâ sahiplenip kayırdıkları iktidarın dürüst bir kanadının içeriden eleştirileri mesabesinde kalmaktadır. Çünkü “Allah’ın indirdikleri ile hükmetmeyenlerin, inkâr etmedikleri sürece mü’min olmaya devam edeceklerine” dair te’vilden tahrife sapan akıdevî bir kirlenmenin pençesinde yaşadıkları zihnî kargaşa, hakikati görüp ona teslim olmalarına ve savruldukları büyük yanlıştan dönmelerine engel olmaktadır. Bu sebeple, “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenlerin konumu”yla ilgili bu önemli ilmî konuyu da Rabbimizin izniyle yakın zamanda kapsamlı biçimde sizlerle paylaşmaya çalışacağım.

Tevhîdî Uyanış Süreci Gruplarının AKP Üzerinden Laik Demokratik Bâtıl Siyasete Destekçi Olma ve Hatta İçinde Yer Alma Sapmasına Bir Başka Örnek: Anadolu Platformu ve AKDAV

Bir zamanların tevhîdî uyanış süreci öncülerinden “Zeki Baba” lakaplı Zekeriya Şengöz’ün onursal başkanlığında Turgay Aldemir’in genel başkanı bulunduğu, Ramazan Kayan’ın da hocası olduğu Anadolu Platformu adı altında ülke çapında örgütlenmiş bir grup ise, hocaları Ramazan Kayan hâlâ teorik tevhîdî söylemini belli ölçüde korumaya devam etse de, İslâmî kimliğin bağımsızlığını ve muhalifliğini korumakta acze düşerek; Sivil Dayanışma Platformu, Anadolu Platformu, Bülbülzade Vakfı ve Şehit Kamil Belediyesi tarafından düzenlenen “Yeni Anayasa/İlkeler ve Ortak Paydalar” başlıklı bir toplantıda, kendi ifadeleriyle “yeni Anayasada ilkelerin ve ortak paydaların neliği ve nasıllığını masaya yatırmıştır”.  Bu toplantıda, Anadolu Platformu Başkanı Turgay Aldemir, Toplumsal Sözleşme başlıklı konuşmasında şunları ifade etmiştir: “Öncelikle yapılması gereken; bütün insanlarımızın temel hak ve hürriyetlerini garanti altına alan, özgürlükçü ve insan odaklı bir yaklaşımdan beslenen bir anayasa yapmak olmalıdır. Siyasal katılım süreçlerini iyileştirmek; bu ülkede darbe tartışmalarına son vermek için politik ve bürokratik alana karşı sivil alanı güçlendirmek gerekmektedir. Yeni anayasayı yasalaştırma süreci eski anayasadan bağımsız olarak, onu referans almaksızın, özgün bir meclis kararı ile yürütülmelidir. Bu nedenle mecliste ortaya çıkacak temsil eksikliğini gidermek üzere, parlamento dışı siyasi partileri ve sivil yapıları da anayasa yapım sürecine katacak mekanizmaların oluşturulması gerekir. Toplumu merkeze alan, az maddeli bir toplumsal sözleşme için, çabalamalıyız. İç barış ve huzuru sağlayıp güven ortamını bu sözleşme ile tıpkı Hudeybiye’deki gibi sağlayabiliriz“.[1]

Tıpkı diğer kuruluşlar ile birlikte imzaladıkları önceki bölümlerdeki açıklamalarda yer verildiği gibi, laik anayasa yapımı ve değişikliği; Müslüman kimliği ve akîdesinin gerekli kıldığı ayrışma, muhalefet ve vahye dayalı anayasa dışında hiçbir beşerî laik anayasadan razı olmayacakları vurgusu yapılmadan sahiplenilerek, hep birlikte “bütün insanlarımızın temel hak ve hürriyetlerini garanti altına alan, özgürlükçü ve insan odaklı bir yaklaşımdan beslenen bir anayasa yapmak” için çabalamalıyız denilmektedir. Yani laikliği veri kabul eden ve “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” put maddeler arasında sayan seküler bir anayasa yapımında rol üstlenmek ve böyle bir anayasayı “bütün insanların temel haklarını garanti altına alan, özgürlükçü ve insan odaklı” olmak kaydıyla birlikte yapmaktan bahsedilmektedir. Bir Müslümanın, vahyi esas almayan laik bir anayasanın yapılmasında teşriî işlev üstlenmesi ve böyle anayasayı sahiplenmesi akîdesiyle bağdaştırılabilir mi?

Üstelik Hudeybiye, Müslümanlar ile müşriklerden oluşan iki bağımsız tarafın arasında sadece bir barış anlaşması iken, bu ülkede anayasa yapımında Müslümanların bağımsız iradeleri de söz konusu değildir. Eğer bağımsız iradeleri söz konusu olsaydı, Müslümanların vahye dayalı bir anayasa yapmaları gerekirdi. Söz konusu edilen anayasa yapımında Müslümanların bağımsız iradeleri olmadığı gibi, yapılan da bir barış anlaşması olmayıp Müslümanlara da hükmedecek bir anayasanın ya da değişikliğinin hevaya göre ve şirk zemininde teşriînden ibarettir. Buna rağmen, tıpkı Haksöz çevresi ve öncülerinden Hamza Türkmen’in de sık başvurduğu saptırıcı örnekle, Hudeybiye ile benzeştirilerek, kendilerince kimi İslâmî unsurlar araçsallaştırılarak şirk anayasası yapımına iştirak etmeye meşruiyet kazandırılmaya çalışılmıştır.

Daha sonra da Ağustos 2013’te aynı grup, düzenledikleri 8. Anadolu Buluşması Toplantısında hükümetin bakanlarının da, AKP MKYK üyelerinin de, kimi liberal demokrat yazarların da konuşmacı olarak katıldığı bir toplantı düzenlemişlerdir. Bu toplantının sonuç bildirgesinde, daha önce “sivil anayasa” talebiyle ortaya çıktıkları, referandumda oy verme çağrısı yaptıkları ve AKP’ye oy vermeyi meşru sayıp insanları davet ettikleri gibi, bu sefer de şu ifadeleri cüretkârca kullanır hâle geldiklerini ibretle izliyoruz.[2] “İslam ümmetinin yeniden inşasında ve ulusal-küresel zulüm sistemlerinin sona erdirilmesinde ‘Yeni Türkiye’ stratejik bir konumda bulunmaktadır. 2007’den itibaren yaşadığımız süreç Yeni Türkiye’nin böyle bir ufka sahip olduğunu göstermiştir. Bu durum aynı zamanda Türkiye’yi küresel güçlerin hedefi haline de getirmiştir. Gezi Parkı olayları bu emperyalist saldırılardan biridir ve bu türden girişimlerin devam edeceği de anlaşılmaktadır… Anadolu Platformu, Yeni Türkiye’nin inşasında sorumluluk almaktan kaçınmayacaktır.”[3]

Tevhîdî uyanış sürecinden gelen bu grup, AKP’li bakanlarla, liberal demokrat akademisyenlerle bir araya gelip sistem içi görece olumlu buldukları politikaya destek veren açıklamalar yapmışlardır. AKP’nin projesi olan, Anglosakson laikliğini ve demokrasiyi geleneksel hurafeci tarihsel birikime dayalı İslam anlayışı ile sentez edip yeniden ihya etme hedefine yönelen, Osmanlı hinterlandında sosyolojik anlamıyla ve mevcut haliyle “Ümmet”i gözeten kimi politikaları izleyen “Yeni Türkiye” hareketini dava edindiklerini ve “Yeni Türkiye’nin inşasında sorumluluk” alacaklarını açıklayabilmişlerdir. Böylece özgün ve bağımsız tevhidî kimlikli bir İslâmî hareket olmak ve bunda ısrar etmek yerine, AKP’nin “Yeni Türkiye”yi inşa hareketinin parçası olmayı, (İslâmî duyarlılıkları sürse de) İslâmî çalışmalarını sistem içi siyaset zeminiyle bütünleşerek, yardımlaşarak ve hatta o zeminden elde ettikleri kazanımları koruma ve geliştirmeyi önceleyerek gerçekleştirme eğilimi içine girdiklerini ifade etmişlerdir.

Önceki bölümlerde verdiğimiz örneklerde yer alan tevhidî uyanış süreci bakıyesi kesimler ve öncüleri sistem içi değişimi temsil eden AKP üzerinden demokratik politikaya meylettiler, özellikle de anayasa referandumundan sonra çok daha fazla eklemlendiler. Önce oy vererek başlayan aktif destek, daha sonra laik parlamentoda teşri’ işlevi gören milletvekilliğini de meşru görmeye kadar götürüldü ve oraya girmek için aday olanlar da, hatta milletvekili olanlar da oldu. İşte bu tevhidî uyanış süreci grupları ve öncüleri, yıllarca karşı çıkıp mücadele ettikleri geleneksel hurafeciliği temsil eden tarikat, tasavvuf kesimleri ve gelenekselci cemaatlerle birlikte 97 STK (İsmailağa Cemaati, Menzil Cemaati, Erenköy Cemaati, Hüdayi Vakfı, Safa Vakfı, Sami Efendi Vakfı, İhlas Vakfı, Barla Platformu, TGTV, Bilim ve Sanat vakfı, Birlik Vakfı, Ensar vakfı, İHH İnsani Yardım Vakfı, Medeniyet Gençliği Vakfı, AKABE Kültür ve Eğitim Vakfı, AKDAV eğitim vakfı, Anadolu Eğitim PlatformuYardım Eli vakfı vb.) AKP’ye destek ortak açıklamalarına imza atıp gazetelere tam sayfa ilanlar verdiler.

Görüldüğü üzere, temel İslâmî meselelerde sürekli hikmetsiz ve üslupsuz kavgalar yaparak insanları İslam’dan soğutanlar, yani Kur’an merkezli İslam anlayışına sahip olanlar ile hurafeci kesimler laik demokrasi sandığında “vahdet” oluşturup AKP’ye destek bildirileri yayınlıyor, gazetelere tam sayfa ortak imzalı ilanlar veriyorlar. Bunların birlikte imzaladıkları ilan metninde yazılanlar ise, tevhidî uyanış süreci bakıyesi kesimlere asla yakışmayacak ve çok geriye gidişi ifade eden sağcı, muhafazakâr, devletçi, “millici” bir muhtevadaydı. Geleneksel hurafeci kesimler ve tevhîdî kesimden sistem içine doğru meyledenler ortak imzaladıkları ilan metninde şunları ifade etmişlerdi: “Kendimizi öz yurdunda garip, öz vatanında parya hissediyorduk. Ancak milletimizin ferasetine yürekten inanıyorduk. ‘Yeter söz milletindir’ diyen merhum Menderes nasıl hissiyatımıza tercüman olduysa, milletimizin basireti vesilesiyle bir müjdenin geleceğini de biliyorduk. Milletin duası ve gayreti bu müjdeyi sandıkta tecelli ettirdi. “Biz şahidiz ki… 28 Şubat’ın bin yıl yaşamak için her aracı kullanarak direnmesi, her türlü saldırı ve tahrike başvurması karşısında ‘Hak’ta sebat edilmiş ve zorluklara göğüs gerilmiştir. Milli iradenin güçlendirilmesi, demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla işletilmesi, din ve vicdan hürriyetinin tam anlamıyla yerleşmesi için memnuniyetle karşıladığımız hayati adımlar atılmıştır”.

İbret verici ve tevhidî uyanış sürecinden gelenler için üzücü olan şudur; seküler zihin, inanç ve hayat tarzına sahip CHP’li bir üye iken bu partiden ayrılıp görece halktan yana DP’yi kuran Menderes için “hissiyatımızın tercümanı” ifadesi kullanılıyor olmasıdır. Menderes, CHP’den ayrılıp DP’yi kurmakla, laik seküler bir anlayışa sahip olmaktan vazgeçip hidayete mi erdi ve Allah’ın hükümleriyle hükmetmeye mi başladı ki, Müslümanların hissiyatının tercümanı sayılabiliyor. Bâtıl sistem içinde yaşanan daha büyük zulmü görece olarak azaltarak sürdüren zulümât içi gri tonlu bir “ehven-i şer”, neden hemen İslâmî bir meşruiyet konumuna oturtuluveriyor ve ondan razı hale geliniveriyor? Menderes ya da benzeri, daha halktan yana veya görece olumlulukları olan ama batıl olmayı ve şirk zulmünü sürdüren politikacılar, eski statüko taraftarı darbeciler eliyle zulme uğradıklarında, onlara zulmedenlere karşı mazlumun hukukunu savunmak ayrı bir şey, onları kendimizi temsil konumuna oturtup meşruiyet kazandırmak ve onlara meyletmek ayrı bir şeydir.

Müslümanların “dua ve gayretlerle sandıktan nasıl bir müjde bekledikleri” konusu da üzerinde düşünmeleri ve ne duruma geldiklerini sorgulamaları gereken bir konudur. İlandaki daha sonraki satırlarda ise, çok daha vahim ifadelerle; “Milli iradenin güçlendirilmesi, demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla işletilmesi” “Hak” olarak takdim edilip ‘Hak’ta sebat etme olarak nitelendirilmiştir. Hak ile bâtılı karıştıran bir mücadeleyle şirke ait seküler demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla işletilmesi konumuna gelinmesinin “Hakk’ta sebat etmenin” sonucu olduğunu ifade eden bu ilanın altında tevhîdî uyanış sürecinden gelen kesimlerin de imzasının yer alması gerçekten üzücüdür. “Hakk’ta sebat etme” sonucunda ulaşılan hedef şöyle açıklanmıştır: demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla işletilmesi… adımları atılmış, “Sandık ve milli irade güç kazanmış, demokrasi dışı her niyet, milli iradeye kast eden her girişim cesaretle bertaraf edilmiştir”. Nasıl oluyor da, “Demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla işletilmesi” gibi hedefler Müslümanların da hedefleri arasına girebiliyor? Laik demokratik yoldaki bir mücadele nasıl oluyor da Hakk’ta sebat ederek sürdürülebiliyor? Ve nasıl oluyor da kurum ve kurallarıyla işleyişi seküler ve bâtıl olan demokrasinin, “Hakk’ta” sebat ederek güçlendirildiği iddia edilebiliyor? Bu iddia, “Hakk’a” iftira değil midir?

Yine geleneksel hurafecilerle tevhidî uyanış sürecinden gelip artık AKP’ye taban olmaya yönelmiş başka gruplardan oluşan 37’sinin birlikte imzaladıkları bir başka ilan daha gazetelerde tam sayfa yer almıştır. Bu son ilanın altındaki imzacılardan bazıları da şunlardır: İnsan ve Medeniyet Hareketi (İMH), Mimar ve Mühendisler Grubu, Hicret Vakfı, Bekader, Enderun, İnsan Vakfı, Umut Işığı Derneği vd. Burada ismi geçen ve bu tür AKP yanlısı bütün bildiri ve toplantılarda başrolde olan İMH hakkında da kısa bir not düşmek isterim.

İnsan ve Medeniyet Hareketi (İMH), daha kuruluştan itibaren AKP ile bütünleşmiş ve milletvekili çıkarmış, laik bir partinin öncü kadrolarında yer alıp hevaya göre hükmetmek üzere parlamentoya girerek ilk savrulan gruplardan birisi olmuştur. Daha 2001 yılında AKP kuruluş çalışmaları yapılırken, bu grubun öncülerinin böyle bir partiye meylettiklerini haber alınca, bana bu haberi veren Burhan kavuncu ile birlikte İstanbul Fatih’teki İnsan Vakfı merkezine gittik. O zamanki başkanları Mehmet Güney’in başkanlığında yönetim kurulu toplantıları vardı. Bizi de buyur ettiler ve katıldık. Onlara, laik demokratik bir parti içinde yer almanın ya da destek olmanın İslami kimlik ve ilkelerimizle bağdaşmayacağını delilleriyle anlatmaya çalıştım. Yönetimin yarıya yakını “Mehmet abi haklı söylüyor, uzak durmalıyız” derken Mehmet Güney, “hayır tam tersine içinde daha başlangıçta yer almalıyız, aksi takdirde iktidar imkanlarından başkaları istifade eder biz edemeyiz” dedi. Bunun üzerine yönetimin diğer yarısı da ona hak verdi ve sonuçta ikna edemeden oradan ayrıldık. Böylece daha kuruluş safhasından itibaren AKP’ye eklemlenip imkanlar devşiren ilk grup bunlar oldular. Milletvekili çıkardılar. Hatta onların bir milletvekili “TBMM İsrail ile dostluk grubu başkanı” bile olabildi. Daha sonra, elde ettikleri imkanlarla holdingleştiler, çok zengin oldular, birçok imkanları ve makamları elde ettiler, ama en temel ilkelerini ve tevhîdî kimliklerini yitirerek “mücahitler müteahhit oldular” sözünün söylemesinin de ilk vesilesi olmayı başardılar.

İşte başta bu grup olmak üzere, hurafeci kesimlerle tevhîdî kesimden bazı grupların birlikte imzaladıkları AKP’ye destek açıklaması, meşruiyetin ve gayr-i meşruluğun ölçüsünü vahyî/şer’î hükümlere değil de, demokratik standartlara uyduran ve demokratik mücadeleyi Hakk’a iftira ederek “Hak” olarak takdim eden ve bu demokratik mücadelenin destekçisi ve duacısı olacaklarını ifade eden şu satırlarla son bulmuştur: Biz aşağıda imzası olanlar, milli iradenin gücüne yürekten inanıyor; her meselenin milletin arzusu istikametinde, meşruiyet dairesinde çözümünü savunuyoruz. Türkiye’nin her meselesi kendi mecrasında tartışılmalı, gayr-i meşru zeminlere çekilmemelidir. Milleti için başarıyla hak mücadelesi verenlere karşı haksızlık yapılmamalı, yeni vesayetler tesis edilmemeli, şahsi, zümrevî kaygılar ve menfaatler milletin, ülkenin ve demokrasi mücadelesinin önüne geçmemelidir. Bin yıl sürmesi beklenen projeyi 11 yılda sabır ve metanetle boşa çıkaranlara şükranlarımızı ifade ediyor, bu mücadelenin şahidi olduğumuz kadar, gelecekte de destekçisi ve duacısı olacağımızı ilan ediyoruz.”[4]

Pek çok tevhidî/İslamî konuda bu derece bir birliktelik teşkil edemeyen, bir araya gelip vahdete dair tek bir ortak bildiri yayınlayamayanlar ve bu eksiklikten rahatsız olup harekete geçmeyenler, yani on yıllardır tevhidde vahdet oluşturamayanlar, nedense sistem içi açılım konularında, laik sistemin anayasasını yine laik istikamette değiştirmeye oy verme konusunda, sonuçta TBMM’ye “nihai otorite ve nihai kanun koyucu” muamelesi yapma hususunda kolayca bir araya gelebilmekte ve kolayca ardı ardına ortak bildiriler yayınlayabilmekte, gazetelere ilanlar verebilmektedirler. Üstelik bu konuda yıllardır “geleneksel cahiliye” dedikleri hurafeci kesimlerle bile vahdet oluşturabilmekte ve ortak bildiriler yayınlayabilmektedirler. Bu husus bizi düşündürmeli ve sarsmalı değil midir? “Fe eyne tezhebûn/nereye gidiyorsunuz?” sorusunu sormamız önemli sorumluluğumuz değil midir?

Bakınız, o günkü hükümetin tasavvuf ve Osmanlı kültürü sentezi bir geleneksellik çerçevesinde bile olsa Kur’anî bilgi ve birikimi en fazla olan Bakanı Ahmet Davutoğlu bile coşkuyla onaylanmasını istediğiniz bu değişikliğe oy vermenin ne anlama geldiğini, doğru bir tespitle şöyle açıklıyor: “Bu referanduma ‘evet’ demek bu ülkede nihâi otoritenin, nihâi kanun koyucunun Türkiye Büyük Millet Meclisi olduğuna ‘evet’ demektir“.[5] TBMM’nin yaptığı anayasa değişikliğine evet oyu verenler, Davutoğlu’nun bu doğru tespitine rağmen neden oy verme çağrısı yaptılar? Yıllardır Kur’an halkalarında yetişenler, Kur’an merkezli sahih din anlayışını ikame ederek geleneksel ve modern hurafeleri izale etmek için yola çıkanlar olarak, bu kırılma noktasında tutumunuz bu mu olmalıydı? Bir Müslümanın demokrasinin doğal bir gereği olarak “nihâi otorite ve nihaî kanun koyucu olarak laik demokratik TBMM’yi kabul etmesi” tevhîdî akîdesiyle asla bağdaşmayacağı halde, bazı Müslümanların, Davutoğlu’nun ifade ettiği seküler zihniyet ve inançla hazırlanan “laik anayasa değişikliğine” “evet” oyu vermeleri ve üstelik herkesi de “evet” oyu vermeye çağırmaları ne anlama gelmiştir?

Anadolu Platformu onursal başkanı olup geçmişte tevhîdî uyanış süreci öncülerinden biri olarak ağır bedeller de ödemiş bir Müslüman olan Zekeriya Şengöz ise, 2015 yılı 7 Haziran seçimlerinin önemine dikkat çekerek“Bütün millet toplu halde bir kez daha duruşunu ciddi bir şekilde sergilemek zorunda. 28 Şubat sürecinde bedel ödeyen birisi olarak şunu belirtmek isterim ki; yıllardır bu toplum değerlerinden uzaklaştırıldı, kimliği ve şahsiyeti itibarsızlaştırıldı, toplumun zenginliği talan edildiği, fukaralaştırıldığı bir süreçten geçmek üzereydi ama şu an toplum itibar kazandı toplum tekrardan özgürlüklerine kavuşturulmak üzere, toplum tekrardan barışık yaşamak üzere ve toplum tekrardan hak, hukuk ve adaletin sağlandığına inanmak üzere” diyebilmiştir. Bu kadar büyük bir yozlaşmanın yaşandığı, yolsuzluğun, yoksulluğun, adaletsizliğin, haksızlığın zirvede olduğu bir laik kapitalist iktidar dönemi için bu sözleri ifade edebilmiştir. Böylece hem sadece Kur’an’a çağırması gereken davetin muhataplarını hem de tevhide gelmelerine vesile olduğu çevresindeki Müslümanları laik demokratik bir patiye ve şirkle hükmeden bir iktidara destek olmaya çağırabilmiştir. Bunlara ilaveten “Toplumun yanında duran halkın hizmetkârı olduğunu söyleyen bir iktidara şu an dış güçler tarafından ve onların içerideki işbirlikçileri tarafından tekrardan tezgahlar ve oyunlar kurulmak üzeredir. Bu kurulan oyunların bozulması için toplum 7 Haziran’da hep birlikte topyekun sandığa gitmek zorundadır” şeklinde konuşmuştur.[6]

Türkiye çapında örgütlülüğü ve tevhîdî mücadele sürecindeki etkin varlığı sebebiyle çok önemli bir kaç gruptan birisi olan bu grup, görüldüğü üzere diğer çoğunlukla beraber büyük bir savrulma yaşamış ve sonuçta üçe bölünüp yeni arayışlara girmiştir. Ancak üç parçanın da ilkesel bir bölünme sonucu ortaya çıktığı söylenemez. Çünkü her birinin laik partilerle olan ilişkileri sürmekte, tabiri caizse Saadet Partisi, Gelecek Partisi ve AKP arasında gidip gelen ya da yeni kurulacak laik yeni bir partiye de sıcak bakan bir kafa karışıklığı her birinde sürmektedir. Bütün parçaların toplantılarında laik partilerin milletvekilleri ya da mahalli yetkilileri katılıp konuşma yapıyor ve destek veriyorlar. Bu çevredeki kafa karışıklığını daha 90’lı yılların sonlarında fark etmiştim. Aydın Menderes’in Refah Partisine katıldığı süreçte ona meyletmiş olan Davut Güler ile bir gece yarısına kadar süren bir sohbet yaparak bu eğiliminin tevhîdî ilkelerimizle asla bağdaşmayacağını anlatıp uyarmıştım. Ama o yine de “ağabey babası çok hayra vesile oldu, kendisi de bugün aynı hayra vesile olabilir, sahip çıkıp destek olmalıyız” demekte ısrar ediyordu.

Hâlbuki, yukarıda izah ettiğimiz üzere babasının hayrı neredeydi ki, oğlunun da hayra vesile olması söz konusu olsun. Bunların “hayra” dair anlayışları da tevhîdî bakışları gibi fülûlaşmış görünüyor. Baba Menderes seküler zihin, inanç ve hayat tarzına sahip CHP’li bir üye iken bu partiden ayrılıp görece halktan yana kimi açılımları ve kimi haksızlıkları gidereceğini va’dederek DP’yi kurmuş, kurduğu laik iktidar Atatürk’ü koruma kanunu dâhil birçok yeni yasaklar yanında “ezanın Arapça aslıyla okunmasına” getirilmiş yasağı kaldırmış ve neredeyse bu kadarlık bir iyileşme adına muhafazakâr kitleleri laik Kemalist sisteme eklemleme işlevi görmüştür. Tıpkı bugünkü AKP iktidarı gibi. İşte o gün bu eğilimiyle savrulma emareleri gösteren AKDAV öncülerinden Davut Güler’in bugün aynı ilkesiz çizgisini devam ettirdiğini ibretle görmekteyiz. Ama bu sefer aynı savrulmayı tüm grup halinde top yekûn yaşadıklarını, ancak farklı laik partiler arasına sıkışıp kaldıklarını, ufuklarının nebevî yöntemi göremeyecek kadar kararmış olduğunu ibretle gözlemliyoruz.

İşte bu aymazlık ve büyük ilkesizlik sonucu laik bir iktidarın desteklenmesi ve şirk anayasa tasarısının onaylanması için böylesine kolayca savrulanların, aslında önceki birikimlerinin de çok sığ ve kaygan bir zemine oturmuş olduğu anlaşılıyor. Tabii ki sonuç büyük bir hüsran olunca, bazı itirazlar yükselmeye başlamış olsa da bu eleştiriler bile son derece yetersiz olup yine ilkesel ve bağımsız olmayan bir edilgenliğin zaaflarını taşımaktadır.

Nitekim Anadolu Platformu ikiye ayrılınca bu bölünmeyi eleştirip üçüncü bir parçada duruyor hissi uyandıran Davut Güler de, Zekâriya Şengöz ve Ramazan Kayan hoca öncülüğünde kurulan “İnsan ve Değer Hareketi”nin kuruluşu vesilesiyle yayınladıkları bildiriyi hedef alan eleştirilerinde bu hususa dikkat çekmektedir. Güler, bu hareket için, AKP yetkilileriyle birlikte (Aile Bakan Yardımcısı, AKP Fatih Belediye Başkanı Ergün Turan, AKP İstanbul İl Başkanı Osman Nuri Kabaktepe’nin selamlama konuşmalarıyla).açtıkları “İnsan ve Değer Hareketi Merkezi”nin amacını anlattıkları bildiride, AKP iktidarı döneminde yaşanan büyük haksızlıklara hiçbir eleştiri yapmadan “insan ruhunu okşayan kavramlara” vurgu yapmalarının içi boş bir slogandan ileri gitmeyeceği haklı eleştirisini getirmektedir.

İnsan ve Değer Hareketi Genel Başkanı Zekeriya ŞENGÖZ 2 Mart 2022 günü yaptığı “Çeyrek Asrın Ardından 28 Şubat” konulu konuşmasında “…Batılı egemen güçler hem İslam’ı geriletmek istiyorlar hem de dönüştürmek istiyorlar. İki işi birden yapıyorlar. 28 Şubat aslında fiili bir müdahaleden öte zihnî bir müdahaledir. Müslümanların zihnini dönüştürmeye yönelik bir faaliyettir. Büyük oranda bu dönüşüm başarılı olmuş durumdadır… Deizm, Ateizm, amaçsız ve zevk eksenli yaşam ve boşlukta sürüklenen gençlik manzaraları her geçen gün daha çok görülmektedir. İslam’dan uzaklaştıran bu milletin zihnî dönüşümü 28 Şubattan bu yana çok bariz bir şekilde görülmektedir… İslam’da cihadın yeri ve ahkamın alanı daraltılarak uluslararası sistemle İslam arasında uyumsuzluk olmadığı söylenmek isteniyor, ‘cihat’ teröre bulaşmış şer cephe taşeronu bazı marjinal örgütlere terk edilmiş bir kavrama dönüşmüş, ahkam ise dinim vicdanlarda olduğu algısına kurban edilerek toplumun hayatında belirleyici olmaktan büyük planda uzaklaştırılmıştır. 28 Şubat’ta bizden istenen şey; küresel efendilerin kurguladığı sisteme uyum sağlamak, hayata rengini katmayan ruhsuz bir İslam’ı yaşamaktı. Tam da bu boyutu ile 28 Şubat anlayışı, sistematik bir şekilde ahlaki ve manevi çürümeyi teşvik etmekten bir an bile geri durmadı. Ülkemizde, haramlarla etrafı örülmüş yoz bir hayat yaşayanların düştükleri berbat hallere ilişkin her gün birçok olumsuz gelişme cereyan etmektedir. Yuvaları karartan kumar, içki ve uyuşturucu bağımlılığı derinleşiyor, zina, aldatma ve beraberinde gelen cinayet ve intihar vakaları hızla artmaktadır. Tüm bunlara rağmen içki ve ahlaksız yaşam tarzı tartışmaya kapalı tutulup sürekli ‘bir özgürlük alanı’ olarak lanse edilmektedir. 28 Şubat sürecinden bugüne 25 yıldır dayatılan bizim de takiple yetindiğimiz zihni dönüşüm; toplumda her geçen gün artan yoğunlukta benimsenerek hayat tarzına dönüşmektedir. Tarih şahitlik etmektedir ki kirli eller ve emeller tarafından hazırlanan, sözüm ona, 1000 yıllık stratejik planlar, meşru toplumsal direnişler karşısında rezil ve sefil bir şekilde akamete uğramaktan kurtulamadı… 2022 yılına geldiğimizde tabii ki kazanımlarımızı görmezden gelemeyiz. Rabbimize hamd etmemiz gereken onlarca gelişmenin olduğunun farkındayız. Sadece Kur’an kurslarının, imam hatiplerin açılması veya başörtüsünün serbest olması değil kazanımlarımız…(Bu kazanımlar, sadece halkı Allah ile atlatmaktan başka hangi olumlu sonuca yol açmıştır ki?-MP) Yine dün ne yazık ki İslam’la ve Müslümanlarla savaşan ordunun bugün ümmet coğrafyasının muhtelif bölgelerinde mücahitlerle ittifak içinde mazlumlara kalkan olması da çok kıymetli bir gelişmedir… (Tıpkı AKP destekçiliği yapmakta ve ilkesizlikte yol arkadaşınız olan Haksöz çevresinin yaptığı gibi, olayı saptırıp ulusal çıkarları için Kuzey Suriye’de ABD destekli bir PKK devleti kurulmasını engellemeye çalışan ve hâlâ kemalizmin ve laikliğin silahlı bekçisi olma niteliğini sürdüren TSK’yı da olduğundan farklı bir konumda göstermeye çalışarak Müslümanları yanıltıyorsunuz.-MPCumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan Afrika seyahati sırasında Cezayir’de 28 Şubat darbesinin yargılanma sürecine ilişkin değerlendirmede bulunurken iki hususa değindi: Bunlardan ilki darbenin sivil kanadının halen yargılanmamış olmasının yarattığı rahatsızlıktı, diğeri ise hâlâ cezaevinde bulunan masum insanların yaşadığı mağduriyetler idi.”[7]

Görüldüğü üzere beş yıllık 28 Şubat sürecinde baskılarla başarılamayan birçok yozlaşma, özellikle Müslüman kesimde sekülerleşme, laikleşme, ailevî ifsad ve deizme kayma ondan sonra gelen 20 yıllık AKP döneminde yaşandığı halde, Zekeriya Şengöz hem de “İnsan ve Değer Hareketi” adına insan ve değer adına ne varsa çürütmüş politikaların bütün faturasını 28 Şubat’a keserek AKP’yi kayırmaya kalkışmaktadır. Üstelik 28 Şubatçı Doğu Perinçek, “geminin kaptanı Erdoğan ama rotayı biz belirliyoruz, Erdoğan Kemalist oldu yanımıza geldi, 28 Şubat bildirisini ben yazdım, tamamen doğru ve haklı bir bildiridir ve bu bildirinin gereğini bugün Erdoğan uyguluyor” dediği halde bu nasıl bir tarafgirlik ve kayırmacılıktır? Adil şahidlik vasfınıza ne oldu? Üstelik Ergenekoncu 28 Şubatçılar için aceleyle yeniden yargılama yasası çıkarıp beraatlarını sağlayarak yeniden işbaşı yapmalarını sağlayan da Erdoğan değil mi? Ayrıca 28 Şubat mağduru olarak siz hapisten çıkmış olsanız da hâlâ ceza evinde tutulup yeniden yargılama hakkı tanınmayan 28 Şubat ve Sivas mağdurları içerde çile doldurmuyor mu? Yani onlara zulmederek hapse atanları serbest bırakıp iktidar ortağı yapan da, yargı ve askerî bürokraside yeniden söz sahibi kılan da, onların mağdurlarını ise 20 yıllık iktidarında hâlâ zindanda tutan da Erdoğan değil mi?

“28 Şubatçı darbeciler, hiç “laiklik İslam ile bağdaşır”, “din bireyseldir”, “ekonominin, paranın dini imanı olmaz” vb. açıklamalar yaparak İslam’ı tahrif etmeye çalıştılar mı? Laik devlet ve kurumlarını Müslüman halk nezdinde meşrulaştırmak amacıyla İslam’ı araçsallaştırıp halk Allah ile aldatarak ve Hak adına batıl istikamette zihnî bir dönüşüme uğratmaya çalıştılar mı? Birçok zulüm yapsalar da Müslümanları laikleştirmeyi, sekülerleştirmeyi başarabildiler mi? Bütün bunları gerçekleştiren, sizin de desteğinizle Erdoğan iktidarı değil mi? Aileyi yıkıma uğratacak yasa ve sözleşmeleri yürürlüğe koyarak, zinayı serbest bırakıp nikâhlanan genç evlileri hapislere tıkarak, bu alanda büyük ifsadı ve yozlaşmayı kim sağladı? Eşcinselliği tırmandırıp koruma altına alan yasa ve sözleşmeleri kim çıkardı? Başörtülüleri demokratikleştirip zihinlerini dönüştürerek bireysel hayatlarında da hevaya göre davranmayı ahlak edinmelerini sağlayıp 28 Şubatta direnen başörtülü kızların onurlu duruşunu yok edip başörtülü çıplakları çoğaltan kim oldu? İşte bütün bunları ve yaygın bir ifsadı, 5 yıllık 28 Şubat dönemi değil de sizin hâlâ sahiplenip destek verdiğiniz Erdoğan 20 yıllık iktidarında sağladı. Evet 28 Şubat ve diğer baskıcı Kemalist süreçler Müslümana zulmettiler, alçakça baskılar ve yasaklar uyguladılar, ancak açık düşman olan batıl, hak maskeli bâtılın İslam’a ve zihnî dönüşümünü sağlayarak toplumun İslam anlayışına verdiği büyük zararı asla veremediler. Tam tersine o dönemlerde Müslümanlar zulüm görseler de, direniş ruhuyla dimdik ayakta kalanlar ve onurlu biçimde İslamî kimlik ve ilkelerini savunanlar da az değildi. Ama AKP, 20 yıllık iktidarında bu kesimleri de büyük ölçüde dönüştürüp laik siyasete eklemlemeyi başardı. Buna rağmen bugün deizmin yaygınlaşmasını ve yaşanan zihnî dönüşüme dayalı büyük yozlaşmayı bile 28 Şubata yıkıp hâlâ Erdoğan dönemini aklamaya çalışıyorsunuz. Yazıklar olsun size ve yıllara sâri İslami birikimimizi yok eden bu ilkesizliğinize. “İnsan ve Değer Merkezi” adı altında bir açılışta AKP il başkanı ile yan yana durup laik Kemalist devletin bayrağını konuşma kürsüsüne koyarak görüntü verenlerin bu hâle gelmesi kaçınılmazdır.

Davut Güler, yıllarca birlikte olduğu arkadaşlarının yeni yolu hakkında şunları söylemektedir: “İnsanın ruhunu okşayan kavramlar ve cümleler kurmak bir an için anlamlı görülebilir. Ama eğer o kavramları örseleyen onlarca olay yaşanıyorsa onlara bir satır cümleyle de olsa değinilmiyorsa o kavram ve cümleler bir retorikten öte bir anlam ifade etmez… Gerek büyük insan toplulukları veya fertler hukuksuzluk yaşıyorsa, bu hukuksuzluk sonucu büyük hak ihlalleri oluyorsa, insanların hayata tutunması her gün daha azalıyorsa, eğer bu feryat ve figanlar sizin gündeminizde yoksa “adalet ve özgürlük” nedir ve nasıl bir şey demezler mi? Bu çelişkiyi yaşayanları Rabbimiz “Onlar sanki elbise giydirilmiş kütükler gibidir..” (olarak tanımlıyor-MP) Bu bağlamda söz ve amel bütünlüğünü içselleştirip yaşama aktarılmazsa Allah korusun nasıl bir duruma düşüleceğini Rabbimiz işaret etmektedir…12 Eylül öncesini yaşayan ve askeri darbe sonrası yeniden örgütlenen, 28 Şubat Postmodern darbesiyle yani 2000’li yıllardan büyük sarsıntılar geçiren ve 2006’dan yeni bir anlayışla yeniden örgütlenen (ANADOLU Eğitim ve Davet Gönüllüleri PLATFORMU) bu yapı 15 yıl sonra; yaşanan yöntem ve yönetme tartışmasıyla (yöntem ve yönetme farklılığı veya metodik tartışmayı/ayrışmayı sıradan bir olay olarak görmemek gerektiğine inanıyorum.) başlayan bir süreç olumsuz sonuçlanınca, yapı tabir caizse bir elmanın dilimi gibi ikiye bölündü… (Kendilerini “İnsan ve Değer Hareketi” olarak tanımlayanların bildirisinde -MP) “Anadolu’daki 1000 yıllık İslamlaşma ve medeniyet mücadelesi bizim mücadelemizdir…” derken (tıpkı destekledikleri Erdoğan gibi-MP) Selçuklularla başlayan tarih referans alınmış. Bu noktada bir eleştiri hakkımızı kullanalım. Hâlbuki bu kadim topraklardan farklı kültürler ve kavimler yaşıyorlardı. Örneğin Kürtler 1400 yıllık İslam tarihinden önce de buralarda yaşamakta ve Türklerden önce de Müslüman olmuş bir kavimdir. Bu topraklardaki İslamlaşma 1000 yıllık bir tarih değildir. Bu retorik doğru bir retorik olmadığını biraz tefekkür edilirse, arkadaşlarımız da göreceklerdir.”[8]

İşte böyle “İnsan ve Değer Hareketi Merkezi” adı altında yeni bir başlangıç yapanların kuruluş bildirilerinde bol miktarda İslâmî kavram ve ilkeye atıfta bulunulsa da toplumda insanî ve İslâmî bütün değerleri çürütmüş, baskıcı, darbeci Kemalist statükonun bile dönüştüremediği “dindar, muhafazakâr” kitleleri sekülerleştirmeyi laikleştirmeyi başarmış ve yaşanan büyük yozlaşmaya sebep olmuş bir iktidarın yetkilileriyle birlikte bu açılışı yapanların “insan ve değerden” ve İslâm’dan ve ahlaktan bahseden cümleleri anlamını yitirmiştir. Üstelik AKP’li yetkililerle omuz omuza açılış yapıp bildiride bu iktidarın halka yaşattıklarına bir itiraz yapılmadığı halde bol İslâmî kavramlar ve ahlak vurgusu yapılıyorsa, bizzat yıllardır birlikte oldukları arkadaşları olan Davut Güler’in, “o kavram ve cümleler bir retorikten öte bir anlam ifade etmez” eleştirisi haklı bir eleştiri niteliği kazanmaktadır.

İşte bölünen parçalardan birisi bu büyük çelişkiyi yaşarken, diğer parça ise İslâmî vurguları ve ilkeleri tamamen terk ederek ve İslâmî bir cemaat olmak yerine İslâmî kimlikten sıyrılıp tam anlamıyla bir STK (Sivil Toplum Kuruluşu) haline dönüşmüş görünmektedir. İşte bu Sivil Toplum Kuruluşu ayrışmadan sonra yayınladığı 15. Anadolu Buluşmaları Sonuç Bildirgesi’nde, metnin başına koyduğu “İnsan ölünce üç şey hariç amel defteri kapanır. Hayırlı evlat, faydalanılan ilim, hayırlı eser.” Hadisi dışında tek bir İslâmî vurguya yer vermeme başarısını(!) gösterebilmiştir.[9] Bu metinde “Allah, Kur’an, âyet, vahiy, din, Rasûl, Peygamber, sünnet, Müslüman, mü’min, tevhid, muvahhid” kelimeleri bir kez bile geçmiyor. Tamamen mevcut küresel ve yerel seküler sistem içinde sivil toplum nasıl olur ve işlevleri nasıl olmalıdır sorularını cevaplayan, sivilleşme ve sivil toplum kuruluşları eksenli bir bildirge ortaya konmuştur. Bir zamanların İslâmî cemaat olmada önde giden grubu, artık sivil toplum kuruluşu olmayı içselleştirip kuruluş amacı ve faaliyet alanlarına dair açıklamaları Allah’sız, İslam’sız, Kur’an’sız, âyetsiz, sünnetsiz, dinsiz, tevhidsiz yapabilir hâle gelmiş bulunuyor.

Kuruluş amaçlarını açıkladıkları röportajlar verip sayfalar dolusu konuşmalarını, İslam’a ait hiçbir atıf olmadan yapabiliyor ve kendilerini, amaçlarını, misyon ve işlevlerini “Allah, Kur’an, ayet, vahiy, din, Rasûl, Peygamber, sünnet, Müslüman, mü’min, tevhid, muvahhid” kelimelerini hiç kullanmadan ve bu içeriklere hiçbir atıfta bulunmadan yapabiliyorlar. Gerçekten bir Müslüman olarak, özel olarak gayret sarf etsem bu kadar çok sayıda cümleyi Allah’tan ve dininden soyutlayarak kurmayı becerebileceğimi sanmıyorum. Bu ne hâldir? Bir Müslümanın birçok insanî ve toplumsal konuları ele alıp, birçok hayat alanlarını izah ederek sorunları ortaya koyup çözüm yolları gösterirken İslam’a hiçbir atıfta bulunmadan aklın, zihnin, insanın ve toplumun ıslah ve inşasından bahsetmesi nasıl mümkün olabilmektedir?

İşte bu Allah’sız, İslam’sız, Kur’an’sız, Rasul’süz, Sünnetsiz bildirgeden ibretlik bir alıntı: “Türkiye Sivil Toplum Kuruluşları öteki anlayışını bir tarafa bırakarak, esaslı bir dönüşümle kapsayıcı bir anlayışın hâkim olacağı bir fikriyat geliştirmek zorundadır. İnanmak örgütlülüğü, örgütlülük yolu güçlü kılar. Sivil Toplum Kuruluşlarını başarılı ve anlamlı kılan şey, sahip olduğu değerler sistemidir. İnsan da istikbalin inşasına katkı ile değer kazanır ve kendi değerleriyle hayatı kurgulamak isteyenlerin, referanslarını yenilemesi gerekir. Sivil Toplum Kuruluşları, insanı merkeze alan yaklaşımlarla yüreklere dokunarak ve merkezde yer alarak çalışmalarını yapmalı, birlikte yaşama mekanizmaları kurmalıdır STK’ların kör taklitten kurtulmasının yolu sürekli yenilenmektir. Bunu başarmak için önce akli yenilenme sonra da ahlaken olgunlaşma gerçekleştirilmelidir. Kalple iletişim kuran her türlü akıl yürütme eylemi ahlaki olana da kapı aralar. Küresel çapta yaşanan olaylar ve ulus ayırımı yapmaksızın herkesi tehdit eden küresel ölçekteki sorunlar karşısında, sivil toplum yapıları üzerinden şekillendirilecek küresel bir farkındalığın oluşturulması için çok fazla bir zamanın olmadığı görülmeli ve her türlü zorluğa karşı, sivil yapıların daha talepkâr tutum sergilemesi sağlanmalıdır. Sürdürülebilir, gerçekçi ve üretken bir çaba içinde, sorgulayıcı zihin her daim işler kılınarak, sivil toplum zihni ve yapılanması yeniden inşa edilmelidir.”

Görüldüğü üzere, bir takım dünyevi hesaplarla, uydurdukları maslahatlarla verilen tavizler sonucunda, tevhîdî istikameti koruma konusunda sorumsuz ve ilkesiz davranışlar sergilemek nebevî yöntemi terk edip bâtıl sistem içine savrulmalara sebep oldu. İşte tevhîdî kesimin büyük çoğunluğunun bu ilkesizlikler sonucu laik batıl sistemin partilerine meyletmeleri, sonuçta büyük bir yozlaşmaya yol açmış bulunuyor. Sadece bazılarından örnekler verdiğimiz ülke çapında örgütlü tevhidî uyanış süreci gruplarının geldikleri noktaya bakın. Benim terk ederek Müslüman olduğum laik siyasî alana büyük bir ilkesizlikle daldılar ya da destekçi oldular. Sonuçta hem kimliklerini hem değerlerini hem de onurlarını bu alanda kirletip paramparça oldular. Buna rağmen hâlâ akledip bu büyük yanlıştan dönmeyi ve yaşanan büyük ifsada karşı ıslah seferberliği başlatmayı gündemlerine bile almıyorlar. Böyle olunca da bu seküler laik demokratik bataklıkta çırpındıkça daha çok batmaktan kurtulamıyorlar  İnşaAllah vahiy ve Rasûlün güzel örnekliği ekseninde akledip düşünerek bu yanlış yoldan dönme feraset ve basiretini yeniden kuşanırlar.

Gidişat O Kadar Kötü, Sekülerleşme ile İslâmî Kimlik ve Değerlerden Uzaklaşıp Yozlaşma O Kadar Derin ve Yaygın ki, İktidar Destekçilerinden Bile Feryatlar Yükseliyor

Meselâ laik demokratik iktidarı meşrulaştırmak için en fazla gayret gösteren ve maalesef bu konuda dini de kullanan bir ilâhiyatçı olan ve Tayyip Erdoğan’ın danışman hocası Hayrettin Karaman bile şunları yazmak zorunda kaldı: “Eline para geçen ve zengin olan ‘dindarlar’, lüks ve israfta dinsiz veya dini hayatı gevşek/kusurlu olanları fersah fersah geçtiler. Müslümanca örtünmenin içtimai hayata katılmaya engel olmaması için yıllarca mücadele ettik, değerli bedeller ödendi, sonunda engeller kalktı, bu defa da sözde örtünenler ‘örtülü açıklar’ nitelemesinin örneği haline geldiler. Birçok ‘dindar’ işadamının işyerinde Müslümanca düzen, hakkını verme ve liyâkati gözetme yok. Birçok ‘dindar’ (böyle görünen ve bilinen) olup kamu otoritesi kullanan kimsenin elindeki imkân ve yetkiyi kötüye kullandığına dair pek çok örnek var.”[10]

Yine iktidar yanlısı Yeni Şafak Gazetesinden Özlem Albayrak da şunları yazıyor: “…muhafazakârların, gittikçe daha çok sekülerleşiyor olmalarının tartışılması gerekiyor… Türkiye’deki dindarların çoğunluğunun asıl sorunu, İslâm’ın kurallarını inkar etmeden İslâm’ın kuralları yokmuş gibi yaşamak. İslâm’ın kendine muhafazakâr, dindar diyenlerin hayatının hiçbir yerine dokunamaması. Bu insanlar Müslüman ama İslâm’ın ilkeleri onların hayatını belirlemiyor, çevrelemiyor, şekillendirmiyor. Buna da sekülerizm deniyor ki; tıpkı deizm gibi, sekülerizm de modern hayatın bir sonucu.[11]

Bir başka Yeni Şafak yazarı İsmail Kılıçarslan da şu tespitleri yapıyor: “Şöyle bir manzara düşünün, dardan daha dar bir kıyafet ve bütün hatlar ortada. Ben, tesettürü sadece başörtüsünden ibaret sanan anlayış sadece laiklerde olur sanıyordum ama bizim kızlara da sirayet etmiş gibi. Dünyevilikle uhrevîlik arasında sıkışıp kalan Müslüman gençler savrulup duruyorlar… Mesela Ramazan programı sunuyorum, reklam arası diyorum, ilk reklam faiz reklamı… Hepimiz bu sistemin parçası haline getirildik. Ve sıkıştık kaldık… Şunu biliyorum; sistem kendisine benzemeyen her şeyi AK Parti iktidarı ile kendi içine almayı başardı.”

AKP iktidarında, bir yandan bağımsız İslâmî eğitim ve tebliğ çalışmalarına darbe vurulurken, bu çalışmalar baskı altına alınıp sindirilmeye çalışılırken, diğer yandan tâkip edilen neo-Kemalist ve neo-liberal politikalarla eğitim, kültür ve ekonomi alanında sekülerizmin egemenliği sürdürülmekte, bunun sonucunda, “dindar nesil yetiştireceğiz” diye yola çıkanların yol açtığı büyük yozlaşma ve çürüme son derece ürkütücü boyutlara ulaşmış bulunmaktadır. Evet, AKP döneminde yaşanan sekülerleşme ve yozlaşma o kadar yaygın ve derin bir hale gelmiştir ki, artık AKP’nin öncülerinden olanlar bile bunu itiraf etmektedirler.

Bu bağlamda, AKP Genel Başkan Yardımcılığı ve hükümette Başbakan Yardımcılığı görevlerini yıllarca yürütmüş bir isim olan AKP Van milletvekili Beşir Atalay bile, henüz AKP’nin öncülerinden olmayı sürdürdüğü sıralarda bir sempozyumda yaptığı konuşmada bu büyük yozlaşmanın kendi dönemlerinde gerçekleştiğini şöyle itiraf ediyor: “Gençlerimiz… Çabuk zengin olmak ve makamlara yükselmek istiyorlar. Belki de bunlara bizim hükümet dönemi yol açtı. Fazla meşakkat çekmeden çok şeye sahip olmak isteyen bir gençlik var. Bu bir büyük problemdir. Türkiye’de şu an burjuva Müslüman diye tabir ettiğim bir hayatı görüyorum. Fazla saltanatlı yaşayan, çok harcayan, israfı olan bir Müslüman burjuva kesimi ve gençliği gözlemliyorum.[12] Tabii ki, AKP, bizzat kurucu ve dâimî lideri Erdoğan’ın ağzından “demokrasi ve laiklikle İslâm bağdaşır”, “paranın, ekonominin dini imanı olmaz”, “bu çağda faizsiz ekonomi mi olur?” söylemlerinde ve buna paralel laik-liberal-kapitalist pratikte ısrar edince varılacak sonucun böyle seküler bir yozlaşmanın yaşanması ve Atalay’ın itiraf ettiği gibi lüks-israf içinde çürüyen “Müslüman burjuvalar“ın yaygınlaşması kaçınılmazdı.

Yıllarca AKP destekçiliği yapmış Abdurrahman Dilipak da AKP döneminde yaşanan büyük yozlaşmaya şu satırlarla dikkat çekip uyarmak gereğini duymuştur: “Kimse “hakediş”ine bakmıyor, gerçekten haketmediğiniz bir şeye sahip olma tutkunuzun arkasında ne var. Ya da gerçek anlamda hak’eden birinin hakediş’ini alamaması sizi hiç mi rahatsız etmiyor. Ya da onun olması gerekeni siz almak isterken hiç mi vicdanınız sızlamıyor. Ve siz bir de Allah’a ve ahiret gününe inandığınızı mı söylüyorsunuz. Bu sözünüz hem sizi, hem muhatabınızı, hem de toplumu ifsat eden bir şey yapıyorsunuz. İnsanların dine ve dindarlara güvenini yok ediyorsunuz. Siz, din kardeşinizi koruduğunuzu zannederken aslında siz dine de, din kardeşlerinize de zarar verdiğiniz gibi, insanların dine bakışını sabote eden, insanların dinden uzaklaşmasına sebeb olan bir hain olmuyor musunuz bu durumda?[13]

Son on yılda, o kadar cami ve İmam Hatip açıldı ama dinden uzaklaşma inanılmaz ölçüde arttı. Bu başarıya o sizin laikçiler bile inanmıyor. Söylem ile eylem arasındaki fark insanları dinden ediyor.”[14]

AKP öncülerini yetiştiren zemine yakın duran Prof. İhsan Süreyya Sırma da internet ortamında yayınlanan bir videoda “Vakit TV” adına sorulan “Ak Parti iktidarında Müslümanların rahat bir ortamda yaşaması ve İslâm’ın yaşanması açısından Türkiye iyi bir konumda mı?” sorusuna, “söyleyeceklerimi ne kadar yayınlayabilirsiniz bilmiyorum, belki de sansür edersiniz ama ben yine de söyleyeyim” diyerek şunları ifade ediyor: Ak Parti döneminde Müslümanlar,.. seküler oldular, dünyevî oldular, on beş sene önceki İslâmî şuuru kaybettiler. Çok İmam Hatip ve İlahiyat açılıyor ama insanlar Kur’an’dan ve İslâm’a bağlılıktan uzaklaştılar, dünyaya daldıkça dini unuttular. Müslümanlar seküler olunca güzel evlerin, bahçelerin ve lüks arabaların sahibi oldular, ama Müslümanlar kitap okumaz oldular. Başka çevreler kitap okuyor ama Müslümanlar kitap okumuyorlar. Okumayınca da İslâm’a aykırı durumlar ortaya çıkıp yaygınlaşıyor. Kur’an’ı hiç okumuyor ve bilmiyorlar böyle olunca da dünyevî bir hayat kuşatıyor.[15]

İşte böyle yakınmalarla AKP döneminde yaşanan büyük yozlaşmaya haklı vurgular yaparak üzüntü duyduklarını beyan eden bu erdemli örnekler bile sonuçta, tespit edip yakındıkları bu büyük kirlenme, sekülerleşme ve yozlaşmayı laik kapitalist politikalarıyla bizzat sağlayan Erdoğan ve iktidarını desteklemeye de devam ederek, bu yozlaşmada pay sahibi olduklarını görememektedirler.

Tevhîdî uyanış sürecinden geldiği halde daha sonra AKP ile bütünleşip milletvekilliği adaylığına kadar ulaşmış Kemal Öztürk de; daha önce “din düşmanı ve tâğût devlet” olarak tanımlayıp devleti “düşman” olarak gördüklerini, AKP yönetiminde devletle tanışıp bir nevi ehlileşerek düşmanlıktan çıkıp devlete uyumlu hâle geldiklerini ifade etmek suretiyle bu konuda şunları yazmıştır:

Bizim devlet eleştirimiz, dini kaynaklı bir eleştiriydi. Devleti, ‘din dışı, din düşmanı, Tağut devlet’ olarak görürdük… Refah Partisi’nin kazandığı belediyeler, devletle olan ilişkilerin yeni baştan yorumlanmasına neden oldu. ‘Halka hizmet Hakk’a hizmettir’ sloganı önemli bir etki yapmıştır. O güne kadar devleti düşman görenlerin, belediyede halka hizmet etme imkânı bulması, fikirlerin değişmesine neden oldu. Devletin aslında düşmanımız olmadığını, bizi dışlayan ve ötekileştiren zihnin, iktidarı elinde tutan insanların fikri olduğunu düşünmeye başladık… Erdoğan, belediye başkanlığı döneminde İslâmcı aydınları, fikir adamlarını, akademisyenleri sistemin içine çekti ve dönüşümün daha hızlı olmasını sağladı. Ardından kurduğu AK Parti’de İslâmcı aydınlara önemli roller oynama fırsatı verdi. … Birçoğu Ankara’ya gelerek bürokrasi ve siyasette kritik görevler üstlendi… Sonuç olarak İslâmcılar … devlete düşman da değildir artık. Ancak İslâmcıların evrensel iddiasını kaybettiği, muhalif duruşunu yitirdiği ve yeni fikirler üretemediği eleştirisini önemsiyorum”.[16]

Görüldüğü üzere Kemal Öztürk, “İslâmcı” olarak nitelenen Müslümanların artık laik devletin karşıtı olmaktan çıktıkları, evrensel iddialarını ve muhalif duruşlarını yitirdikleri ve bunun müsebbibinin de Müslümanları devletin içine çekerek onları bazı mevkilere getirerek dönüştüren Erbakan-Erdoğan, yani RP-AKP politik çizgisi olduğunu, içeriden bir isim ve hatta bu dönüşüm serüvenini bizzat yaşayan bir kişi olarak açıkça ifade ve itiraf etmiştir.

Bir yanda ülke Müslümanlarının ve neredeyse İslâm ümmetinin lideri ve “sırat-ı müstakim” üzere İslâmî bir davanın önderi gibi tanıtılan R. Tayyip Erdoğan var. Ve o sürekli yaptığı, “laiklik İslâm ile bağdaşır”, “din bireyseldir”, “laiklik dînî özgürlüklerin güvencesidir”, “laik olun, laiklikten korkmayın” gibi Hak ile bağdaşmayan ve ilmî karşılığı da olmayan bâtıl açıklamalarla ülke ve bölge insanlarının zihinlerini dönüştürmeye çalışmaktadır. Allah Kur’an’da açıkça, bireysel ve toplumsal ekonomik, siyasî, sosyal, hukukî ve ahlakî bütün hayat alanlarını düzenleyecek hükümler vazetmiş ve kamu, özel ayrımı yapmadan bütün hayat alanlarında kendi hükümlerine tabi olmaya çağırmışken, Tayyip Erdoğan bireysel planda Müslüman olunabileceğini, ancak kamu alanının ve devlet işlerinin hevanın ürünü laik demokratik yasalarla, cahiliye hükmü ile düzenlenmesinin mümkün ve hatta gerekli olduğunu ve bunun da İslam’la çatışmadığını iddia ve iftira edip, Müslüman halkları cahiliye hükmünü kabule, tevili mümkün olmayacak derecede açıklıkla çağırmıştır. Üstelik herhangi bir sürç-i lisan olmadığını îma edercesine, Mısır’da gündem yaptığı bu davetini Tunus’ta da ısrarla tekrarlamıştır. Tayyip Erdoğan’ın laik demokrasi konusunda ısrarla yaptığı yönlendirme, küresel emperyalist devletlerin yıllardır yapmaya çalıştıkları İslam’ı alternatif olmaktan çıkarıp (BOP’la da yapılmak istenen) bölgeyi batı paradigması ve batı hattı içinde tutacak laik demokratik değişime zorlama hedefi ile örtüşmekte ve bu amaca hizmet etmekteydi.

Ayrıca birçok AKP yetkilisi de açıkça, “dindar, muhafazakâr kesimleri biz laikleştirip sistemle barıştırdık, sisteme dâhil ettik.” itirafında bulunmakta ve bununla övünmektedirler. Mesela, diğer bölümlerde de belgeleriyle açıkladığımız üzere, AKP kurucusu, milletvekili ve bakanı Mehmet Ali Şahin“Dindarları biz laikleştirdik” demiştir. İşte M. Ali Şahin’in laikliği içselleştirip savunan o sözleri: “İslam insanı olur ama İslam devleti olmaz…  “Benimki ‘tahkiki laiklik’tir, ‘taklidi’ değil. Tahkik ederek devletin laik karakter taşıması gerektiği sonucuna vardım ve bunu her yerde, en radikal uçların bulunduğu yerde söylerim…”[17] AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Mahir Ünal da “Cumhurbaşkanımız devletin uzun yıllar mağdur ettiği Müslümanları, dindarları, öfkesi ve kızgınlığı artmış bir kesimi, sorunsuz bir şekilde rehabilite etti, sisteme dâhil etti.”[18] Aslında 12 Eylül Mahkemelerinde yapılan yargılamalar sırasında Necmettin Erbakan’ın da yagıca hitaben söyledikleri aynı hakikati ifade etmekteydi: “…duruşmada savcının kendisini sürekli şeriat getirmekle suçlaması karşısında; hâkime dönerek, “Biz Laik Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan bu yana, rejime soğuk bakan Müslüman halk kitlelerini bu rejime ısındırmak için kurulmuş ve bunu büyük çapta başarmış bir siyasi parti olduğumuz halde, Sayın savcı tam aksi bir amaç taşımakla bizi itham ediyor…” diyerek esas görevini açıklamıştır.”[19]

AKP yandaşı medyanın yazarı liberal Ali Bayramoğlu da 01 Şubat 2012 tarihli yazısında şu doğru tespiti aktarmaktadır: “Türkiye’de yaşanan her kriz aslında İslâmî alanda bir değişimi ifade etti. Ve değişim “laikliğin demokratikleşmesi” istikametinde oldu. Türkiye İslâmî kesimin taşıyıcılığında “seküler toplumsal bir model” üretti, başka bir deyişle İslâmî kesim kimliğini(!) muhafaza ederek seküler dünyayla barıştı. AK Parti’nin bu çerçevede motor rol oynadığı, İslâmî kesimin içinden doğan, buna karşılık “siyasetin İslâmîleşmesi”nin önüne dikilen toplumsal ve siyasal “tabiî bir engel, hatta dönüştürücü işlevi”ni yerine getirdiği açıktır.”  Görüldüğü üzere Bayramoğlu da AKP’nin “siyasetin İslâmîleşmesi”nin önüne dikilen toplumsal ve siyasal “tabiî bir engel, hatta dönüştürücü işlevi” gördüğünü hem de yandaş gazete sütununda yazabiliyor, çünkü herkesin gördüğü ve bildiği gerçek tam da budur.

Ayrıca aynı paralelde yaygın bir propaganda ve “laikliğin İslâm’la bağdaştığı” bâtıl iddiasını desteklemek üzere konuşup yazan birçok “tarihselci”, “İslâmcı” aydın, yazar ve hatta ilâhiyatçı akademisyenlerin oluşturduğu bulanık bir ortam söz konusudur.

Diğer yandan,  Müslümanlar da bağımsız İslâmî kimlikli bir yapı oluşturup Erdoğan ve AKP’nin İslâm’ı ve Müslümanları temsil etmediği gerçeğini ortaya koymamakta, hatta tam tersine çoğunluk İslâmî gruplar AKP ve “Reis”lerinin peşine takılıp bu tür açıklamalar karşısında edilgen bir tutum içinde sessiz durmakta ve her şeye rağmen sahip çıkıp desteklemeye devam etmektedirler. Bu sebeple, imanın ve İslâmî temsilin mihenginin kalmadığı sahih İslâm anlayışını temsilde büyük bir zaafın yaşandığı bu süreçte gidişat o kadar kötüdür ki, çok geç de olsa vicdanlı insanlardan yükselen feryatlar giderek yaygınlaşmaktadır.

Ancak ilginçtir, laikliğin İslam’a uygun olduğunu iddia ederek İslam’a iftira mahiyetindeki açıklamaları yapmalarına rağmen, tevhîdî kesim öncülerinin çoğunluğu, hatta bir takım feryatlar yükseltenler bile Erdoğan ve partisine desteği ısrarla sürdüren büyük bir çelişkiyi yaşamaktadırlar. Yukarıda zikredildiği üzere “laiklikle İslam’ın uzlaştığını” iftira eden sapkın inanç, söylem, amel ve politikaların sahipliğini ve uygulayıcılığını yaparak, İslam’ı ve Müslümanları darbeci kemalistlerin başaramadığı ölçüde dönüştürüp laikleştiren ya da laik hükümetlerin savunucusu ve destekçisi haline getiren AKP ve lider kadrolarını “mü’min, Müslüman” ilan edip toplumun İslam anlayışının tahrifine katkı sunmaktan çekinmemişlerdir.

Diğer bir ilginçlik ve kendileri adına utandırıcı olan husus ise, Erdoğan’ın politikalarının yol açtığı bazı haksızlıklara, hukuksuzluklara ve resmi ideolojiyle bütünleşen söylemlerine yapılan eleştirilerin binde birisini bile, Erdoğan’ın laik devlet politikalarını ve kurumlarını meşrulaştırmak amacıyla İslam’ı araçsallaştırmasına ve İslam’ı tahrif eden açıklamalarına yöneltmemeleridir. Bırakın böyle bir eleştiri yapmayı, tam tersine Haksöz örneğinde olduğu gibi, sistemin laik ve Atatürkçü kurumları olan TSK, MİT ve Yargıtay’da Erdoğan ve Diyanet Başkanının yaptığı dualara sahip çıkıp övdükleri gibi destek veren haberler yapmaları bile söz konusu olabilmektedir.

Her şeyi yozlaştırıp kirletmiş ve en önemlisi İslam’a büyük zararlar verip toplumsal ahlakı çürütmüş bir iktidarın dönemiyle ilgili eleştirilip itiraz edilmesi gereken o kadar çok husus var ki, buna rağmen itiraz edenler sadece bazılarına eleştiri getirip aktif desteklerinin devamını meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Bazı konularda itiraz edip eleştirenler, “biz doğrularını destekleyip yanlışlarını eleştiriyoruz” diyerek kendilerini rahatlatmaya ve konumlarını meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Ancak itiraz edip eleştirmedikleri konuların tamamını da destekledikleri sonucunun çıkması sebebiyle “laiklik İslam ile bağdaşır”, “din bireyseldir” misali İslam’ı tahrif etmeye yönelik açıklamaları ve İslam’ı laik devlet ve kurumları için araçsallaştırmaya ve aileyi yıkan, gençliği seküler ve deist hale getiren, yolsuzluk, yoksulluk ve haksızlık üreten politikalara ve daha nicelerine destek vermiş konumuna düşmüş bulunuyorlar.

Tevhîdî uyanış sürecinden gelip işte böyle hak ile bâtılı karıştırarak AKP destekçiliğine savrulan kesimlerden de henüz ilkesel olmayıp içeriden eleştiriler nevinden de olsa, bazı uygulamalara yönelik ciddi tepkiler, eleştiriler, hatta kimilerinden “nereye gidiyoruz, mahvolduk, tükendik, kirlendik” içerikli feryatlar yükselmeye başlamış bulunmaktadır. Bunlardan sadece birkaç örnek verecek olursak, mesela yıllardır AKP destekçiliği yapan, AKP’den milletvekilleri çıkaran Anadolu Platformunun bireysel olarak farklı ve özgün bir çizgide durmaya çalışan, ama ortak platformda ise, tüm insanî ve İslâmî değerleri çürüten AKP’lilerle omuz omuza olmaktan da kaçınmayan hocası Ramazan Kayan şunları yazmaktadır:

“Artık dünyevîleşmek bir sapma olarak görülmüyor; bir yaşam tarzı olarak sunuluyor… Müslümanların dünyevîleşmesi yetmiyor bir de dinin kendisi dünyevîleştiriliyor… Dünyevîleştikçe düşüyoruz… İçeriksizleşen din… Derûnî zenginliğini, enfüsî derinliğini yitirmiş Müslümanlar çıkıyor piyasaya… İnsanların yapmadıkları şeyleri yapıyor görünmeyi marifet sanmaları zamanla sathiliğe ve sapmaya neden oluyor… Gelinen noktada; ‘İslâm başka, Müslümanlar başka’ ikilemine sanki biz neden oluyoruz… İkircikli, çift kimlikli bir ruh hali, yani şizofrenik bir durum ortaya çıkıyor… İslâm bir vadide, Müslümanlar bir başka vadide… Anlaşılan o ki, risk derinden geliyor; önce bilinç kayması sonra kalp kayması ve en son ayak kayması beliriyor… Kuşkusuz İslâm’ın içinin boşaltılması İslâm’a yönelik bir suikasttır… Amelsiz Müslümanlık… Âhiretsiz Müslümanlık… Ya da cihadsız İslâm… Ahkâmsız İslâm… Neredeyse İslâmsız bir Müslümanlık ihdas edecekler… İnandıkları gibi yaşamayanlar, yaşadıkları gibi inanmaya başlıyor… Keyfîlik ve gevşeklik üzerine kurulu bir yaşam İslâmî kuralların önüne geçiyor… Kulluğu piyasa koşulları belirliyor… Amelsizlik, akîdeyi de âhireti de zorluyor…”[20]

Ancak bu haklı itiraz ve eleştirileri yapan Ramazan Kayan’ın, hocası olarak göründüğü grubu ve öncüleri, bütün bu yozlaşmaya yol açan AKP iktidarının peşinden sürüklenip eklemlenirken, kendisinden grubunun bu savrulmasına somut bir itiraz gelmediğini ya da bir ayrışma çabasının olmadığını, tam tersine savrulan grubunun ardı sıra sürüklenerek meşruiyet kazandırdığını ve böylece de bu ilkesizliklerden sorumlu hale geldiğini ibret ve üzüntüyle gözlemliyoruz.

Yıllarca ve hâlen AKP’yi destekleyen ve Tayyip Erdoğan’ı, “mü’min ve muvahhid bir şahsiyet” ve “ümmetin umudu” olarak niteleyecek kadar sahiplenen Özgür-Der Genel Başkan Yardımcısı, Yeni Akit ve Haksöz yazarı Kenan Alpay bile artık şunları yazmak zorunda kalmıştır:

“15 Temmuz sonrasında güya Fethullahçı cuntayla mücadele adına Kemalist-ulusalcı söylemler, semboller ve pratikler tekrar öne çıkarılır oldu. Oysa Fethullahçı cuntayla mücadele için cuntacılık faaliyetleri hususunda onlardan çok daha tecrübeli ve acımasız olan ‘Mustafa Kemal’in Askerleri’nden medet ummak korkunç bir akıl tutulmasıdır. İstendiği kadar içeriği boşaltılmaya, değiştirilmeye çalışılsın Kemalist söylem ve sembolleri öne çıkaran muhafazakâr-demokrat siyaset tarzı dönüşmek, başkalaşmak ve celladına âşık olmaktan başkaca bir seçenek bulamayacaktır önünde… Muhafazakâr-demokrat bir takım soslar katarak Kemalist kültler etrafında temin edilecek milli birlik ve beraberlik pozları aldatıcıdır. 2200 sene gerilerden başlatılarak Türkçü söylemin referans kaynağı ‘devlet-i ebed müddet’e ve Gazi Paşa’nın rehberliğine yapılan vurguların siyaseti, bürokrasiyi ve toplumu hangi bataklıklara sürüklediğini unutmayalım. Tuhaf ve acı ama önce ahlak ve maneviyat sloganlarının karikatürize olduğu, dindar nesil ideallerinin kariyer ve magazin kültürüne kurban edildiği iklim muhafazakâr-demokrat hükümet döneminde yaygınlaşıyor. Akademi ve medyanın, sivil toplum ve cemaatlerin de Hükümet’in resmi ideoloji güzellemelerini boş gözlerle seyrettiği, yer yer coşkuyla sahiplendiği bir dönemdeyiz. Hikmet-i hükümetten kimse sual etmiyor gibi. Ne kadar dindar olacağını bilemeyeceğimiz fakat muhakkak Türkçü ve Atatürkçü formatta yetiştirileceği anlaşılan nesillerin nasıl bir şeye benzeyeceğini birlikte göreceğiz”[21]

Alpay bir başka yazısında ise şunları söylemektedir: “15 Temmuz sonrasına baktığımızda, Cumhurbaşkanı’nın ‘her türlü milliyetçilik ayaklarımızın altındadır’ ifadesinden bu güne, ‘2500 yıllık devlet geleneğimiz’ söylemine evrilen milliyetçi söylemine” de dikkat çekerek, iktidarın yola çıkış hedeflerindeki sapma görüntüsünün temelinde etkin bir unsur olarak “hiçbir günahı küçümsememek ve günah işlemeyi küçümsememek” ilkesinin önemsenmemesini gördüğünü ifade ediyor. Ve yazısını şöyle sürdürüyor: “Eğer kayırmak, rüşvet almak, komisyonculuk, haram-helâl demeden elde edilen paralarla yakınlarımıza bir hayat sağlanmaya başlanırsa, tüketim anlayışımız, eğitim ve eğlence anlayışımız değişip günah denizine doğru yol alınmaya başlanırsa; orada artık resmî ideolojiyi normal görmek hatta kutsallaştırmak kimseye anormal gelmez. Çünkü şeytan günahları normalleştirmiş ve insanlara hallerini meşrulaştırmış demektir.[22]

Kenan Alpay son bir yazısında da şu tespit ve uyarıları yapmaktadır:Muhafazakâr demokrasi çizgisi dindar-mütedeyyin siyasi kadroları da kitleleri de ummadıkları yerlere savurmuş, kendilerini tanıyamaz hale sokmuştu. Küçük komisyonculuklarla başlayan kurnaz siyasetçilik serüveni rüşvetle, proje ortaklığıyla sınıf atlama hayallerine evrilmişti artık. Aşına, ekmeğine haram karıştıranın siyasal hattına, itikadına küfrün ve şirkin yerli ve milli unsurlarını karıştırması mukadderdi zaten. Öyle oldu, Atatürkçü bir muhafazakârlık, Gazi Paşacı bir dindarlık uydurulup pazara sürüldü. Müthiş bir siyasi atak yapıldı; Türkçülük MHP’ye, Atatürkçülük CHP’ye bırakılmayacaktı artık. Bundan böyle yerli ve milli olmak en makbul ideolojiydi. Devlete sadakat ve Türk milliyetçiliğine hizmet yolunda geri kalana hayat hakkı tanımamak yolu tutulacaktı. Yakın siyasi tarih yeniden yazılıyor, İslâmî değerler yüce devlet ve necip millet kriterlerine uyumlu hale getiriliyordu. Bu sayede adalet değil devletin âli menfaatleri önceleniyor, merhamet etmek lütfu ilahiye mazhar olma vesilesi değil korkunç sonuçlara yol açacak büyük bir zaaf sayılıyordu. Artık ayaklar altına alınan kavmiyetçilik davasına umut bağlanır olmuş, üstünlüğü dile, renge, âileye değil takvaya refere eden vahyin buyrukları hızla unutulur olmuştu. Makro milliyetçilikle mikro milliyetçilik el ele vermiş iman ve İslâm kardeşliğini delik deşik edip günlük kullanımlar için paspas ediyordu… Kendini dindar sayan seküler tipler, takva sahibi olma iddiasındaki günahkâr güruhlar akıl ve kalplerindeki İslâmi kodların yerinde yeller estiğini hâlâ idrak edemiyorlardı. İslâmî değerler bu kesimlerin artık ne akıllarına ne de kalplerine istikamet verecek konumdaydı. Onlar Kemalist aydınlanma ve ilerleme projesine karşı sergiledikleri muhalif direnci terk edip sekülerizm ve mistisizm sarkacında salınan niceliğin iktidarına tutkulu-bağımlı sıradan politik objelere dönüşmüşlerdi çünkü.”[23]

Ben de bunları yazan Kenan Alpay’a şunları söylemek isterim: Yazdığınız bütün bu kötülükler, “mü’min, muvahhid” ve “ümmetin umudu” ilan ettiğiniz Erdoğan’ın gücünün en zirvede olduğu ve bakanlar kurulu ile bürokratları tek başına atadığı ve denetlediği bir dönemde gerçekleşti. AKP’nin, Kemalist vesayetin baskısının daha yoğun olduğu dönem olan 2007’de Cumhurbaşkanlığını da alana kadarki iktidarı, İslâm’a zararının olmadığı ya da çok az olduğu görece daha olumlu görünen bir dönem olmuştur. Ancak bundan sonraki dönemde, askerî vesayetin gücünün giderek azalması, Tayyip Erdoğan’ın dini daha çok kullandığı ve giderek kendisini İslâmî kesimi temsil eden bir lider gibi takdim edip toplumu “Allah ile aldatmaya” başladığı, İslâm adına daha fazla konuştuğu bir süreci başlatmıştır.

Bu dönem ise, laik demokratik bir siyâsî liderin kendisini Hak olarak sunmaya, sırât-ı müstakîmi temsil ettiğini söylemeye ve böylece İslâm’ı tahrif etmeye yönelik konuşmalarını zirveye çıkardığı bir dönem olmuştur. AKP lideri gücünü perçinleyip tek başına ülkeyi yönetecek yetkiye ulaştıkça İslâm’ı daha fazla kullanmaya başlamış ve artık iyice benimsemiş olduğu laiklik ve kemalizmle uyumlu bir İslâm anlayışı oluşturma gayretiyle İslâm’a en çok zarar verdiği döneme geçilmiştir. Yani İslâm’a en çok zararın verildiği, laikleşme, sekülerleşme ve yozlaşmanın en fazla yaygınlaştığı dönemler Erdoğan’ın daha güçlü olduğu dönemlerdir. İbret alınması gereken durum ise, bu büyük yozlaşma döneminin, özellikle 2010’dan itibaren, başta Kenan Alpay, Hamza Türkmen, Bahadır Kurbanoğlu ve diğer Haksöz yazarları, Özgürder yetkilileri olmak üzere tevhîdî uyanış süreci öbeklerinin büyük ekseriyetinin laik başbakan Erdoğan ve laik kapitalist partisinin iktidarını gazete ilanları ve TV konuşmalarıyla destekledikleri döneme denk gelmesidir.

Kenan Alpay ve onun gibi tevhidden sonra laik kapitalist AKP destekçiliğine savrulanlar bilmelidirler ki, 2010 referandumuyla şirk anayasasına verdiğiniz “aktif destek”le başlayıp laik demokratik bütün seçimlerde ısrarla sürdürdüğünüz ve herkesi de çağırdığınız büyük sapmaya meşruiyet kazandıran yazı ve sözlerinizin üzerinden on yıl bile geçmeden içerden de olsa bu ağır eleştirileri yapar hale gelmiş olmanız bile, hâlâ yanlıştan dönmenize yol açmıyorsa, bu hâl öncelikle çok büyük bir kirlenmenin zihinlerinizi işgal edip dönüştürdüğünün göstergesi olabilir. Aynı zamanda, bu hâliniz, onca İslâmî birikiminize rağmen sizin on yıl sonrasını göremeyecek ve bu batıl yolun kaçınılmaz olarak bu sonuçlara yol açacağını fıkhedemeyecek kadar feraset ve basiretten uzak kalmanıza yol açan sığ bir birikime sahip olduğunuzun işareti olabilir. Sonuçta da yıllarca yaptığınız Kur’an ve siyer okumalarınızın sizde bu basiret ve ferasetin oluşmasına vesile olamaması, bu tür Kur’an çalışmalarını içselleştiremediğinizin ve bilginin ahlakını kuşanmakta zaaf içinde olduğunuzun göstergesi olabilir.

Nitekim AKP iktidarının politikalarına yönelik eleştirilerinizin sadece Türkçü ve Atatürkçü eğilimlerin artışıyla ve kimi hukuk ihlalleriyle sınırlı olması da ilginçtir. Diyanet İşleri Başkanıyla birlikte devletin şirkle hükmeden ve şirk sisteminin bekçiliğini yapan laik ve Atatürkçü kurumları olan Yargıtay, TSK ve MİT açılışlarında onlara dua ederek İslam’ın araçsallaştırılmasından hiçbir rahatsızlık duymayıp tam tersine buralarda yapılan duaları “çok güzel dualar” olarak niteleyip sahiplenerek övgüyle karşılamanız da ilginç bir biçimde İslâmî birikiminizin seviyesini göstermektedir. Oysa Türkçü ve Atatürkçü bir çizgiye  kaymalarından çok daha önemli olarak “Din bireyseldir”, “ekonominin dini, imanı olmaz”, “laiklik İslam ile bağdaşır”, “biz sırat-ı müstakim üzereyiz bizden ayrılan sapmıştır”,  “biz hakkız ve batıla karşı Hak-batıl mücadelesi sürdürüyoruz” vb gibi onlarca saptırıcı açıklamayla sürekli “İslam’ı, Hakk’ı ve Sırat-ı Müstakim”i tahrif etmeye ve laik devlet ve iktidarı için araçsallaştırmaya yönelik söylemlerine, propagandalarına dair tek bir itirazınızı duymamamız da sizin Kur’an ve sünnet konusunda yeterli bir birikime sahip olmadığınızı göstermekte değil midir?

Büyük ilkesizliklere imza atıp bâtıla destek vermeye savrularak bu kadar yaygın ve derin bir yozlaşmanın müsebbibi olan bu kesimler; hak maskeli bâtılın peşine takılıp destek vermekle ve “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen hükmedicileri Müslüman ilan eden” bir tahrifatı yapmak suretiyle bu büyük yozlaşmadan sorumlu olduklarının idrakiyle pişmanlıklarını izhar edip tevbe etmedikçe Allah’ı razı edemez, Müslümanların güvenini kazanamazlar. Bu tevbe ve pişmanlıklarıyla birlikte yanlış yaptıklarını kamu oyuna açıklayarak bu büyük sapmayı mahkûm etmedikçe de, asla sorumluluktan kurtulamaz ve arınamazlar. İslâmî temel ilkelere ve nebevî yönteme aykırı davranıp İslâmî mücadeleye zarar verdikleri için Müslümanlardan özür ve helallik istemedikçe, bu tür içerden eleştirilerle bir nevi günah çıkartma gösterileri yapmaları kendilerini asla kurtaramayacak ve kendilerine güveni yeniden sağlayamayacaktır.

İslam’ı Araçsallaştırıp Laik Kapitalist Devlete ve Politikalarına Meşruiyet Sağlamak Amacıyla Kullanmada O Kadar İleri Gidildi ki, İslam’a CHP Dönemlerinde Verilemeyen Zararlar AKP Döneminde Verildi

Özellikle de 2010 şirk anayasa referandumundan itibaren dozajı giderek artan din adına konuşma, dini istismar edip kendisini İslâmî bir lider gibi sunma zulmü, sonuçta İslâm’a CHP’nin ve darbe süreçlerinin bile veremediği büyük zararlar vermesine yol açmış, muhafazakâr ve Müslüman kesimlerdeki sekülerleşmeyi, laikleşmeyi zirveye çıkarmıştır.  CHP iktidarı olsa, şüphesiz Müslümanların kendilerine daha fazla zulüm yapabilirdi, ama asla İslâm’a, İslâmî uyanışa, İslâmî bilince ve sonuçta da Müslümanların inancına ve ahlâkına bu kadar büyük bir zarar veremez, Müslümanların bu derece yüksek oranda yozlaşmasına yol açamazdı. Çünkü CHP iktidarı “İslâm laiklikle bağdaşır”, “Din bireyseldir”, “ekonominin, paranın dini imanı olmaz” ya da “Kur’an güncellenmeli” vb. söylemlerle İslâm’ı tahrif amaçlı çabalar ortaya koysa, CHP zihniyetinin İslâm’a karşı açık düşmanlığı sebebiyle, onların bu söylemlerini muhafazakâr ve Müslüman olan kesimler ciddiye almazlardı. Üstelik açıkça karşı çıkıp tavır koyarlardı.

Ancak CHP döneminde sadece Müslüman’a ve haklarına zarar verilirken, sûret-i haktan görünen AKP döneminde ise doğrudan İslâm’a ve başta âile olmak üzere toplumun temel değerlerine zarar verilmiştir. Böylece İslâmî uyanış süreci belki de uzun yıllar toparlanamayacak kadar büyük bir darbe yemiş, ama buna rağmen de AKP “Müslüman” kesimler desteklenmeye devam edilmiştir.

Bütün bunlara rağmen, bir daha ifade etmek istiyorum ki, Kenan Alpay gibi içerden ve sınırlı da olsa AKP politikalarını artık eleştirmeye başlayanlar, 7-8 yıl sonrasını bile görmekten aciz kalan idrak ve basiretlerini sorgulayıp yaptıkları büyük ilkesizlikleri, vahye ve nebevî yönteme aykırılıkları ve İslâm’a da İslâmî mücadeleye de büyük zararlar veren çok önemli yanlışlarını, kamuoyu önünde itiraf ve mahkûm ederek, istikamet üzere bağımsız ve İslâmî kimlikli bir dâvetçi ve ilkesel bir muhalefet konumuna hâlâ dönmeyecekler mi?

Az da olsa daha bağımsız bir yaklaşım ortaya koyanlar olsa da ifade edilen pişmanlık ve eleştirilerin çoğu, iktidardan umdukları beklentileri karşılanmayanların veya iktidarla sorun yaşayanların ya da AKP’nin daha dürüst ve hukuka saygılı kanadı (mesela bir zamanki AKP’nin Ahmet Davutoğlu kanadı) olmak isteyenlerin içerden eleştirileri olmaktan öteye bir anlam taşımamaktadır. Bu sebeple, son dönemde AKP ve Erdoğan ile Gelecek Partisi ve Ahmet Davutoğlu arasında sıkışan laik demokratik siyaset zemininde, adeta girdikleri bataklıkta çırpınanlar gibi bir çıkış yolu da üretememektedirler. Tabii ki, Kur’an’ı ve Rasûlün örnekliğini, nebevî yöntemini bu derece terk edenlerin kaçınılmaz sonu böyle bir kaosa ve bataklığa sürüklenmektir. Üstelik Ahmet Davutoğlu başa geçse ne değişecektir? Laik sistem içinde laik demokratik ilkelere, laik kemalist anayasa ve yasalara itaat ederek, hangi siyâsî parti ve hangi lider iktidar olursa olsun, hevâya göre yasa yapmaya, şirk ve zulüm yönetimi olmaya devam edeceği açık değil midir? Böyle bir laik partinin içinde yer almanın veya destek olmanın akidevî bir sapma oluşturacağı, nasıl oluyor da hâlâ fark edilmiyor?

Bu büyük yanlışları yapanlar, bu yaptıklarının, vahyin ölçülerine, akîdevî ilkelere ve Nebevî yöntemin esaslarına göre yanlış olması yanında, artık yaşanan pratikle de çok büyük bir yanlış olduğunun “ayne’l-yakîn” olarak da ortaya çıktığını neden göremiyorlar? Yapılan bu bâtıl amel ve bu ameli meşru göstermek için ortaya konan te’vilden tahrife kadar birçok söylem ile bâtıl siyasete destek dâveti sonucunda gelinen nokta; demokratikleşen “Müslüman”ların istikamet krizine girip, artık yaşadıkları gibi inanmaya başlamaları, hevânın ilahlaşması, dünyevîleşme ve sekülerleşmenin kuşatması altına girmeleridir.

Sonuçta İslâmî mücadele zemini ve tevhîdî uyanış süreci büyük kan kaybı yaşamış, kendi çevremizdeki birikimin çok boyutlu kirlenmesi dışında, ayrıca ortada Hakk’ı doğru temsil eden bir mihenk görevini ifa edecek, seküler siyasetten, laik iktidardan bağımsız İslâmî kimlikli kuşatıcı bir yapı kalmayınca daha yaygın sapmaların da sebebi olunmuştur. Laiklikle, şirkle hükmeden, geleneksel ve modern bid’at ve hurafeleri İslâm diye takdim edip zulme, adaletsizliğe ve yolsuzluğa bulaşmış olan bir iktidarı desteklemek için araçsallaştırılan Kur’ân ve İslâmî kavramlar sebebiyle, İslâm’a da büyük zarar verilmiştir. Üstelik büyük medyatik imkânlarla topluma İslâm adına sunulan Hak ile bâtıl karışımı bu din, fıtrata aykırı geldiği için de yeni nesillerin İslâm’dan uzaklaşmalarına, yaygın biçimde sekülerleşmelerine, hatta deizme kadar savrulanların giderek artmasına yol açılmıştır.

Evet, toplumu tevhîdî istikamette dönüştürme ve vahiyle yeniden inşâ etme sorumluluğu taşıyanların, laik sistem içi kirli politikanın içine aktif biçimde girmeleri çok büyük zararlara yol açtı. Ferdin, ailenin ve toplumun ifsadına yönelik bunca tahribat, özellikle son 15 yılda, kendisinin İslâm adına hareket ettiğini, Hak olduğunu ve bâtıla karşı hak mücadelesi verdiğini, kendisinin sırat-ı müstakîm üzere olduğunu ve kendisinden ayrılanların saptığını iddia ederek suret-i hak’tan görünüp İslâm’ı istismar ederek kitleleri Allah ile aldatan AKP iktidarının en güçlü olduğu döneminde çok daha yoğun biçimde yaşandı.

Tevhîdî uyanış süreci öbeklerinin önemli bir kısmı, bu büyük ifsâdın yaşandığı süreçte de destek vermeyi sürdürerek, laik iktidarın Allah ile aldatmasının tesirini arttıran bir rol oynadılar ve maalesef  bu fesadın bir parçası oldular. Böylesine yaygın ve kuşatıcı bir ifsâdın, Hak adına gerçekleştirildiği bir süreçte, “dindar”lar laik, Müslümanlar seküler, imam hatipliler bînamaz (% 80’i namazsız), yeni nesiller ise seküler ve deist olmasın da ne yapsınlar?

Sonuçta, bakın ne hâle gelindi? Laik demokratik iktidara eklemlenmek Müslümanları nasıl dönüştürdü? Ne kadar büyük bir kirlenme yaşandı? En temel duyarlılıklar nasıl oldu da bu derece kaybedildi? Üstelik bütün bu kirlenme ve yozlaşmaların, haksızlık, adaletsizlik, yolsuzluk vb. birçok kötülüğün faturası, doğrudan İslâm’a ve Müslümanlara kesildi. Çünkü bağımsız İslâmî kimlikli alternatif temiz bir yapı ortaya konmayıp AKP içinde ya da yanında yer alınınca, medyada ve kamuoyu önünde sürekli AKP savunuculuğu ve aktif destekçiliği yapılınca, AKP liderliğinin aynı zamanda İslâm’ı ve Müslümanları da temsil ettiği imajının oluşmasına yol açıldı. Bu yüzden iktidarın kirliliği, AKP içi kavgalar birçok Müslüman kesimi de kuşattı. Bütün bunlara değer miydi? Bu kirli ve yozlaştırıcı zeminden bir an önce uzaklaşılması gerektiği neden hâlâ akledilemiyor?

Üstelik iktidarla bu kadar iç içe olmanın ve yıllarca medyada savunuculuğunu yapmanın, aktif destekçi ve taraf olmanın, hatta başkalarını da “tarafını belli etmeye” çağırmanın sonucu bu kesimlerin davetçi vasıflarını da yok etmiştir. Çünkü tebliğin muhatabı konumundaki diğer muhalif kesimlerin, kendilerini iktidar kavgasında rakip olarak görmesine, davetin muhatabı konumundaki “Pelikan”ların dahi kendilerini AKP içinde rakip olarak görüp kötü bir dille saldırmalarına sebep olmuşlardır.

Evet, maalesef durum ve gidişat çok kötüdür. AKP iktidarlarının programlarıyla gerçekleşen gönüllü sekülerleşme ve laikleşmenin sonucunda acı gerçek şudur ki, Kur’an’ı hakkıyla okumaktan uzak düşmüş on milyonlarca “Müslüman”, vahyin ölçülerinde Müslüman olmanın gereklerinden habersiz ve uzak bir konumda oldukları halde, Müslüman olduğunu zannederek hüsrana doğru sürüklenmektedir. 

Tüm insanlığın ihtiyacı olan bir mesajı taşıyan Kur’an elimizde olduğu halde ve insanlık karanlıkların, sömürü ve zulümlerin ortasında bu mesajın aydınlığına ve adaletine muhtaç iken ve üstelik tarih de, insanlığın kurtuluşuna vesile olacak tek nizam olan İslâm’ı, tek alternatif olarak insanlığın gündemine sokmaya zorlarken, biz ne haldeyiz? Tarihin insanların gündemine İslâm’ı sokmaya dair bu akışını, bu zelil halimizden dolayı ya da kendi hatalarımızdan ve tevhidî dirilişle ümmetleşememekten kaynaklanan güçsüzlüğümüz ve temsil zaafımız sebebiyle biz engelliyorsak, bu büyük vebalin hesabını nasıl vereceğiz?

İslâm ümmetinin tevhîdî bir uyanışla ve yeniden kaynağa dönerek öz yörüngesinde gelişmesini, yeniden izzet kazanıp ayağa kalkmasını engellemek, İslâm’ı kendi coğrafyasında boğarak yeni sömürgecilikle kaynaklarını talan etmek üzere küresel korsanlar ABD-İsrail öncülüğünde ve AB desteğiyle ahlâksızca terör estirmektedirler.

Böyle bir süreçte, zikrettiğimiz bunca yozlaşmanın ve Müslümanları sekülerleştirmenin müsebbibi olan laik bir iktidara destek uğruna Müslümanlarla vahdeti oluşturma çabalarını feda etmek sapması sürdürülürse, Rabbimizin huzurunda nasıl hesap verilecektir?

Bütün bu yozlaştırıcı politikalar ile eğitim ve kültür alanındaki sekülerleştirme sonucunda, muhafazakâr ve geleneksel “Müslüman” kesimlerde Özal ile başlayan gönüllü sekülerleşme (Dünyevîleşme; Allah’ın ve dîninin karıştırılmadığı, hevâya göre yaşanan hayat alanları oluşturma), kapitalistleşme AKP döneminde tevhîdî kesimi de kuşatarak zirveye ulaşmış bulunuyor. Ölçüsüz kazanma ve azgın bir tüketimi esas alan, lüks ve israf eksenli kapitalist kültür, “Müslüman”ları giderek daha fazla kuşatıyor.

Hatta 15 Temmuz’dan sonra Kemalistleşme eğilimleri de, tepedekilerin öncülüğünde ve örnekliğinde AKP destekçisi tabanda çok yaygınlaşmış durumda. Öyle ki, 15 Temmuz sonrası AKP dönemi, “neo-kemalist dönem” denmeyi hak edecek bir görünüm arz etmektedir. Sonuçta “Müslüman” olduğunu iddia edenlerin çok büyük kısmının Kur’ân’da zikredilen “Müslim” olma nitelikleriyle alâkasının olmamasına dair yüzyıllardır süregelen acı gerçeklik, Türkiye’de AKP iktidarının oluşturduğu yozlaştırıcı zeminde daha da derinleşip yaygınlaşmış ve önceki geleneksel âidiyetin de gerisine düşülmüştür. Hatta saray ulemasının te’vilden tahrife kayan iktidar yanlısı tutumları ve statüko dinine destekçi yorumlarıyla tevhîdî kesimin bile önemli bir kısmının kafasının karışmasına yol açılmış, sonuçta da tuzun kokmasına ve yaşanan yozlaşmanın daha yaygın ve daha derin bir boyuta taşınmasına sebep olunmuştur.

Bütün bunların önemli sebeplerinden birisi de, bu savrulan kesimlerin Allah’ın inzal ettiği şerefli “Müslim” adımızı terk edip kendilerini, emperyalistlerin ürettiği ve İslam’ı siyasal bir ideoloji konumuna indirgeyip kulluk bütününü parçalayan “İslamcı” kelimesiyle tanımlamalarının yol açtığı zihnî bulanıklık ve kavram kargaşası olabilir mi? Düşünüp akletmeyecek misiniz?

Heeeeeeey, istikamet krizindeki tevhîdî uyanış süreci öncüleri! İlkesizlik yaparak laik demokratik siyasetin içine dalmanızın yol açtığı bu halin zelil sonuçlarını görüp hâlâ uyanmayacak mısınız? Bâtıl siyasete eklemlenmeniz sonucunda yaşanan büyük yozlaşmanın ve kokuşmanın faturasının İslam’a kesilmesine ve başta yeni nesiller olmak üzere davetin muhatabı olan kitlelerin İslam’dan uzaklaşmasına sebep olan bu kötü gidişatın daha ne büyük kötülüklere yol açtığını hâlâ fark etmeyecek misiniz? Hâlâ akledip bu büyük yanlıştan dönmeyecek misiniz? Laik parti tarafgirliği ve şirkle hükmeden iktidarın aktif destekçiliğini yapmak ya da ganimet kapmak için terk ettiğiniz mevzilerinize ne zaman geri döneceksiniz?

Dipnotlar:

[1] http://www.anadoluplatformu.org.tr/etkinlikler/1426. 29.04.2013.

[2] Burada şu şerhi düşmek de adaletin gereğidir: Ramazan Kayan, referandum sürecinde kendisinin hocası, öncüsü olduğu AKDAV vakfının laik TC anayasasındaki değişiklik referandumunda “evet” oyu verme çağrısı yapan kuruluşlar arasında yer alması konusunda kendisine bir soru tevcih edildiğinde; “ben ne oy veririm ne de oy vermeye çağırırım, bu konuda vakıf ile beni aynı değerlendirmeyin” cevabını vermiştir. Tabii ki, öncüsü, hocası olduğu bir vakfın, meşru olmayan bu kararına karşı böyle edilgen bir tutumla yetinmesi ne derecede kabul edilebilir, o da ayrı bir konudur.

[3] Anadolu Platformu, 8. Anadolu Buluşması Sonuç Bildirgesi, 28 08 2013. http://www.anadoluplatformu.org/etkinlikler/1697

[4] http://www.haber7.com/guncel/haber/1102209-97-stkdan-hukumete-tam-destek-bildirisi

[5] http://www.dunyabulteni.net/haber/120877/davutoglu-referanduma-evet-meclise-destektir

[6] Meşale Derneği’nden 7 Haziran Seçimleri Çağrısı, 05.06.2015. https://www.hurriyet.com.tr/yerel-haberler/malatya/mesale-dernegi-nden-7-haziran-secimleri-cagrisi-37123505

[7] http://www.insanvedegerhareketi.org/?p=739

[8] http://www.haberdurus.com/haber/insan_deger_hareketi_ile_ilgili_bir_degerlendirme-57868.html

Erbakan da Erdoğan da Anadolu’daki Müslümanların tarihini bin yılla ifade edip Selçuklu ve Malazgirt’i Anadolu’nun Müslümanlaşmasının başlangıcı olarak esas alırlar. Halbuki Kürt Müslümanlar Hz. Ömer döneminden beri bölgede vardılar ve üstelik Malazgirt’teki Alpaslan’ın ordusunda bile on bin civarında Müslüman Kürt vardı. Malazgirt savaşı da Rumlar ve Türkler arasında değil Müslümanlar ile  Hıristiyan Haçlılar arasında gerçekleşmiş bulunmaktadır.

[9] https://www.anadoluplatformu.org.tr/sonuc-bildirgesi-2/. 30. Ağustos. 2021.

[10] Hayrettin Karaman, Ahlak Herkese Lazım, 25 Nisan 2019, Yeni Şafak Gazetesi.

[11] Özlem Albayrak, Deizm mi, sekülerizm mi?, Yeni Şafak Gazetesi, 11 Nisan 2018.

[12] Beşir Atalay, 05 Kasım 2016, Bolu Abant Tabiat Parkı, Vuslat Platformunun ‘Ufuktaki Yeni Türkiye Gençlik ve Geleceği’ sempozyumu. http://www.timeturk.com/burjuva-musluman-bir-genclik-goruyorum/haber-363423.

[13] https://www.habervakti.com/akil-tutulmasi-1

[14] https://www.habervakti.com/biz-neden-mesuluz

[15] https://www.youtube.com/watch?v=kCD6yAEdOf8

[16] Kemal Öztürk, “İslâmcılar Devletçi mi Oldu?”, Yeni Şafak gazetesi, 07. Ocak. 2016. http://www.yenisafak.com/yazarlar/kemalozturk/İslâmcilar-devletci-mi-oldu-2025067

[17]Haksözhaber.net.  http://www.haber7.com/siyaset/haber/175647-bakan-sahin-dindarlari-laiklestirdik. – http://www.gazetevatan.com/-dindarlari-biz-laiklestirdik–83315-gundem/

[18] http://www.milliyet.com.tr/yazarlar/serpil-cevikcan/-ataturk-un-idealini-ak-parti-2499341/

[19] İslâmî Hareket Üzerine Ercümend Özkan’la Söyleşi, Anlam Yayınları, s,355, 370. (MNP’nin kapatılmasının ardından yurtdışına (İsviçre) giden Erbakan, bir süre sonra Muhsin Batur’un (Eski Hava Kuvvetleri Komutanı) marifetiyle, MSP’yi kurmak üzere özel bir kurye ile Türkiye’ye getirtildiği de hatırlanmalıdır.)

[20] Ramazan Kayan, Milat Gazetesi, 29. 01. 2019.

[21] Kenan Alpay, “Kemalizmin Kerametleri Dindar Nesile Telkin Edilirken”, Yeni Akit Gazetesi, 21 Mayıs 2019.

[22] Kenan Alpay, Haksözhaber, 09 Ocak 2019.

[23] Kenan Alpay, Aklın ve Kalbin Kodları Dönüşürken, Yeni Akit, 02 Ağustos 2019.

İlginç bir durum yaşanıyor. AKP’ye aktif destekçilik yapmak üzere savrulanların geldikleri nokta, önce taraf olmak ve herkesi de taraf olmaya çağırmaktı, sonrasında ise, Erdoğan’ı ve konumunu meşrulaştırmak üzere İslam’ı statüko dini için araçsallaştırmaya ve her şeye rağmen onu sahiplenip savunmaya kadar ilerledi. Bu çevrelerin bugün geldikleri noktanın arka planındaki en önemli sebeplerden birisi de Allah’ın inzal etmiş olduğu “Müslim” adını geleneksel çevrelerden ayrışmak için onlara bırakıp kendilerini emperyalistlerin ürettiği “İslamcı” kavramıyla tanımlamaya başlayarak İslam’ı siyasal bir ideolojiye indirgemeleriydi.

Yeni dönemde artık iki yeni kutsalları oluşmuştu, birisi “İslamcılık” diğeri de Erdoğan iktidarıydı. İşte bu iki alanda yıllarca birlikte birçok ilkesel sapmayı ve akîdevî boyutu da olan birçok yanlışı birlikte yaptıkları ilkesizlik yapmada yol arkadaşları olan Mustafa İslamoğlu söz konusu iki kutsala (İslamcılık ve Erdoğan iktidarı) yönelik eleştiriler yönelttiğinde hemen saldırıya geçip linç uygulamaktan çekinmediler.

Haksöz Çevresi, İlkesizlikte Yol Arkadaşları Olan Mustafa İslamoğlu’na, İktidar ve İslamcılık konusunda Doğru Söyleyince Linç Uyguladı

Mustafa İslamoğlu, 2010 referandumu sürecinde Hilal TV’de yaptığı konuşmasında; “Referandumda oy verme hadisesi bir ameldir. İnsanlar sandığa giderek tercihleriyle bir eylem ortaya koyacaklar. Vesayetle mi yoksa vesayetsiz mi yönetilip yönetilmeyeceğinin tercihini yapacaklar. Evet oyu vermek ibadettir, takvadır, Allah’a teslimiyettir” demek suretiyle, şirk anayasasına “evet” oyu ile destek vermeyi, “Allah’a teslimiyet”in bir gereği, İslâmî bir “ibadet ve takva” olarak niteleyecek kadar ileri gidebilmîştir. Hamza Türkmen ve Haksöz çevresiyle birlikte programlar yaparak birçok ilkesizlikte örtüştükleri bu süreçte, bir gün sonra aynı ekrana çıkıp İslamoğlu’nun bir akşam önce şirk anayasasına “evet oyu vermenin ibadet, takva ve Allah’a teslimiyet” olduğu ifadesine itiraz etmeden aynı şirk anayasasına evet oyu vermenin önemini anlattı ve ona katılmış oldu.

 

Yine İslamoğlu, yazdığı mealin Maun Suresi’nin giriş bölümünde doğru ve “şirk büyük bir zulümdür” buyuran Allah’ın Kitabı’na uygun bir tespitle “tevhid ve adalet dinin iki kanadı gibidir, birisi kırılırsa diğeri işlevsiz kalır” dediği ve böylece tevhidin hâkim olmadığı yerde adalet olmayacağını kabul ettiği halde, bir hutbesinde bunun tam tersi bir ifadeyle “Allah’ın muradının adalet olduğunu, adaleti sağlayacak sistemin/rejimin İslâmî olmasının ve yöneticilerinin (emir sahiplerinin) Müslüman olmalarının zorunlu olmadığını” dahi iddia edebilmîşti. Bütün savrulmalarına rağmen Hamza Türkmen, Bahadır Kurbanoğlu başta olmak üzere Haksöz-Özgürder çevresi, Mustafa İslamoğlu’nun yanında yer alıp Hilâl TV’de hep birlikte bu ilkesizlikleri yayan programlar gerçekleştirdiler. Çünkü yaşanan savrulmalar ortak paydalarını oluşturuyordu. AKP’ye oy çağrılarını da hep birlikte ve dayanışma halinde yaptılar.

Birlikte oldukları bu süreçte Mustafa İslamoğlu, sistemin laik demokratik partilerine oy vermenin caiz olup olmadığına dair bir soruya mukabil; “oy verme”yi meşrulaştırmak için “Oy verme koy ver lafının en çok hoşuna gideceği zümreler bu kitapla (Kur’an’la) ilişkisini kesmiş, bu kitapla alakasını kesip koparmış zümrelerdir“ ifadesini kullanabilmîştir. Bu ifade, tevhidî ilkeler sebebiyle “oy vermemek gerektiğine” inananlar için söylenmiş olmasa da pek çok kişi tarafından öyle de anlaşılmaya müsait bu tür abartılı beyanlarda bulunanlar, şirk sisteminin laik partilerine oy vermeye karşı olanları “tekfir” etmiş gibi algılanabilecek sözler bile sarf edebilmîşlerdir.

İslamoğlu Haftalık Özgün Duruş Gazetesinde de şunları ifade edebilmîştir: “Siyaset akide gibi siyah ve beyaz değildir. Grinin tonları üzerinde oynanan bir oyundur ve memleketin rengi biraz daha ağaracaksa, duamız ve desteğimiz orada olmalıdır… Bu memlekette Müslümanlar her ne yapıyorlar ise yapsınlar, siyaset alanının genişlemesi için çalışmalıdırlar. Siyaset alanını genişleten her projeye destek vermelidirler”. Aynı şekilde, daha önceki birçok makalesinde İslam’ı “ibadeti siyaset, siyaseti ibadet olan bir dindir[1] diye tanımladığı halde; Hamza Türkmen’in yönettiği Ulustan Ümmete” adlı Hilal TV programında da; “Biz siyaseti Akaid’i konuşur gibi konuşuyoruz. Bu, çok yanlış bir şey. Akidede siyah ve beyaz üzerinden konuşulur. Siyasette grinin tonları üzerinden konuşulur. Siyasette gelirler ve giderler, faydalar ve zararlar üzerinden konuşulur“ diyerek akîde ve siyaset ayrımı yapabilmîştir. Programı yöneten Hamza Türkmen’in de herhangi bir itirazı olmamıştır.

Bu yüzden giderek yayılan bir değişim sonucu başından beri sistem içi değişime eklemlenen kimi “tevhidi öbekler” ve kimi “İslâmî şahsiyetler” bile artık ya bizzat kendilerinin, ya da üyesi oldukları platformların altına imza attıkları “hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir”, “Türkiye laik, demokratik, hukuk devletidir ne bir eksik, ne bir fazla” içerikli bildiri ve afişleri tüm ülkeye yayacak kadar ileri gidebilmîşlerdir. Bu kesimlerin öncü şahsiyetleri, “Totaliter, yasakçı bir anayasa istemiyoruz. Darbe anayasası istemiyoruz Demokratik irade ile yapılmış, ayrımcılık yapmayan, yeni demokratik sivil anayasa istiyoruz” içerikli açıklamaları artık çok doğal ve olması gereken buymuşçasına yapabilmîşlerdir.

Bu tür sistem içi değişim ve demokratikleşme çalışmalarında hangi tevhidi öbek ve öncülerinin yer aldığını görmek isteyenler, TGTV ve SDP (Sivil Dayanışma Platformu) sitelerine bakabilirler.  Bunlardan bazılarını söz konusu sitelerden buraya alıntılayacak olursak, mesela “hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir”, “Türkiye laik, demokratik, hukuk devletidir ne bir eksik, ne bir fazla” içerikli bildiri ve afişleri tüm Türkiye’de yaygınlaştıran SDP ve sahibi TGTV’nin Yüksek İstişare Kurulu ve Yönetim Kurullarında yer alan bazı Müslümanlar şunlardır: Ramazan Kayan (Anadolu Platformu” ile “İnsan ve Değer Hareketi”nin Hocası), Cevat Özkaya (AKV öncülerinden olan bu kişi daha sonra HASPARTİ kurucusu olacak kadar demokratikleşmiştir), Mehmet Güney (İMH’nın lideri olup AKP ile ilk bütünleşen ve ilk milletvekili çıkaran grup olmuşlardır), Nurettin Yıldız, Burhanettin Can (AKV-Araştırma Kültür Vakfı’nın Hocası), Prof. Hayreddin Karaman, Prof. İhsan Süreyya Sırma, Prof. Nihat Bengisu vd.[2]

Tevhîdî uyanış sürecinden gelen bu kesimler, laiklik ve demokrasiyi kendilerince farklı tanımlayarak sempatik göstermeye, İslam’la uzlaştırmaya, liberal tezlere uyum sağlamaya, kanun yapmada halk iradesinin nihai otorite sayılmasını ve cahiliye toplumunun halk iradesiyle sivil özgürlükçü bir anayasa yapmasını meşrulaştırmaya yönelik açıklamaları gündemleştirebilmîşlerdir.[3] Yaşanan bu büyük değişime rağmen, bugüne kadar bir kişi dahi yaşadığı bu değişimin sebeplerini ve varsa dayandığı delillerini açıklamak gereği duymamıştır. Kendilerine yeni vahiy gelmediğine göre, yaşadıkları değişimin izah edilebilir nedenleri olmalı. Ama maalesef bu nedenleri açıklayacak ahlâkî bir sorumlulukla davranılmamıştır.

Mesela daha önce neden ve hangi delillere istinaden laik partilerden uzak durulduğunu, neden oy verme çağrısı yapılmadığını, şimdi ise yeni hangi delillerin bulunduğunu ve neden bu değişimin yaşandığını açık biçimde ve delilleriyle ortaya koyup kendilerini izleyen insanlara izah etme sorumluluğunu duymuyorlar. Bu tutum da, davetin muhataplarında, davetçi Müslümanlara yönelik güveni sarsmaktadır. Bugün hangi delile istinaden böyle davrandığını izah etme gereği bile duymayanların, sürekli zikzaklar çizerek oradan oraya sürüklenenlerin yarın da aynı keyfilikle başka bir düşünce ve davranış biçimi sergileyebileceği güvensizliğine yol açılmaktadır. Bir toplumu dönüştürme iddiası olan ve olması gereken İslâmî bir hareket için en tehlikelisi de işte bu güvensizliktir. Topluma güven vermeyen Müslümanlar, o toplumu İslâmî bir dönüşüme uğratacak etkiyi yapamazlar.

Tevhîdî uyanış sürecinden gelen kimi öbeklerin ve öncülerin, nasıl değişimler yaşadıklarını, sistem içi politikaya doğru nasıl savrulduklarını gösteren bazı örnekler: Mesela AKABE VAKFI, AKDAV, ARAŞTIRMA VE KÜLTÜR VAKFI, HİKMET VAKFI, İHH, İNSAN VE MEDENİYET HAREKETİ, MAZLUMDER, MEDENİYET DERNEĞİ, ÖZGÜR-DER gibi çoğunluğu tevhidî uyanış süreci bakıyesi olan gruplar üstelik “İslâmî Kuruluşlar” adı altında ortak toplantılar yaparak “sivil ve özgürlükçü anayasa” taleplerini vurgulamışlardır.[4] Üstelik vahye dayanmayan hiçbir anayasanın Müslümanlar zaviyesinden meşru ve desteklenmesi gereken bir nitelikte olmayacağı şerhini düşmeye bile gerek duymadan, önce sivil ve özgürlükçü bir anayasa talebini gündemleştiren aynı gruplar, sonra da referandum öncesinde laik anayasada değişiklik yapan tasarıya aktif destek vereceklerini ilan edip herkesi oy vermeye çağırmışlardır.

Daha sonraki süreçte Hamza Türkmen’in yazdıkları çok daha büyük bir savrulmanın, büyük bir zihnî kirlenme ve dönüşümün yaşandığına işaret eder mahiyettedir. 12 Eylül 2015 tarihli ve “AK Parti ve Yenilenme İhtiyacı” başlıklı yazsında ise, “AK Parti Türkiye’yi vesayetten kurtarmak isteyen sosyolojinin ve ‘Dünya beşten büyüktür’ haykırışındaki özgürlük arayışının mevziidir.” diyerek övgüler yağdırıyor. Herkesi ve özellikle Müslümanları “tarafını belli etmeye” ve Erdoğan’ın tarafı olmaya çağırıyordu. Erdoğan’ı destekleyenlerin ümmetten yana desteklemeyenlerin ümmetin düşmanlarından yana olduklarını iftira edecek kadar ileri gidebiliyordu.

Ekim 15 tarih ve 295 Sayılı  Haksöz Dergisin’de yer alan “Verili Devleti Aşmak Ya da Dönüştürmek” başlıklı yazısında da “Sistem içinde rol alarak fıtrata ve vahyî çizgiye yol açma imkânını, inzal olan Yusuf kıssası ile Resulullah’a öğreten bizzat Allahu Teâlâ’dır. AK Parti Lideri Erdoğan’ın iktidarı sürecinde TC tarihinin Müslümanlar üzerinde yığdığı birçok ağır yükü ve yasakları kaldırdığı ve İslâmî çalışmalar için uygun hukuki ve teamülî şartlar oluşturduğu da bir vakıadır.” diyerek, hem Yusuf (as)’a hem de Rasûlullah (s) iftira atarak AKP ve Erdoğan’ın konumunu meşrulaştırmaya kalkışan büyük bir saptırma çabası gösterebilmektedir. Halbuki bu batıl içindeki tarafgirliğinden ve kirlilikten bir miktar arınıp berrak bir zihne kavuşarak bağımsız düşünebilse kendi cümlesindeki çelişkiyi kolayca fark edebilecektir. Eğer iftira ettiği gibi “Sistem içinde rol alarak fıtrata ve vahyî çizgiye yol açma imkânını, inzal olan Yusuf kıssası ile Rasulullah’a öğreten bizzat Allahu Teâlâ” olmuş olsaydı, Rasûlullah’ın (s) neden onca baskı ve işkenceye rağmen, bir avuç iman etmiş arkadaşını korumak maslahatıyla Mekke sisteminin başına geçmek bile teklif edildiği halde, Allah’ın lutfettiği bir imkanı reddetmek gibi bir konuma düşsündü. Yoksa o, iddia ettiğiniz gibi “Allah’ın öğrettiği bu sistem içinde rol almak suretiyle fıtrata ve vahye yol açma imkânını” kabul etmedi de tavizsiz izzetli bir örnekliği hâşâ Allah’a rağmen mi ortaya koymuş oldu. Eğer dediğiniz doğru olsaydı, Rasûl asla bunu dikkate almayan bir tercih yapmaz ve arkadaşlarını ağır işkence ve şehid edilmenin ya da hicretin zor şartlarına terk etmezdi.  Türkmen, sırf Erdoğan’ın konumunu meşrulaştırmak amacıyla Allah’ın Rasûllerine iftira atmak anlamına gelecek te’villere tevessül etmekten çekinmeyecek bir zihnî karışıklığa sürüklenmiş görünüyor.

Görüldüğü üzere, Hamza Türkmen ve Haksöz çevresi, 2005 yılından önce yazdıklarının ve İLKELER kitabındaki mutabakatlarının tam zıddına bir dönüşüm yaşayarak sonraki süreçte özellikle de 2010 yılından itibaren bu derece iflah olmaz biçimde AKP tarafgirliğine doğru savrulmuş durumdalar. Üstelik bu bâtıl amaçları uğruna, başta “Allah’ın hükmüyle hükmetmeyenleri Müslüman” saymak olmak üzere birçok ayeti te’vil edeyim derken tahrife sürüklenmişlerdir. Üstelik sırf destekledikleri ve laik olmakla kalmayıp bütün Müslüman coğrafyaya da laikleşmeyi yaymaya ve “laiklik İslam ile bağdaşır” iftiralarıyla da İslam’ı tahrif etmeye çalışan laik bir siyasi lideri savunup meşrulaştırmak için Allah’ın Rasûllerine iftira sayılabilecek uyduruk iddialar ortaya atabilmektedirler. Tıpkı 1990’lı yıllarda bana ısrarla milletvekili olma teklifi getiren Erbakan ve Şevket Kazan’ın istismar edip kendi konumlarını meşrulaştırmak amacıyla saptırdıkları Yusuf (as) kıssasındaki örneklikle beni kandırmak istedikleri gibi, bugün de Haksöz çevresi yine bize karşı aynı argümanlara sığınmaktan rahatsız olmamaktadır. Gerçekten çok ibret verici ve üzücü bir durumla karşı karşıyayız. Nereden nereye?

İslam’ın doğru anlaşılmasına engel olup zarar veren söz, yazı ve eylemleriyle akîdevî alanda birçok ilkesizlikleri gerçekleştirirken yanında durup sahiplendikleri ve onca tevhidî temel ilkelere aykırı söylem ve eyleme birlikte imza attıkları ve bu amaçla Hilal TV ekranlarını da kullandıkları halde Mustafa İslamoğlu 2022 Şubat’ında Karar TV’de geçmişte İslamcılık yapmaktan ve iktidara verdiği destekten dolayı pişmanlığını ilan Edince Haksöz çevresi ve diğerleri saldırıya geçtiler. Son derece dışlayıcı, düşmanlaştırıcı ve hatta aşağılayıcı bir üslupla adeta linç uygulamaktan çekinmediler. Halbuki Mustafa İslamoğlu da tıpkı kendileri gibi yukarıda örneklerini verdiğimiz birçok sapmanın faili durumunda birisidir. Ancak o süreçte tüm bunları birlikte gerçekleştirirken desteklenen İslamoğlu, bugün onların adeta kutsalı haline gelmiş “İslamcılık” ve “AKP iktidarına eleştiri oklarını yöneltince, uzun zamandır ilk defa iki doğru çıkış yaptığı için, ilkesizlikte yol arkadaşı olanların hışmına uğramaktan kurtulamadı.

Bunca Akîdevî İlkesizliği Birlikte Gerçekleştirdikleri İslamoğlu, 2022 Şubat’ında İslamcılıktan Pişmanlığını İlan Edince Saldırıya Geçtiler

Bütün savrulma sürecinde, Mustafa İslamoğlu İslam’ın doğru anlaşılmasına engel olup zarar veren söz, yazı ve eylemleriyle akîdevî alanda birçok ilkesizliklere imza atarken yanında durup sahiplenen ve bu ilkesizliklerde birlikte hareket eden Haksöz gurubu, savrulmada yol arkadaşları olan İslamoğlu en son Karar TV’de kendi “kutsalları” olan İslamcılığa ve “kazanımları koruma maslahatı” gibi uyduruk maslahatlarla destekledikleri AKP iktidarına eleştiri oklarını çevirince hedef gösterip acımasızca linç uygulamaktan çekinmediler. Bakalım İslamoğlu linç vesilesi kılınan o cümlelerinde neler söylemiş:[5]

“Din İslamcılığa evrilmîşse ideolojiye dönüşmüş demektir. Dini ideolojiye dönüştürmek ise bizzat dini kendi içinden vurmaktır. Dini ta yüreğinden vurmak istiyorsanız, dini ideolojileştirin. Dini ideolojileştirdiğinizde din artık din olmaktan çıkar. İdeolojileştirdiğiniz o din, eğer güçle/siyasetle buluşursa nur topu gibi bir faşizminiz olur. Hiç istisnası yok.” “Din boyasına boyadığınızda siyaset ve gücü, faşizm çıkar ortaya. İslamcılar muhalefette iken mazlum ve mağdurdurlar, mağdurken çok tatlıdırlar, ama iktidar ve gücü ellerine verdiğinizde içlerinden bir canavar çıkar.” “Necip Fazıl gibi şairleri değil de âlimleri önder edinselerdi çok daha harika olurdu” diyor.

Laik sistem içinde iktidar olunabileceğini hâlâ kabul ediyor, ama AKP iktidarının İslam’ı istismar ettiğini, hurafeci dinin, sahte dinin bu sonuca yol açtığını iddia ediyor. Aslında İslamoğlu, Gülen’e ve AKP’ye destek olurken nasıl pragmatizm ve çıkarcılığı kendisini yönlendirmişse, görünen o ki buralardan edindiği çıkarları elinden gidince, yani AKP gerek kendine yakın inancı, gerekse daha büyük oy deposu olması bakımından hurafeci tarikatları tercih edince, bu sefer tepkisellikle İslamcı ve AKP karşıtı bir konuma geçmektedir. Yani İslamoğlu aynı İslamoğlu’dur ve destek verirken de desteğini çekerken de ilkesizdir.

Karar TV konuşmasında AKP iktidarı eleştirisine yoğunlaşıyor ve “bu dönemin çok faydalı olduğunu, ne olmamız ve ne olmamamız gerektiğini, içimizdeki canavarı gördük” diyor. “Çok iyi oldu içimizde saklı olan dışımıza çıktı. Yoksa şu geldiğim noktaya nasıl gelirdim. Bu AKP iktidarı dönemi olmasaydı, ben bu yanlışı ya da yalanı nasıl görürdüm. Kendimi inandırdığım bir yalandı bu. Onun için yalanı gömüş olmamız bile bir kazanımdır diye düşünüyorum” diyor.

İslamoğlu’na soruyorum; peki sizin, bunca Kur’an okumanıza, meal tefsir yazmanıza rağmen görmekte acze düştüğünüz bu zelil sonucu, biz ta başından beri nasıl görebildik ve bugünlere gelineceğini görüp de sizi vahyin ölçüleriyle ve nasıl uyarabildik? Hiç düşünmez ve akletmez misiniz?

Eğer siz de çıkarcı, hesabî davranacağınıza,  Kur’an ölçülerine ve nebevî yönteme sadakat gösterip içselleştirerek hasbî davranmış olsaydınız, çıkar için tavize götüren pragmatizmin çürütücü yanını ve bugünleri o günden görüp bu bataklığa hem kendinizi hem de sözde öncülük etiğiniz binlerce insanı sürükleyip vebaline girmezdiniz. Sizlerde yaşanan sorun, iman ve iman ilkelerine her şartta sadakat gösterememe ve her şartta “festekım kemâ umirte” emrine uyup istikameti korumada dirayetli olamama sorunudur. Aklı ilahlaştırıp vahyin üzerine çıkaracağınıza vahyin emrine verip ilk şahid Rasûlün örnekliğinde vahyi anlamaya çalışsaydınız bu duruma düşmeyebilirdiniz. Hâlâ akletmeyecek misiniz?

İslamcılık Eleştirisi Üzerine, Yol Arkadaşı Haksöz Haber “Freni Patlamış Kamyon Misali!” Başlığıyla İslamoğlu’nu Hedef Yapıyordu

Karar TV’deki bu konuşması üzerine, bizim haklı ilmî eleştirilerimize bile tahammül edemeyip kızan Özgür-der çevresinin Haksözhaber sitesi, 08 Şubat 2022 tarihli haberine, üslubun en çirkinini kullanarak şu başlığı atmıştı: “Freni patlamış kamyon misali! Mustafa İslamoğlu kimlere yaranmak için günah çıkartıyor?”

Haberde, “İslamcılık böyledir. Süreçler değiştiğinde bazılarına taşınması ağır yüke dönüşür ve terk edilir. Mustafa İslamoğlu’nun son sözleri İslamcılık açısından kayıp sayılır mı? Neden olsun ki? Zira İslamcı düşüncenin kafası karışık olanlardan ve kafa karıştıranlardan arınması bilakis kazanım olarak görülebilir. Sağcı, milliyetçi eğilimlerden kendisini arındırarak bu günlere gelen İslamcıların hiç şüphesiz tekrardan sağcı, devletçi yaklaşım sahipleriyle arasına mesafe koyması şart. Bu ne kadar mühimse modernist, liberal, Atatürkçü sapmalara bulaşanlardan da ayrışmak gerek! “Sorgulayan akıl” diye diye aklını ilah edinenlere, dünyaperestlere, Ümmetin tescilli düşmanlarına, sol-Kemalistlere yaranmaya çalışmak olacak şey midir? Bir itirafçı, bir muhbir edasıyla durmadan birilerine dindarları şikâyet eden İslamoğlu şunu unutmamalı: İtirafçılar, muhbirler pek sevilmezler! Kullanılıp sonra bir köşeye atılıverirler…”

Haksöz yazarı Murat Aydoğdu, Hamza Türkmen’in yolunda ilerleyerek, emperyalistlerin, tevhidî uyanış süreciyle yeniden dirilişi ve direnişi temsil eden Müslimleri, Müslüman kitlelerden ayrıştırıp düşmanlaştırmak için ürettikleri uyduruk “İslamcılığı” din edinen bir üslupla savunmaya geçerek haberin altına, nitelikten ve ilmîlikten yoksun son derece basit ve sığ bir içerikle şunları yazabilmîştir: “İslamcılık Batı’nın/Emperyalizmin taarruzuna karşı Müslümanların kendine güvenidir. “-cı” takısı üzerinden kelimeye takılıp, karşı çıkanlar “-man” takılı kelimeye de karşı çıksınlar, Kur’an da “Müslüman” kelimesi geçmez, o Farsçadaki ektir, Kur’an “Müslim” der. “İslamcı” kelimesinin sekülerlerin ve Batılıların bize taktığı isim olduğu üzerinden kelimeye karşı çıkanlar; Sekülerler içtimai/sosyal hayatta, siyasette, entelektüel/fikri alanda var olan Müslümanlar için, münzevi olmayan ve bireyselleşen, güdükleşen Müslümancıklardan farkımıza işaret etmek için bize öyle sesleniyorlar. Eğer İslam’ın her alanda hayatınıza yol göstereceği gibi bir iddianız yoksa gerine gerine “Biz İslamcı değiliz, siz Batılılaşmışların istediği pasif, kendine güveni olmayan, bireyselleşmiş, sekülerlesmis/dünyevileşmis, sizin kuyruğunuza takılmış Müslümancıklarız” demeye devam edebilirler.”

Öncelikle ifade etmeliyim ki, inzal edilmîş İslam ve Müslim kavramlarının yerine uydurulmuş İslamcılık ve İslamcı kavramlarını kullanmanın, Müslimleri ne hale getirdiğini görmek için bu satırları okumak yeterlidir. Uyduruk bir kavramı korumak için kullanılan üslup ibret vericidir.

Diğer taraftan, “İslamcılık Batı’nın/Emperyalizmin taarruzuna karşı Müslümanların kendine güvenidir.” diyerek de Hamza abisinin kitabındaki şu tespitlerden habersiz görünmektedir: Hamza Türkmen ise, “İslamcılık” kavramının, Batılılaşmaya, kapitalizme, modernizme, emperyalizme karşı İslâmî uyanış ve direniş çabalarını, İslam’a ait değerleri korumaya çalışan Müslümanları nitelemek ve suçlamak amacıyla, tıpkı “radikal İslam”, “fundamentalist İslam”, “dinci” kavramı gibi, İslam karşıtı Batılı emperyalistlerce ve yerli Batıcı, laik ve ulusçu unsurlarca kullanılan bir kavram olduğunu vurgulamaktadır. Bu kavramın içeriğinde çıkarcılığın, ulusalcılığın da yer aldığını ifade eden Türkmen, birbiriyle çelişkili birçok anlayışın kendisini bu kavramla tanımladığını ya da dışarıdan birilerinin akîdevî farklılıklar arz eden değişik anlayışlar için bu kavramı kullandığını açıklamıştır. Bu bağlamda, “İttihat Terakki İslamcılığı”, “Anadolu İslamcılığı”, “Osmanlı İslamcılığı”, “Türkiye İslamcılığı”, “Din temelli İslamcılık”, “Çıkar amaçlı İslamcılık”, “Evrensel İslamcılık”  gibi hem Hakkı hem de bâtılı kastetmek üzere birçok tanımlamaya gidildiğini de ortaya koymuştur.

Ayrıca Hâlâ Türkçede var olan, bölge dilleri olan Farsça ve Arapça’dan geçen birçok kelimenin, yüzyıllardır Türkçeleştiğini ve artık bu kelimelerin Kur’an’daki kimi kelimelerin tercümesinde Türkçe meal olarak kullanıldıklarını bile bilmemektedir. Oysa Müslüman kelimesi tıpkı, namaz, abdest ve oruç kelimeleri gibi Farsça’dan Türkçeye geçip yüzyıllardır Türkçeleşmiş kelimelerdir. Bu yüzden, Müslim kelimesi Türkçede Müslüman olarak ifade edilmektedir, tıpkı salat-namaz, savm-oruç, vudu-abdest olarak tercüme edildiği gibi. Yeter ki, Müslüman kelimesi kullanılırken kastedilen anlam Müslim kelimesinin Kur’an’da belirlenen içeriğiyle örtüşsün. İslamcılık ise, Türkmen’in de zikrettiği gibi, emperyalistlerin, Müslüman kitleden ayrıştırmak, yaftalamak, suçlamak amacıyla uydurduğu bir kelime olarak aynı değildir. Bu uydurulmuş kelime, mü’minleri ümmetin ortak paydası ve inzal edilmîş adımız olan Müslim kelimesinden koparmayı hedeflemektedir.

H. Türkmen de sosyal medyada şunları yazmıştır: “Rabbimizin bizim ismimizi Müslim, niteliksel vasfımızı Mü’min olarak belirlediği apaçık. Ama bugün Kur’an’da yer almayan İslamcılık vasfı da kullanılıyor, Müslüman vasfı da. Salat’a Namaz, Savm’a Oruç denmesi gibi. Hakkıyla ikame edilen ve münkerden alı koyan Salat veya her türlü münkere kalkan olan Savm söz konusu olduğunda anlatım kolaylığı olsun diye bunlara Namaz ve Oruç deniliyor da niçin Kur’an’ı parça parça etmeyen ve İslam’ı sabiteleri eylemli bir bütünlük anlayışı içinde savunan ve yaşatma azmi taşıyan insanlara İslamcı… denmesinden aşırı rahatsızlık duyuluyor?” Sorusunun cevabını yukarıda verdik. Aslında Türkmen’den aktarılan cümlelerde yer alan kendi açıklaması bile İslamcılık kavramının nasıl bir sapma ve saptırmaya karşılık geldiğini, bu sebeple de akîdevî farklılıklar arz eden değişik anlayışlar için bile bu kavramın kullanılmasıyla tam bir kaos ve kargaşayı temsil ettiğini ortaya koymaktadır. Buna rağmen, onu hâlâ Müslim, salat ve savm kelimelerinin Türkçedeki mealleri olan Müslüman, namaz ve oruç kavramları gibi masum göstermeye çalışması ibret verici bir çelişki ve beyhude bir çırpınıştan başka bir şey değildir.

Haksöz haberdeki bir başka yorumcu da  “Rabbimize hamd olsun ki; Bizler İSLAMCI bir kimliğe sahibiz ve bu şerefli kimliği son nefesimize kadar taşımayı nasip etsin…” diyerek bu kimliği Müslim kimliği yerine oturtup İslamcılığı din edindiğini ortaya koymuştur. Şerefli kimlik ancak Allah’ın inzal ettiği “Müslim” adımız olduğu halde, batılı emperyalistlerce karalamak, suçlamak ve kök kimlik ve değerlerimizde koparmak ve ümmetin bu ortak adın altında toplanmasını engellemek için uydurulmuş bir isim olan İslamcı kimliğini “şerefli” olarak niteleyecek kadar şaşırmış görünmektedirler.

İslamoğlu’nun Atatürk Dönemiyle İlgili Daha Önce Yazdıkları ve Son Geldiği Nokta; “Rahmet Okuma” Sapması

İslamoğlu’nun Mustafa Kamal hakkında 2005 yılındaki görüşü: “80 yıl önce, ‘Ahlakı ve dini olanlar aç kalmaya mahkûmdur’ zihniyetinden yola çıkanların geldiği bu hazin nokta, hiçbirimiz için sürpriz değil. Oradan çıkan buraya gelecekti. Korkulan oldu ve sonunda bu toplum ‘çağdaşlaşma projesi’ adı altında tepeden yürütülen toplum mühendisliğiyle, yolun sonuna gelip dayandı. Toplum mühendislerinin zihniyetine göre, ahlakı verecek ’çağdaşlık’ alacaktık. Dini verecek, ‘uygarlık’ alacaktık. Ahlak çağdaşlaşmanın önündeki en büyük engeldi. Din, ‘ilerleme’ mitinin önündeki en büyük engeldi. Zincirlerimizi kırmalı ve özgürleşmeliydik. Bunun için ‘biz’i biz yapan tüm değerlerimizden soyunmalı, kimliğimizi yakmalı, kişiliğimizi yıkmalıydık. Dinsiz bir ahlakı, ahlaksız bir vicdanı, nasıl oluşturacaksınız? Çıplaklığı devlet politikası olarak benimseyip tesettürü yasaklayarak mı? Kur’an’ı kapatıp kadınları açarak mı? Parayı laikleştirelim derken, parayı ahlaksızlaştırdık. Bunun haramzade üreteceğini hesap edemedik. Haram para ile helal paraya aynı muamele yapıldı. Ondan sonra da hortumculuktan, rüşvetten, suiistimalden şikâyet ettik. Dahası, ülke ekonomisinin belini ikiye büken faiz yükünden ve rantiye kesiminden şikayet ettik. Eğitimi laikleştirelim derken, eğitimi ahlaksızlaştırdık. Laikleştirme, aslında geleneksel değerlerden arındırma operasyonuydu. Bir eğitim sistemi, sistem denmeyi hak edebilmesi için ‘değerlere’ yaslanmak zorundadır. Bizim eğitim sistemimiz kendi değerlerini inkâr etti, ikame değerler de tutmadı. Çünkü değer ‘ithal’ edilecek bir meta değildi ki ithal olunsun. Aslını inkâr eden haramzadedir. Haramzade bir eğitim, ‘eğitim-zede’ nesiller üretti. Değersiz, kimliksiz, kişiliksiz…”[6]

Görüldüğü üzere İslamoğlu, 2005 yılında Mustafa Kemal’in “inkılap” adı altında bir toplumun İslâmî değerleriyle nasıl savaştığını, toplumu köklerinden koparıp “Kur’an’ı kapatıp kadını açarak” “çıplaklığı devlet politikası haline getirerek” “ekonomik kalkınma için ahlaksız ve dinsiz bir toplum inşa etmeyi” hedefleyen Batının yasa, kültür ve seküler değerlerini ithal edip dayatarak uyguladığı bir toplumsal mühendislik projesiyle ahlaksız, değersiz, kimliksiz ve kişiliksiz nesiller ürettiğini ifade ediyordu. Bu gün ise, “Bu toprakların işgalden kurtuluşunda emeği geçen başta Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere, emeği geçen herkesi rahmet ve minnetle yad ediyorum” diyor[7] ve tepki alınca da şunları söylemekten utanmıyor:  “Birinin akıbet ve ahireti hakkında son söz Allah’a aittir. Her kim olursa olsun.’Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır’. Bu her şeye Atatürk ve siyasi muhalifleri de, onu benimseyen ve benimsemeyenler de dahildir. Kinini din edinen, dindar değil ‘dini dar’ bir fanatiktir.” Evet, işte bu “Kur’ancı” zat“Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatır” diye höykürüyor. Peki, Allah’a ve Rasulüne savaş açanları, Allah’ın ayetlerine “gökten indiği sanılan” yakıştırması yapan mütekebbirleri, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed’e (s) “yaveler (palavralar) savuran Arapoğlu” iftirası yapan zalimleri de kuşatıyor mu bu rahmet? Size göre, Hilafeti sonlandıran ve Allah’ın şeriatıyla hükmetmeyi de tehdid ve düşman ilan ederek yürürlükten kaldıran, birçok İslam âlimini sırf Allah’ın şeriatıyla hükmedilmesinden yana oldukları için İstiklal Mahkemesi denilen zulüm mahkemelerinin cinayetleriyle şehid eden ve Müslüman bir topluma zorla laikliği ve Batı seküler hukukunu dayatan kişileri de kuşatıyorsa bu rahmet, dünyada yaşayan herkes rahmete müstahak demektir. Yazıklar olsun sizin sözde ilmî birikiminize, meğer ilim sizden ne kadar da uzakmış. Yıllarca boş yere Kur’an okumuşsunuz.

Madem böyle düşünüyorsunuz, o halde uydurulmuş din adı altında ifade ede geldiğiniz bütün söylemlerinizi geri almanız gerekmez mi? Madem Allah’ın rahmetinin her şeyi kuşattığı iddianıza dayanarak Allah’la (c) ve Allah’ın diniyle savaşanı bile rahmetle anıyorsunuz, o halde şeyhlerini ilah edinerek, onların ürettikleri hurafeleri İslam zannedip inanarak şirke sürüklenenleri de size göre aynı rahmetin kuşatması ve onların şirklerinin af ve mağfireti için de dua etmeniz gerekmiyor mu? O zaman Firavunlar, Nemrutlar, Ebu Cehil ve Ebu Leheb’leri de bu kuşatıcı rahmetle anmanız gerekmiyor mu? Peki Kur’an’da zikredilen Ebu Leheb ile ilgili azab hükmünü ne yapacaksınız? Ayrıca neden Mustafa Kemal’e gösterdiğiniz bu merhameti Buhârî’den esirgiyorsunuz?

Halbuki dininizin tek kaynağı kabul ettiğiniz Kur’an’da birçok âyet, ancak inzal edilen mübarek Kitaba uyarak Allah’a teslim/Müslim olan ve O’nun emir ve yasaklarına riayet edip azabından sakınmak suretiyle takvayı kuşanan kimselerin Allah’ın rahmetini umabileceklerini bildirmektedir. “Bu indirdiğimiz mübarek bir Kitap’tır. Şu halde O’na uyun (tâbi olun) ve korkup sakının (Allah’ın azabından sakınarak emir ve yasaklarına uyun) (takvayı kuşanın). Umulur ki rahmet edilirsiniz“[8]Bir başka ayette de  “Allah’a ve Rasulüne itaat edin ki, rahmete erdirilesiniz.”[9] buyrularak, ancak Allah’a ve Rasûlüne itaat edenlerin rahmete erdirilecekleri bildirilmektedir.

Tevbe Suresinde de şu ayet yer almaktadır: “Mü’min erkeklerle mü’min kadınlar birbirlerinin velileridir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah ve Rasûlüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir.”[10] Bu ayetlerden de anlaşılacağı üzere, ahirette rahmete müstahak olabilmek, ancak dünyadayken Allah’a ve Rasûlüne itaat etmek, hayat rehberi olarak inzal edilmîş Kitaba iman etmek ve bu imanın gereği olarak Kitabı hakkıyla (anlamak, öğüt almak ve yaşamak amacıyla) okuyarak, onunla amel etmek, takvayı kuşanarak bu kitabın emir ve yasaklarına uyma çabasıyla hayatını ibadet kılmaya çalışmak ve bu hal üzere ölmek gerekmektedir.

Yani rahmete müstahak olunabilmesi ve bir kimseye rahmet ve mağfiret duası yapılabilmesi için o kişinin sadece adının Müslüman olması yetmemekte, hayatının da Müslüman olması, bütün hayat alanlarında Allah’a teslim olma çabası içinde bulunması gerekmektedir. En azından zahiren böyle bir çabası olan ve günahın kendisini kuşatmasından ve imanına şirk bulaştırmaktan sakınan bir hayatı yaşarken ölen kimselere rahmet ve mağfiret duası yapılabilir. Çünkü Allah rahmân ve rahîm sıfatları gereği dünyada ayrım gözetmeden bütün varlıklara rahmet ederken (onları yaratır, rızıklandırır, yaşatırken); âhirette ise sadece mü’minlere rahmet eder ve kurtuluşa ulaştırır. Bu sebeple insanların mü’min olmayanları için dünyada hidayet duası yapılabilirken, öldükten sonra ahiretine dair mağfiret ve rahmet duası yapılamaz.

Tabii ki, İslamoğlu, AKP ve şirk anayasasına aktif destek ilkesizliğinde yol arkadaşı olan bir zamanlar tevhidî uyanış sürecinin öncülerinden olarak bilinen H. Türkmen’in bile bir başka vesileyle (Türk ulusal çıkarları ve Kuzey Suriye’de PKK yapılanmasını engellemek için İdlip’de yürüttüğü savaştan etkilenip) TSK hakkında “28 Şubat’ta Müslüman halkın değerlerine karşı savaşan Ordu’dan İdlib’te Müslüman halkın değerleri ve bekası için savaşan orduya” nitelemesi yaptığı ve laik Atatürkçü orduyu sahiplenip övgüde bulunabildiği bir süreçte, maalesef savrulanların birbirinden farkları yoktur. Böylesine  savrulmaların zirve yaptığı bir dönemde, zaten kuruluş amacı laik Kemalist sistemin kurumlarını ve politikalarını meşrulaştıracak dinî argüman üretmek, dua edip desteklemek olan Diyanet İşleri Başkanının “Peygamber Ocağı” nitelemesi yaparak laik-Kemalist ve İslam şeriatı karşıtı TSK’nın başarısı için dua etmesine şaşırmamak gerekir.

Bu sebeple, başta Mustafa İslamoğlu, Hayri Kırbaşoğlu, İsrafil Balcı, Mustafa Öztürk gibi geçmişte İslâmî kesimde olumlu hizmetleriyle tanınan ancak sonra Kur’an’ı bile belirlemeye kalkan biçimde aklı vahyin üstüne çıkararak rasyonalizme kapılan birçok ismin, bu büyük savrulma sonucu, artık Mustafa Kemal’e rahmet okuma noktasına kadar sapmış olduklarını ibretle gözlemliyoruz. Üstelik yıllardır ekranlarda hikmetsiz, üslupsuz ve ölçüsüz kavgalar yaptıkları Cübbeli Ahmet ile de aynı ortak noktada buluşmuş, hep birlikte Atatürk’e methiyeler dizmektedirler.

Cübbeli Ahmet ve İslamoğlu’nun 30 Ağustos 2021 tarihinde sosyal medyada bu savaştaki Mustafa Kemal başta olmak üzere bütün komutanlara rahmet dilemekte birleştikleri görüldü. İslamoğlu’nun “Sakarya destanına selam, kinini din edinenlere rağmen – Atatürk bu coğrafyanın tarihine damga vurmuştur, tıpkı Alparslan, Osman Gazi ve Fatih gibi. Atatürk masum ve kutsal değildir, insandır, eleştirilebilir. Fakat onu Deccallaştırmak ideolojik yobazlıktır, şeytanlıktır” sözlerine karşı da haklı tepkiler yükseldi.

Haksözhaber, yıllarca bütün savrulmalarına rağmen üstelik bir kısmında ittifak ettiği İslamoğlu’nu yine hedefe koyarak 31 Ağustos 2021 “Uydurulmuş din retoriği Kemalizmin duvarına tosladı!” başlıklı bir haber yaptı: “İslamoğlu’nun Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili güzellemeleri yeni bir şey değil. Daha önce de dolaylı olarak Atatürk’e övgüler yağdıran İslamoğlu, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, Atatürk’ün Alparslan, Osman Gazi ve Fatih Sultan Mehmet gibi bu coğrafyaya damga vurmuş biri olduğunu belirtti. İndirilmîş dinin mümessili, kinini din edinenlere karşı “Sakarya Destanına Selam” demeyi de ihmal etmemiş! Söz konusu Müslümanlar ve İslâmî yapılar olduğu zaman adalet ve hakkaniyetten, nezaket ve merhametten son derece uzak olan İslamoğlu gibilerin sol, seküler ve Kemalistlere karşı şirin görünme çabaları ise ibret verici. İslam dünyasındaki İslâmî oluşumları bir şekilde “uydurulmuş din” mensupları ya da o’cu, bu’cu ilan eden bu zihniyet, hızlı adımlarla laiklik ve sekülerlik dalaletine savruluyor maalesef. 20 yıllık ABD ve NATO işgalini sonlandırarak Afganistan’da zafer ilan Taliban’a ABD ve Çin işbirlikçisi etiketini yapıştıran zihniyetin Müslümanlara yarardan ziyade zarar vereceği ortada. Taliban’a narkoşeriat itham ve iftirasını yöneltecek kadar nefret ve düşmanlıkla davrananlar, Atatürk’e methiyeler dizmekte beis görmüyor! Yıllardır “uydurulmuş din” diyerek neredeyse bütün geleneksel İslâmî yapıları tekfir edercesine hedef alıp alay konusu eden İslamoğlu şimdi de Mustafa Kemal ve Kemalizme rağmen uydurulmuş bir Kemalizm icat etti. Ne diyelim, Allah ıslah etsin…” Peki aynı İslamoğlu, kutsalınız haline gelen İslamcılığa ve iktidara eleştiri yöneltmediği süreçte, yukarıda birkaç örneği alıntılanan akîdevî boyutu da olan temel ilkesizliklere imza atarken, neden bu derecede tepkiler göstermediniz ve onları eleştiriken siz bize karşı onun safında yer aldınız. Çünkü hem o ilkesizlikler sizin kutsallarınıza değil de İslam’ın temel ilkelerine zarar veriyordu hem de bu konuda dayanışma halinde idiniz ve batıla destekte yardımlaşıyordunuz.

Haksöz’ün öncülerinden olan Hasan Soylu ise, bu haberin altına yazdığı yorumda şunları söylüyor; “Bazıları için hududullahı aşmak sorun değil gibi, yeter ki sevdiklerine dokunulmasın! Mustafa İslamoğlu’nun açık bir şekilde tuğyana göz kırpması karşısında bile taraftarları tavır alamıyor, “ya Hoca sen bugüne kadar bize başka şeyler öğretmiştin, şimdi yanılıyorsun ve batılı savunuyorsun” diyemiyorlar. Münkerden nehyetme vazifesini umursamıyorlar. Ya ne yapıyorlar? Yorum sahibine aittir, herkes hesabını Allah’a verecektir, dedikodu yapmayalım vs. diyerek yanlışları, zulüm içeren tavırları tevile kalkışıyorlar. Madem öyle hocaları gece gündüz pek çok İslam aliminin sözlerini, yorumlarını yerden yere vururken neden aynı uyarıları ona yapmayı düşünmüyorlar?”

Tabii ki, bu eleştiriler haklı da, peki siz Haksözhaber olarak, Atatürkçü ordu ve onun bugüne kadarki bütün komutanları için dua edip rahmet okuyan Diyanet İşleri Başkanının bu rahmet dualarını haber yapıp savunmadınız mı? “İslamcılığınıza” göre size mubah olan İslamoğlu’na yasak mı?

Haksözhaber’in Çifte Standardı; Kendileri Sistemin Atatürkçü Ordu ve Yargısına Dua Edeni Övüp Sahiplenirken İslamoğlu’nu Kınıyorlar

İslamoğlu, Haksöz ile birlikte olduğu süreçte de pek çok konuda yaptığı gibi ilkesiz davranıp pragmatizme kayarak bu kez Mustafa Kemal’e rahmet duası yapınca, onu hedef yapıp saldırıya geçen yine birçok ilkesizlikte yol arkadaşları oldu. Hâlbuki yol arkadaşları bu konuda da diğer konularda olduğu gibi ondan farklı değillerdi. Haksöz ve Özgür-Der çevresi, 2009 yılında minarelerine mahya olarak “Ordumuza şükran borçluyuz“,  “Ne mutlu Türküm diyene” içerikli ulusalcı “seküler kutsal”lardan sayılan sözleri astığı için haklı olarak en ağır biçimde eleştirip uyardıkları Diyanet İşleri Başkanlığını, bugün aynı ulusalcı, laik ve İslam şeriatı karşıtı Atatürkçü düşünceye sahip TSK’nın törenlerine doğrudan katılıp Allah adına dua ettiğinde sahip çıkıp savunmuşlardı.

Üstelik laiklikle, şirk yasalarıyla hükmeden Atatürkçü Yargı’nın yeni yargı yılı açılışını “besmeleyle” yaparak, onlara şirkle hükmetme işlerinde başarılı olmaları için, “Hayırlı ve mübarek eyle Allah’ım, bereketli eyle Allah’ım” içerikli sözlerle dua eden Diyanet Başkanının, bu kurumlar için, şeriatına karşı oldukları Allah’a dua etmesini bile normal karşılayıp savunmuşlardı. Minarelere asılan mahyalar mı daha büyük bir ifsaddır yoksa şirkle hükmedip şeriat isteyenleri laik yasalarla yargılayıp cezalandıran “ideolojik Yargı”yı ve Atatürkçü TSK’yı Allah’ın ayetlerini okuyarak ve Allah’a dualarla destekleyen Erbaş’ın tutumu mu? İslamoğlu’nun bireysel bir mesajda söyledikleri mi daha fazla ifsad edicidir, yoksa sizin haber yaparak desteklediğiniz Diyanet Başkanının Atatürkçü TSK, MİT ve Yargı’nın törenlerine katılarak onların yüz yıllık geçmişlerini ve haldeki durumlarını aklayıp dualar etmesi ve sizin de bu İslam’ı araçsallaştırmaya övgülerle sahip çıkıp destek vererek haberleştirmeniz mi?

Haksöz Haber, 02 Eylül 2021 tarihli haber yorumunda da, Erdoğan ve duacısı Erbaş’ın yine birlikte katıldıkları, “Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi Başkanlığında düzenlenen Subay ve Astsubay Öğrencileri Mezuniyet Töreni”nin haberini, bazı zahirî görüntüleri abartıp çok etkilenerek şu başlıkla veriyordu: “Başörtülü annelerin ordu evlerine alınmadığı günlerden başörtülü subayların olduğu günlere…” Yazdığı yorumda ise, hâlâ “Atatürkçü düşünce sistemine ve laik Kemalist ilkelere bağlılıklarını” bizzat bu kurumların yöneticilerinin söylemeye devam etmelerine rağmen, isteyen subayların da “Atatürkçü düşünce sistemine ve laik Kemalist sisteme bağlı kalmak ve onun uğrunda savaşmak” şartıyla başörtüsü takmalarına imkân verilmesini abartıp çok etkilenen Haksöz Haber, geçmişine hiç yakışmayacak şekilde ve gerçeğe de aykırı olarak şu satırları yazabilmîşti:

“Askeri okullardan Müslümanların irticacı diye atıldığı zamanlardan bugüne Türkiye siyasi ve askeri hayatı oldukça değişti. Laiklik ve Kemalizm vurguları ile dayatılan kurallar zaman içinde yerle bir edildi. (bu kadar gerçeğe aykırı beyanlar nasıl yapılabiliyor-MP) Türkiye’nin içerde ve dışarıda her zaman dayatılarak bağlı kalınması istenen ‘ata kültleri’ değişmeye başladı… Dindarların Türkiye siyasi arenasından silinmesi gerektiğine inananların ise hayalleri suya düşmeye devam ediyor. Törende Diyanet işleri Başkanı Ali Erbaş’ın öncülüğünde dualar edilirken başörtülü bir subayın diplomasını da Cumhurbaşkanı Erdoğan verdi… Askeri törenlerde ulusçuluk ve kavmiyetçilik yapmanın gereksizliği ile halkın talep ve istekleri dikkate alınarak dualar ile uğurlamalar ve kutlamalar düzenlenir oldu. Müslüman askerlerin başörtülü annelerini törenlere almayanların emekli olduğu Türkiye’de, siyasi arenadaki halkın isteği ile gerçekleştirilen değişimler askerin dünyasını da değiştirmeye, sağduyulu anlayışların hâkim kılınmasına vesile oldu. Ezilen mazlum halkların hamiliğini ‘gerçek’ anlamda üstlenen Türkiye, ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ şovenizminden öteye geçerek ‘Müslümanlar kardeştir’ bilinciyle söylemlerini fiiliyata dökme imkânı elde etti. Suriye’de, Libya’da, Dağlık Karabağ’da mazlum ve yardıma ihtiyacı olanlara askeri desteğini sundu. Bir zamanlar hayal bile edilmeyen sadece lafta kalan düşünceler; Müslümanların kardeşlik bilinciyle harekete geçmesiyle hayata geçirildi.”[11]

Şu ifadelere bakın, pes doğrusu. Ne yani, TSK artık Atatürkçülüğü ve laikliği terk edip Allah yolunda ve İslam’ın hâkimiyeti için mi savaşmaya başladı? Sadece ulusal çıkarları için ve Kuzey Suriye’de bir PKK devleti kurulmasını engellemek için orada asker bulundurulması gerçeğini saptırıp neredeyse laik Kemalist Atatürkçü TSK’nin oraya “ümmet bilinciyle” gittiğini iddia edecek kadar tam bir zihnî bulanıklığa sürüklenmiş bulunuyorlar. H. Türkmen bile, Türk ulusal çıkarları ve Kuzey Suriye’de PKK yapılanmasını engellemek için İdlib’de yürüttüğü savaştan etkilenip TSK hakkında “28 Şubat’ta Müslüman halkın değerlerine karşı savaşan Ordu’dan İdlib’te Müslüman halkın değerleri ve bekası için savaşan orduya” nitelemesi yapabilmîş ve sahiplenip övgüde bulunabilmîştir. Bu ne büyük bir değişimdir. Hedef yaparak linç uyguladığınız ve neredeyse tekfir anlamına gelecek biçimde dışladığınız Mustafa İslamoğlu’nun söylediklerinin sizinkilerden farkı nedir?

Halbuki TSK hâlâ Atatürkçülük ve laikliğin bekçisi olma niteliğini sürdürmektedir. Nitekim MSB Hulusi Akar da 2021 yılında yaptığı bir açıklamada “TSK’nın Atatürkçü düşünce sistemi çerçevesinde kurulduğunu, şekillendiğini ve ona göre hareket ettiğini”[12] bir daha hatırlatmış bulunmaktadır. Sonuç olarak, bir şekilde Müslümanlara bile destek verseler, laik Kemalist TSK’nın bu yaptığı dahi, yine de laik TC ulus devletinin ulusal çıkarları ve bölgesel hesapları içindir. Yoksa Atatürkçülüğü ve laikliği bırakıp İslâmî değerleri benimsediği, İslam kardeşliğini esas aldığı ve ümmetçi olduğu için asla değildir. Tabii ki, bu gerçeği anlamak için, öncelikle, eklemlenerek bağımsız İslâmî kimlik ve ilkelerle özgün düşünme kabiliyetini kaybetmiş bir zihinden kurtulmak gerektiği çok açıktır.

Bazı subayların başörtülü olmasına imkân verilmesi de aynı şekilde abartılıp eski Haksöz çizgisi ve ferasetiyle bağdaşmayacak biçimde yanlış yorumlanmaktadır. Hâlbuki yaşanan sadece görüntüde bir değişiklikle dindar kitleler nezdinde meşruiyet kazanma arayışından başka bir şey değildir. Laik rejim, toplumun dindarlaşma seviyesi ve dinî talepleri arttıkça “statüko dini”nin çıtasını bir miktar daha yükseltip daha fazla İslâmî unsura bünyesinde yer vererek bu kitleleri sisteme eklemlemek suretiyle kendisini yeniden üretmekte ve ömrünü uzatmaktadır. Tıpkı mecliste laik Kemalist ilkelere ve şirk anayasasına bağlılık yeminiyle başlayıp hevaya göre şirk usulü laik yasalar yapmaya devam etmelerine rağmen, isteyen milletvekillerinin sadece şeklen başörtüsü bağlayabilmelerine izin verilmiş olması gibi, orduda da laik Atatürkçü ilkelere bağlılık sürerken, şekli bir başörtüsü serbestisi ve Diyanet İşleri Başkanı’nın duasıyla İslam’ın araçsallaştırılması yaşanıyor, başka bir şey değil. Yani tıpkı anıtkabire gidip tazimde bulunan ve “Ata”larına şükranlarını sunan başörtülü bakan ve milletvekilleri gibi, bugün “Atatürkçü düşünce sistemine” bağlılığını sürdüren ve Allah’ın hükmünün hâkimiyeti için değil de laik Kemalist devlet uğrunda savaşmaya devam eden TSK’nın başörtülü subayları söz konusudur. Bu açık gerçeği Haksöz çevresine anlatmak zorunda kalmak ve bir türlü anlatamamak ne kadar da acıdır.

Haksözhaber’in sahiplendiği ve savunduğu Diyanet İşleri Başkanı Erbaş, TSK törenindeki duasında şu ifadeleri kullandı: “Ya Rabbim, milletimizin medar-ı iftiharı şanlı ordumuzun subaylarının ve astsubaylarının mezuniyet töreninde ellerimizi Senin için kaldırdık, dua ediyoruz, bu merasimimizi hayırlı eyle Allah’ım. Mehmetçiğimizi her daim mansur ve muzaffer eyle Allah’ım. ya Rabbel alemin, vatanımızın çeşitli yerlerinde görev yapacak ve görev yapmakta olan askerlerimizi muvaffak eyle Allah’ım. Allah’ım askerlerimizin tutmuş oldukları nöbetleri nafile ibadet olarak kabul eyle. Ordumuzu her türlü kazalardan, belalardan, görünür görünmez felaketlerden muhafaza eyle Allah’ım. Düşmanlarımızı ‘Ya Kahhar’ isminin tecellisiyle kahr-u perişan eyle Allah’ım. Milletimizi, devletimizi ilelebet payidar eyle Allah’ım.”

İslam’ın araçsallaştırılması suretiyle laik statükoya destek vermede, minarelere asılı ulusalcı mahyalar mı daha etkili, yoksa Atatürkçü, ulusalcı ve laikliğin bekçisi olan TSK’ya yapılan bu dua mı? Neden mahyalara gösterilen o haklı tepkinin binde birini bile, on yıl sonra o sözlerin asıl savunucuları olan ulusalcı, laik Kemalist kurumların törenlerinde yapılan duaya göstermiyorlar? Üstelik bu Atatürkçü laik kurumlara, laik Kemalist ilkelere dayalı işlerinde başarılı olmaları için “şeriatına karşı oldukları Allah’a” dua edilmesi,  mahyadan daha ileri bir istismar ve araçsallaştırma olduğu halde sahip çıkıp destekliyorlar.

Görüldüğü üzere, Ali Erbaş’ın laik sistemin laiklikle hükmeden TSK, Yargı, MİT ve diğer kurumlarının törenlerini dolaşarak her birinde mevcut hallerini meşru gösteren dualar yapmasına, Allah’ın şeriatına karşı olan bu kurumların başarılı olması, çalışmalarının bereketli ve mübarek olması için Allah’a dua etmesine, yani İslam’ın şiarlarını laik kurumlara destek için araçsallaştırmasına çok abartılı bir şekilde sahip çıkıp savunuyorlar. Erbaş Haksözhaber’in ifadesiyle bu “güzel dua” ile  “inancın hayatın her alanını taalluk ettiğini ifade etmiş” imiş. Ne yani, İslam karşıtı laik kurumlarda onlara dua ederek İslam’ı araçsallaştırması, “… ‘inancın sokakta da, mahallede de olması ve sadece insanın içinde bırakılmaması’, ‘İnancın insan ile Allah arasında kalmayıp, ticaretine de siyasetine de adaletine de yargısına da’ yansıması ve yön vermesi” yani “inancın hayatın her alanına taalluk etmesi”  anlamına mı geliyor?

Bütün bu alanlarda yapılan dualar ve kullanılan İslâmî şiarlar, bu laik kurumların mevcut halleriyle devam etmelerini “dindar” kitleler nezdinde meşrulaştırmaktan başka bir anlam taşıyor mu? Bu uygulamalar, bizi İslâmî kimlik ve temel ilkelerimiz bakımından çok rahatsız edip İslam’ın laiklikle hükmeden bu Atatürkçü kurumlar için kullanılmasına itiraza sevk ederken, neden geçmişte aynı çizgide olduğumuz Haksöz Haber’i çok memnun edebiliyor? Nasıl oluyor da, Allah’a isyan edip laiklikle, şirk yasalarıyla hükmeden bir Atatürkçü kurumun bu yoldaki işlerinin “bereketli ve hayırlı olması” için, isyan halinde oldukları Allah’a yapılan duanın “çok güzel” olduğunu ifade edebiliyorlar? Eskiden olsa, bizim yaptığımız itirazları yapacaklarına inandığımız bu Müslümanlar, ne oldu da böyle bakar hale geldiler? Bütün bunlar, İslamoğlu’nun yaptıklarından daha mı mâsumdur?

En son olarak da İslamoğlu’nun, Ayasofya’nın camiye çevrilmesinin Kur’an’a aykırı olduğunu ileri sürmesi üzerine Haksözhaber onu yine hedef gösterdi, yine ağır eleştiriler yaptı, ama bu sefer çok daha haksız, mesnetsiz, tutarsız bir konumdaydı. İşin ilginci, yıllarca akîdevî alana giren birçok ilkesizliği birlikte yaşadıkları İslamoğlu’nu, tamamen sultanlık kültürünün ürünü olan bir içtihadî konuda, sanki Kur’an ve sünnete aykırı bir şeyler söylemiş gibi bir daha linç etmeye kalkıştılar.

İslamoğlu’nun İslâmî Temel İlkelere Aykırılıklarında Birlikte Olanlar, Fethedilen Yerlerdeki Kilise ve Havralara Nasıl Muamele Edileceğine Dair Kur’an, Sünnet ve Sahabe Uygulamasına Uygun Açıklamasına Bile Tepki Gösterdiler  

Daha önce kendileri gibi İslamcılık yaptığı ve bunun gereği olarak da AKP iktidarına destek verdiği süreçte İslamoğlu’nun tarihteki geleneğe uygun bir yaklaşımla kılıçla fethedilen bölgenin temsili konumdaki bir kilisesini “kılıç hakkı” olarak camiye çevrilebileceğini söylemiş, bugün ise o günkü görüşünün aksine Kur’an ve sünnete uygun olan yeni açıklamasıyla ters düşmüş, bütün mesele bu. İşte bu sebeple Haksözhaber şunları yazarak İslamoğlu’na haksız yere saldıran ve onu adeta Kur’an’a aykırı bir şey söylemiş gibi suçlayan birçok yorumun yazılmasını sağlamış bulunuyor.

Haksözhaber, 19 Şubat 2022 tarihli “Baş Döndürücü Değişim” başlıklı haberinde şunları yazdı: “İslamoğlu, Ayasofya’nın camiye çevrilmesinin Kur’an’a aykırı olduğunu ileri sürdü. Birbirini tekzip eden açıklamalarıyla Mustafa İslamoğlu ne yapmak istemektedir? Kimlere yaranmak için böyle komik durumlara düşmektedir? Dünden bu güne yaşanan büyük değişim yarın ne getirecek? İzzetten sonra zillet bir Müslümana yakışır mı?”

Gördüğünüz gibi, tam anlamıyla aşağılayıcı ve hedef gösterici bir üslupla, İslamoğlu’nun Kur’an ve sünnete ve hatta sahabe uygulamasına da aykırı olmayan bir açıklaması sebebiyle “baş döndürücü bir değişim” yaşayıp “Müslümana yakışmayan” biçimde “izzetten zillete” sürüklendiği iddia edilmektedir. Ne demek isteniyor? Kur’an ve sünnette olmayan “kılıç hakkı” gereği “Kiliseyi camiye çevirmek” fiilini işlemek ya da savunmak “izzet”, bunun Kur’an’a uygun olmadığına dair Hak sözü söylemek ise “zillet” mi oluyor?  Sakın bu tepkinizin altında yatan asıl sebep de destekçisi olduğunuz iktidarın Ayasofya’yı tekrar camiye dönüştürerek statüko dini adına toplumda elde ettiği desteğe zarar vereceği endişesi olmasın. Gelin daha iki yıl önce sizin yazarınızın yazdığı yazıda yer alan bizce de doğru olan tespitlerle meselenin İslâmî açıdan nasıl okunması gerektiğini bir daha gözden geçirelim.

Kur’an-ı Kerim’de bu konuya ışık tutacak ayetlerde şöyle buyrulmaktadır: “Onlar yalnızca; ‘Rabbimiz Allah’tır’ demelerinden dolayı haksız yere yurtlarından sürgün edilip çıkarıldılar. Eğer Allah’ın insanları kimini kimiyle yenilgiye uğratması olmasaydı manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın isminin çok anıldığı mescidler, muhakkak yıkılır giderdi. Allah kendi dinine yardım edenlere kesin olarak yardım eder. Şüphesiz Allah, güçlü olandır, aziz olandır” (Hacc: 22/40)

Dinde zorlama yoktur. Doğru yol sapıklıktan, hak batıldan ayrılıp belli olmuştur. Artık kim tağutu reddedip Allah’a iman ederse, işte o kopması mümkün olmayan en sağlam tutamağa yapışmıştır.(Bakara: 2/256) ayeti ve bu anlamı içeren Yunus suresinin 99. ayeti ile Kehf Suresi’nin 29’uncu ayeti, dinde zorlama anlayışının kabul edilemez olduğunu vurgulamaktadır. Ayrıca İslam Hukukçuları, gayr-i müslimlerin İslâm toplumundaki hürriyetlerini “Onları kendi inançlarıyla baş başa bırakma prensibi” ile ifade etmişlerdir. (Serahsî, Muhammed b. Ahmed Şemsuddin, el-Mebsut, Daru’l-Ma’rife, Beyrut 1989/1409, XI, s. 102.)

“Hz. Muhammed (sav)’in, Hristiyan olan İbn-i Haris b. Ka’b ve kavmine yönelik ilan ettiği anlaşma metni şöyledir: Doğuda ve Batıda yaşayan tüm Hıristiyanların dinleri, kiliseleri, canları, ırzları ve malları Allah’ın, Peygamber’in ve tüm müminlerin himayesindedir. Hıristiyanlık dini üzere yaşayanlardan hiç kimse istemeden İslam’ı kabule zorlanmayacaktır. Hıristiyanlardan birisi herhangi bir cinayete veya haksızlığa maruz kalırsa Müslümanlar ona yardım etmek zorundadırlar.(İbn Hişam, Ebu Muhammed Abdulmelik, Es-Siretü’n-Nebeviyye, Daru’t-Türasi’l- Arabiyle, Beyrut, 1396/1971, II/141-150)

“Müslümanlar, Otantik İslâmî pratikleri Muhammed Peygamber (s) ve sonrasında yönetime seçilen dört halife ile sınırlı tutarlar… Bu sebeple Emeviler ile başlayan krallık ve imparatorlukların icraatları esas alınmaz. Özellikle Asr-ı Saadet’te Hz. Peygamber (s) ve ilk 4 halife dönemlerinde bu konudaki uygulamaları belgelerle gün yüzüne çıkaran, İslam Tarihçisi Muhammed Hamidullah, gayr-i müslimlere tanınan dinî ayin ve ibadet özgürlüğünü icra etme hürriyetinin sağlandığı kilise, havra/sinagog ve benzeri mabetlerin korunmasını kayda değer belgelerle ispat etmiştir. Bu vesikalardan biri olan ve Necran Hıristiyanlarıyla yapılan antlaşma, onların mabetlerine dokunulmayacağını şu şekilde ifade etmektedir: Kiliselerin hiç biri yıkılmaz. Kiliseleri camiye ve evleri Müslüman evlerine dönüştürülemez…(İbn-i Sad, Tabakatu’l Kubra, C.1 sf.291)

“Kilise ve manastırlar saygınlık ve dinî gereklilikleri için harcama yapmaya ihtiyaç duyarlarsa bu harcama zimmetlerine borç olarak yüklenmez. Bilakis, İslâm toplumundan onlara bir ihsan ve lütuf olarak devlet hazinesinden “Beytü’l-mal”dan yardım edilir.

“Buraya kadar gördüğümüz Kur’an’da ve Sünnet’te kiliselerin camiye çevrilmesine bırakınız cevaz verilmesi böylesi bir davranışın yasaklandığıdır. Tarih içerisinde yüzyıllar sonra yapılan aksi uygulamaları savunmak adına öne sürülen bir argüman ise Mekke’nin fethi sonrası Kabe’nin putlardan temizlenmesidir. Oysa öne sürülen bu örnek/kıyas yanlıştır; çünkü Ka’be yapılışı/aslı itibarıyla bir müşrik mabedi değildi. Hz. İbrahim tarafından Tevhidî bir mabed olarak inşa edilmîş zaman içinde putlar konmuştu. Hz. Muhammed’in yaptığı işlem başka bir dine ait olan bir mabedi dönüştürmek değil zaten dejenere edilmîş bir mabedi aslına döndürmek/ restore etmek olmuştu. Rasulullah hayatı boyunca hiçbir kiliseyi ya da havrayı ele geçirip cami yapmamıştır. Aksine bunu yasaklamıştır. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali dönemlerinde tek bir kilise ya da havra camiye çevrilmemiştir.

Bu tutum, Hz. Ömer’in Kudüs’ü fethinde “Hz. Ömer’in Güvence İlanı” olarak bilinen tarihi belge ile köklü hale gelmiştir. Hz. Ömer fethin nişanesi olan bu vesikada bu konuyla ilgili olarak öne çıkan umdeler şunlardır: – Onların canlarına, mallarına, kiliselerine, haçlarına, yerleşik ve göçebe olan bütün fertlerine verilen bir teminattır. -Kiliseleri mesken yapılmayacak, yıkılmayacak ve kısmen dahi olsa işgal edilmeyecektir. İçindeki kutsal eşyalara dokunulmayacaktır…”[13]

“İslam anlayışının bir yansıması olarak tezahür edecek olan eman (güven) anlayışı 88 yıl süren haçlı işgalinin ardından 1187 yılında Selahaddin Eyyubi tarafından tekrarlanacaktır.

Hz. Ömer (ra), “Kiliseleri mesken yapılmayacak, yıkılmayacak ve kısmen dahi olsa işgal edilmeyecektir” hükmüyle Kur’an’ı ve Rasulullah’ın Sünnetini izlemiştir. Kudüs’ün fethi sırasında Hz. Ömer, Kimame kilisesinin avlusunda oturmuş. Namaz vakti yaklaşınca kilisenin dışına çıkıp kapının eşiğindeki basamakta tek başına namaz kılmıştır. Sonra oturup patriğe hitaben; “Şayet kilisede namaz kılsaydım benden sonra Müslümanlar burada namaz kıldı diye kiliseyi elinizden alabilirlerdi” diye empatik yaklaşımını dile getirmiştir.

“Bu konuda ileri sürülen tek örnek Şam’ın fethi’nden sonra inşa edilen camidir. Şam’ın fethinin ardından (14/635) Jüpiter pagan mabedi kalıntıları üzerinde Hz. Ömer’in temsilcisi Ebu Ubeyde b. Cerrah (ra) tarafında cami inşa edilmîştir. Yani bir kilise camiye çevrilmemiş zaten atıl olan bir harabe salonu değerlendirilmîştir. Emevî Kralı Velîd b. Abdülmelik (705-715) tarafından mâbed harabesinin batı tarafında bulunan kilise sadece aradaki duvar yıktırılarak (DİA, VII, 48, 49) bütün bu sahayı kaplayacak olan bugünkü büyük caminin inşası başlatılmıştır. Yani bugünkü Emevi Camii’ni 4 halife döneminde sahabiler kiliseden camiye çevirmemiştir. Aksine Ebu Ubeyde b. Cerrah Humus şehrinin ahalisiyle yaptığı güvence antlaşmasında da mevcut kiliselere dokunulmayacağını camiye dönüştürülmeyeceğini hükme bağlamıştır. (Hamidullah, Vesaiku’s Siyasiyye s. 467-468.)

Emevilerin darbesiyle otantikliğini kaybeden Müslüman yönetim anlayışı aslında karşı-devrimci bir sapmayı ifade etmekteydi. Emeviler, Kur’an’ın İslâmî epistemolojide belirleyen-hakem rolünü etkisizleştirerek kendi resmi ideolojileri çerçevesinde İslam’ı tahrif ettiler. Ardından iktidara gelen Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar da bu deforme edilmîş kültürü sürdürdüler. Dolayısıyla Osmanlıların tüm uygulamaları Müslümanlığa ya da İslam’a mal edilemez ve kutsal değildir. Bu sapmayı da şayet düşman barışa yanaşmaz da savaşırsa o kente zorla girildiğinde kiliselerin işgal edilebileceği gibi bir gerekçeye dayandırdılar. Oysa ileri sürülen bu gerekçe, Ebu Ubeyde’nin Hz. Ömer döneminde Şam ve Humus’taki icraatları savaşarak girilen şehirler-barış ile teslim alınan şehirler argümanını boşa çıkartmaktadır. Şayet öyle olsaydı Ebu Ubeyde Şam’da mevcut kiliseyi camiye çevirir ya da Hristiyan Bab Touma mahallesindeki tarihi kiliselerden birini cami yapardı. Ama bunu yapmak yerine atıl bir alanı cami yaptı ve yan tarafta bulunan kiliseye dokunmadı. Humus’ta da aynı şekilde kiliselere dokunmadı.

“Mabetlere saygısızlık ve onların dönüştürülmesi gibi uygulamaların Kur’an’a, Sünnet’e ve ilk 4 halife uygulamalarına aykırı olması bir yana, tebliğ usulü açısından da sakıncaları malumdur. Karşılıklı saygıya dayanmayan, ahlaki ve adil olmayan bu tarz hareketler farklı din mensupları arasında sadece tarihsel husumetlerin derinleşmesine yol açmaktadır. “İşte böylece, siz insanlara şahid/örnek olasınız, Rasul de size şahid olsun diye sizi vasat (örnek/mutedil/sağduyulu/adil) bir ümmet/toplum yaptık. (Bakara: 2/143) Başkasının mabedini zorla camiye dönüştürdüğünüzde sizin mabetlerinizin de zorla dönüştürülmesini zımnen/dolaylı olarak onaylamış olursunuz. Ahlaki üstünlüğün kaybına yol açar.”[14]

Haksöz yazarlarından Bülent Şahin Erdeğer’in konuya dair oldukça yeterli olan yazsısından, önemine binaen uzunca bir alıntıyı yukarıda aktarmış bulunuyorum. Son derece açık biçimde anlaşılmış olmalıdır ki, İslam toprak fethini değil gönül fethini esas aldığı için, Kur’an, sünnet ve sahabe uygulamasında bir belde kılıçla da alınsa, oradaki kilise ya da havralardan birisinin bile camiye çevrilmesine cevaz veren bir dayanak asla yoktur. O halde, İslamcılık ittifakında dayanışma hâlinde, laik şirk anayasasına desteği ibadet ve İslâmî sorumluluk olarak sunmanız misali akîdevî alana dair ilkesizlikleri birlikte yaşadığınız arkadaşınızı, ictihad alanındaki üstelik Kur’an’a sünnete ve dört halifenin uygulamalarına da uygun olan bir görüşü sebebiyle hidayetten sapmış, irtidat etmiş gibi hedef yapmak her hâlde İslamcılık dinine uysa da Allah’ın dini İslam’a asla uymaz. Bu tür uyarılara da asla tahammülünüz yoktur. Ama bilin ki ahiret ve hesap vardır ve bütün yapılanların hesabı orada sorulacaktır. Eğer ahiret ve hesap bilinci, siyasal bir ideoloji niteliği taşıyan İslamcılık’ta da varsa kendinizi geç kalmadan sorgulayıp yanlış gidişiniz sebebiyle altına girdiğiniz büyük vebalden kurtulmak için tevbe etmelisiniz.

Haksözhaber bir başka yazıyı alıntı yaparak yine İslamoğlu’na yüklendi: “İslamcılıktan pişman olan yazar kitaplarını geri çağırsın!”

Haksözhaber “İslamcılıktan pişman olan yazar kitaplarını geri çağırsın!” başlıklı bir yazıyı 25 Şubat 2022 de alıntı yapıp yayınlayarak yine İslamoğluna yüklendi ve “Lütfen ‘İslamcılık’ yaptığını ve tövbe ettiğini söylediğin, o yıllarda iyi pazarladığın ve iyi kazandığın kitaplarını geri çağır ve bu kitapların bedellerini GERİ ÖDE!” çağrısını gündemine taşıdı.

Haksözhaber’in tasvip ederek yayınladığı İpek Arslan’ın hertaraf.com’da yayınlanmış yazısındaki ifadeler şöyle: “Siz kazandığınız tüm parayı, tövbe ettiğinizi söylediğiniz ve kendinizi ‘İslamcı’ olarak tanımladığınız o dönemlerde ‘İslamcılık’ anlayışı çerçevesinde yazdığınız kitaplardan kazandınız. Kendileri İslamcı oldukları için size omuz veren o erkeklerin para desteklerini, kermeslerde çörek-börek-yemek-el işleri yapıp satan kadınların haklarını, çeyizini İslam için verdiğini düşünerek sizin vakıf borç ve giderleriniz için satışa çıkaran kadınların fedakârlığı üzerinden kazandıklarınızı da iade etmelisiniz. O dönemde size omuz veren İslamcıların size, ‘vakıf, yayınevi, şöhrete ulaşmanızı sağlayan televizyon, dergi…’ kurmanız için sebil ettikleri emeklerinin karşılığı olan geliri ‘helal’ etmediklerini söylemeliyim.”

Biz de diyoruz ki, Ali Bulaç ve Ahmet Ağırakça daha önce yazdıkları kitaplarda yazdıklarının tam tersini yazıp söylediklerinde, böyle bir çağrı yapmak bir yana ve savrulan anlayışlarını düzeltmeden, tevbe edip döndüğünü açıklamadan baş tacı edip Özgürder şubelerinde konuşmacı yaptığınız bir süreçte İslamoğlu’na yönelik bu çifte standart neden? Sırf kutsalınız olan İslamcılığı reddettiği ve desteklediğiniz iktidarınıza sırtını çevirdiği için mi? Oysa bizim, ilkesizlikleri ve savrulmaları sebebiyle eşleştirdiğimiz süreçte, “İslamcılar”ın ekseriyeti eleştirmek yerine aynı ilkesizlikleri Mustafa İslamoğlu ile birlikte gerçekleştiriyorlardı. Peki ya siz, bugün tam zıttı bir konumda bulunduğunuz “İLKELER” kitabınız başta olmak üzere daha önce yayınladığınız kitapları ve onlardan kazandıklarınızı ne yapmayı düşünüyorsunuz?

Dipnotlar:

[1] Mustafa İslamoğlu, 25 Mayıs 2007, http://www.mustafaislamoglu.com/siyaset-ve-haysiyet_H4222.html

[2] (www.sivildayanismaplatformu.org – http://www.tgtv.org/web/guest/tgtv-uye-listesi).

[3] “Ortak akıl” ve “TGTV” çerçevesinde hareket eden bu tür gruplara, son anayasa açıklamalarında katılan ve görece bir üslup farklılığıyla da olsa, sonuçta evet oyuyla referanduma aktif destek açıklaması yapan, ancak tevhîdî duyarlılıklarını korumak noktasında çoğunluğa nazaran görece daha olumlu noktada duran ve şirk sistemi ile şirke dayalı anayasasını tümden reddettiğini ve İslâmî taleplerini açıkça dillendiren bir kesimin, bulunduğu nokta meşru olmamakla beraber diğerlerinden daha farklı bir kategoride değerlendirilmesi gerekmektedir.

[4] http://www.ozgurder.org/news_detail.php?id=1414

[5] https://www.karar.com/karar-tv/islamoglu-bir-curuk-iplige-hulya-dizmisiz-1650417

[6] Sami Hocaoğlu: Çürüme, Yeni Şafak Gazetesi – 23 Eylül 2005

[7] Mustafa İslamoğlu, 19 Mayıs 2020 Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı münasebetiyle yayımladığı mesajında, ”Bu toprakların işgalden kurtuluşunda emeği geçen başta Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere, emeği geçen herkesi rahmet ve minnetle yad ediyorum’ ifadelerini kullanabilmîştir. İslamoğlu twiterden yaptığı rahmet ve minnet dileklerini, ”Barış içinde birlikte yaşayacağımız özgür, aydın, huzurlu ve müreffeh bir ülkede yaşamak en büyük dileğimizdir’ sözleriyle sürdürdü. Mustafa İslamoğlu, 90’lı yıllarda yaptığı konuşma ve yazdığı eserlerde M.Kemal karşıtı görüş ve ifadelerle tanınan bir isim olma özelliği taşıyor. Tevhid dersleri isimli sesli yayınlar ve Anadolu İslâmî Hareketleri isimli eserinde M.Kemal dönemini zulüm ve istibdat yılları olarak nitelendiren tespitlerde bulunan İslamoğlu’nun son dönem yaptığı açıklamalar “fikir mi değiştirdi?” sorusunu gündeme getirdi. M.İslamoğlu’nun 19 Mayıs’ta M.Kemal için yaptığı rahmet ve minnet temennisine çok sayıda takipçisi ve cemaat müntesibi de tepki gösterdi.

[8] En’am, 6/155.

[9] Âl-i İmran, 3/132

[10] Tevbe, 9/71.

[11] https://www.haksozhaber.net/basortulu-annelerin-ordu-evlerine-alinmadigi-gunlerden-basortulu-subaylarin-oldugu-g-146323h.htm

[12] https://www.ulusal.com.tr/gundem/bakan-akar-tsknin-ataturkculugunu-sorgulamak-kimsenin-haddi-h284594.html

[13] Belgedeki Şahitler: Halid bin Velid, Amr bin As, Abdurrahman bin Avf ve Mu’aviye bin Ebi Süfyan, hicri 15 (Miladi 636) yılında hazırlandı ve yazıldı. (Eman metni hakkında detaylı bilgi için bkz: Awaisi, Abd Al Fattah
“İslam Fetih Hukukunun Can Verdiği Belge – Ömer Emannamesi”,
Derin Tarih Kudüs Özel Sayısı 10, 2017, s.52-59)

[14] Bülent Şahin Erdeğer, Independent Türkçe, İslam kiliselerin camiye dönüştürülmesine nasıl bakar?, 24 Temmuz 2020

İzninizle, konuyu çok daha fazla aydınlatıp anlamayı, düşünmeyi ve ibret alıp bugünkü hali sorgulamayı kolaylaştıracağı inancıyla, cahiliyede iken yaşadıklarımı ve bu halden tevbe edip hidayete ulaşma serüvenimden konuyla örtüşen bazı kesitleri aktarmak istiyorum. Çünkü bugün istikamet krizi yaşayan birçok tevhidî grup ve öncüleri, okuyunca göreceğiniz üzere benim cahiliye dönemimdeki konumlara doğru ya bizzat savruluyor ya da önceki bölümde belgeleriyle ortaya koyduğum üzere benim o günkü konumumdan bile geri durumlara düşmüş laik siyasi parti ve liderlerini destekleyip meşrulaştırmaya ve Müslüman ilan etmeye kalkışıyorlar.

Benim Tevbe Edip Terk Ettiğim Cahiliye Dönemimdeki Konumlara Bugünün Muvahhidleri(!) Koşarak Gidiyorlar. Neden?

Bilindiği üzere cahiliye dönemi olarak nitelendirip tevbe ettiğim süreçte “Türk-İslam Sentezi” olarak ifade ettiğimiz “milliyetçi” bir ideolojinin müntesibiydim. Bugün birçok müslümanın koşarak gittiği ya da gidenleri Müslüman sayıp destek verdiği laik parlamentoda hevaya göre yasa yapma noktasındaydım ve laik bir partinin genel başkanıydım.

 Kendi cahiliye geçmişimi, tevbemi tekrarlayarak ve Rabbimin mağfiretine bir daha sığınarak ibret olsun diye hatırlatayım: Burada anlatacaklarım o günkü Türk-İslam sentezcisi milliyetçi kafamla İslam’a ve Müslümanlara hizmet etme inancıyla samimiyetle yapmaya çalıştıklarımdan bazılarıdır. Bu sebeple, ifade edilenler, o gün bulunduğum cahiliye kimliğim dikkate alınarak değerlendirilmelidir.

  1. Ülkücü camia iki kanattan oluşuyordu. Birincisi bizim gibi bildiği kadar İslâmî söylemleri öne çıkarmaya çalışan “hilalci” denilen kanat, diğeri de İslam’a uzak duran “kuru Türkçü” dediğimiz “Adsızcı” kanattı. Ben S. Ahmet Arvasi ile birlikte olan “hilalci” kanadında yer alıp, Nihal Adsız’cı ırkçı Türkçülüğü de reddediyordum. Hatta ülkücü bir slogan olan “Türklük gurur ve şuuru İslam ahlâk fazileti” sözü bile “kuru Türkçü” denilen kanadı çok rahatsız eder ve “Türklüğün ahlâk ve fazileti yok mudur ki, İslam’dan alacak” şeklinde itiraz ederlerdi. İşte Devlet Bahçeli bu “Türkçü” kanadın önde geleniydi. Bu sebeple de Türkeş’in onun beklediği görevi bana vermesi ve benim partiyi kurup Genel Başkan olmam üzerine büyük tepki göstermiş, Türkiye çapında aleyhte çalışmış teşkilatlanmamıza engel olmaya çalışmıştı. İşte bu “kuru Türkçü” Bahçeli bugün tevhidî uyanış sürecinin de büyük bir ilkesizlikle destek verdikleri “Cumhur İttifakı”nın ortağı Erdoğan’ın rota belirleyicisi ve mihmandarıdır.
  2. O zamanın Parlamentosu olan “Danışma Meclisi”nde 1981-1983 yıllarında teşri görev yaparak, Allah’ın hükümleri dışında laik yasalar yapılışında rol aldım. Yani laik mecliste parlamenterdim. Üstelik ben, benden sonraki kendini İslam’a nispet eden parlamenterlerin bildiklerini, yani Allah’ın hükmüyle hükmetmek gerektiğini, Allah’ın ekonomik, siyasal ve hukukî alanları düzenleyen hükümler vazetmiş olduğunu da bilmiyordum. Yani sonrakilere göre daha mazur konumdaydım. Hükmün ancak Allah’a ait olduğundan, Kur’an’da “Allah’ın hükmüyle hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridirler”[1] hükmünün varlığından bile haberdar değildim. Kur’an’a inanan ve belki de onun için canını bile verebilecek olan, “Kanımız aksa da zafer İslam’ın” ve “Ya Allah, Bismillah, Allahu Ekber” sloganlarını içten haykıran, daha öğrenciyken beş vakit olmasa da namaz kıldığım için Şamanist ülkücülerce “ecmain” diye suçlanıp Sadi Somuncuoğlu’nın hâkimliğini yaptığı “ülkücü mahkemesi”nde yargılanmış, hatta Nihal Adsız yanlısı gestapo tipli alkolik bir ülkücü tarafından öldürme teşebbüsüne muhatap kılınmış olan bir kişiydim. Üstelik Mecliste Anayasa görüşmelerinde “ben Müslümanım laik değilim, devlet laik olabilir ama bir Müslüman’ın laik olması mümkün değildir” görüşümü darbecilerin yüzüne haykırmış olan biriydim.
  3. Herkesin “Atatürkçülük” yarışıyla darbecilere yaranmak istediği bu darbe sürecinde, yine meclisteki görüşmelerde, Anayasaya konulmak istenen “Atatürk milliyetçiliği”ne açıkça karşı çıkmış ve bu görüşümü meclis kürsüsünden ifade etmiştim. Bunları niye anlatıyorum? Çünkü birilerine göre darbecilere karşı “yürekli” çıkışları sebebiyle, bazı “milliyetçi” liderleri, imanına şahidlik yapacak derecede abartanların bu yaklaşımlarının sağlıksızlığını fark etmelerini istiyorum.
  4. Din özgürlüğüne yönelik baskılara ve başörtüsü yasağına karşı çıkıp, darbecilere kafa tutan, ağır eleştiriler yapan, General Milli Eğitim Bakanını Meclis kürsüsünden istifaya çağıran bir kişiydim. İmam hatiplerdeki başörtüsü yasağının ilk başlama tarihi olan 1981 yılı sonunda Mecliste yaptığım gündem dışı bir konuşmada, Ahzab Suresi 59 ve Nur Suresi 31. ayetlerini Meclis kürsüsünden zikredip, “bu ayetler gereğince başörtüsünün tıpkı namaz, haç ve oruç gibi Allah’ın farz kıldığı bir ilahi emir olduğunu ve yasaklanamayacağını, böyle bir yasaklamanın büyük zulüm olduğunu” ifade ettim. Konuşmamı yaparken sıra kapaklarına vuran üyelerin toplu saldırısına maruz kaldım. Ondan sonra da neredeyse bütün meclisçe dışlandım. O zaman Devlet Başkanı Kenan Evren adına Konsey Genel Sekreteri Necdet Üruğ tarafından sorgulanıp istifaya zorlandım. Darbecilere karşı halkın hak ve özgürlüklerinin ve İslâmî kimliğinin savunucusu konumunda yer alınca, Kenan Evren’in “Maliyeci diye aldık, ilahiyatçı çıktı, seçtiğimize çok pişman olduk” sözlerine muhatap oldum. Yani ilk başörtüsü yasağı mağdurlarından biriydim. İslâmî çıkışlarım, darbecilere karşı duruşum ve halkın değerleri, özgürlükleri için mücadelem sebebiyle, “Asala Örgütü” süsü verilerek ölümle tehdit edildim. Gece büroma girilip her taraf darmadağın edildi, evimin kapısı zorlanıp çocuklarım tehdit edildi. Daha sonraki süreçte ise, sürekli darbeci Evren’in vetolarına muhatap oldum. Parti kurdum veto edildim. Yasal hakkım olan Maliye Bakanlığındaki Genel Müdür Yardımcılığı görevime dönmeme bile izin verilmedi. 1983 seçimlerinde bağımsız milletvekili adayı oldum yine veto edildim.
  5. 1982 Anayasa’sının DM’de kabul edilen metnine, iyi bir çalışma ve organizasyonla, Diyanet İşleri Başkanlığı maddesine, “Diyanet İşleri Başkanlığı İslam’ın değişmez evrensel hükümlerine göre faaliyetlerini yürütür” hükmünün konmasını ve 24. Maddeye “İslâmî eğitim ve öğretim ilkokuldan itibaren zorunludur” hükmünün konulmasını sağlamada önemli rol oynadım. Meclisten çıkan bu maddeler, son sözü söyleyen MGK’de, birincisi “Diyanet İşleri Başkanlığı Laiklik ilkesine göre hizmet yapar” şeklinde değiştirilerek, ikincisi de İslâmî eğitim çıkarılıp “Din ve Ahlak Bilgisi öğretimine” dönüştürülerek kabul edildi. Böylece büyük uğraşlarla laik anayasaya koydurduğumuz iki “İslam” kelimesi de çıkarılmış oldu. Tabii ki, bugünkü tevhidi kimliğimle iyi ki de çıkarmışlar diyorum. İslam’ı toplumsal hayata hâkim kılmayı yasaklayan laik anayasada İslam kelimelerinin kullanılması her şeyden önce İslam’a zulümdür. Ama ben o günkü cahilce bakışımla bunları yaparak laik anayasanın bâtıl surlarında İslam lehine bir gedik açtığımı sanıyordum.
  6. Bütün bunların yanında, “Allah’a, Peygamber’e ve dince kutsal olan değerlere hakarete hapis cezası” getiren hükmü TCK’ya koyan kanun teklifinin de öncülüğünü yapmıştım ve yine iyi bir çalışmayla Mecliste kabul ettirmiştik. Buna benzer daha birçok İslâmî konunun Mecliste gündeme gelmesi ve belli bir sonuca bağlanmasında hep ben öncü konumdaydım. Çünkü kendimi İslam’a nispet etmekte samimiydim ve tüm bunları Allah rızası için yapıyordum. Bütün bunlara rağmen, 1982 Anayasasının Müslüman halkın din ve inanç özgürlüğü ve konut dokunulmazlığı ile ilgili maddelerinde getirilen kısıtlayıcı ve baskıcı hükümleri vb protesto ederek, darbecilerin baskıcı tutumlarına rağmen nihai oylamada bu anayasaya red oyu verdim.
  7. 1983 yılında partiler kurulurken Necmeddin Erbakan’ın daveti üzerine gittiğim Lütfü Doğan’ın evinde Recai Kutan’ın da katıldığı dörtlü görüşmede, Erbakan bana hitaben; “Mehmet bey, bizim demokratik dönemde parti grubu olarak yapamadıklarımızı sen hem de darbe döneminde baskılara rağmen ve tek başına yaptın. Sen bu hizmetinle birinci âhiretini garantiledin, eğer ikinci bir âhiret kazanmak istiyorsan (Tabii ki, vahyin ölçülerine uygun olmayan bu sözleri o söylediği için aynen naklediyorum), Türkeş kardeşimle aramızı bul ve bütün sağ, milliyetçi, mukaddesatcı, Müslüman kesimi birleştirerek bir siyasi parti kur” mealinde ifadeler kullanmıştı. İşte bu teşvikle, hepsiyle görüşerek ve iki taraftan da kurucu üye almak suretiyle, benden sonraki süreçte bugünkü MHP’ye dönüşecek olan Muhafazakâr Parti’yi kurdum ve bu laik partinin Genel Başkanı oldum. Ama Erbakan çevresi verdikleri sözde durmayıp benim partiyi kurmamı takip eden 15 gün sonra RP’ni kurdular. Düşünün ki, Erbakan’ın “iki defa ahireti garantileyecek(!) işler yapan konumda gördüğü” bir durumdayken, buna rağmen tevbe edip şirke bulaşmış bu halden uzaklaşarak Müslüman oluyorum. Benim kurduğuma pişman olup tevbe ederek Müslüman olduğum bu partinin başında bugün, bizim o dönem “kuru Türkçü” dediğimiz Devlet Bahçeli var ve Müslümanların meşru görüp destekledikleri Erdoğan’a rota belirliyor.
  8. İşte böyle bir kimlikle, kendimi Müslüman olarak tanımlayıp yaklaşık 1976 yılından itibaren beş vakit namazını bırakmayan, hatta geçmişte kılmadığım yılların yerine kaza namazı kılmak için de her beş vakitte en son kılmadığım farz namaz yerine de namaz kılan (yani bir günde iki günlük namaz kılarak geçmişin açığını kapatmaya çalışan) biriydim. Üstelik bu darbe sürecinde tesettürle savaşın tırmandığı bir dönemde mecliste eşi tesettürlü olan tek üyeydim. Generallerin çok rahatsız olmasına rağmen eşinin tesettürüyle meclis ve köşk resepsiyonlarına katılan, Meclisi temsilen dış politika görüşmelerine ve protokola da tesettürlü eşiyle katılan bir kişiydim.
  9. Ayrıca bir süre sonra Nakşi Tarikatına da intisap ettiğim için, her gün binlerce defa “Allah” ve “la ilaha illallah” lafızlarını manasını bilmeden ve düşünmeden Şeyhe rabıta yaparak tesbih eden biriydim. Tıpkı bugün tevhîdî kesimin AKP destekçiliğinde vahdet sağlayıp dua ettiği hurafeci kesimler gibi. Üstelik ben o zaman, hiçbir Kur’ânî çağrıya, tevhidî davete muhatap olmamış ve Kur’an’ı kendim de hiç okumamış bir kişinin cahilliğiyle tarikata girmiş iken, benden sonraki “milliyetçi”, “alperenci” lider kadrolar, Erbakan ve Erdoğan gibi siyasiler Kur’anî davete muhatap oldukları, tevhid akıdesinden bir şekilde haberdar kılındıkları halde, benim tevhide ulaşmak için eleştirip reddettiğim şeyhlere bağlıydılar.
  10. Ama aynı zamanda “tağut” nedir bilmeden de olsa devleti kutsal bilen (ki benden sonraki milliyetçi liderler bu konularda uyarıldıkları ve tağutu redde çağrıldıkları halde bunu yapmaya devam ettiler), Türk milliyetçiliğini benimseyen, kapitalizmden esinlenerek “Türk milli iktisat sistemini” yazan, laik parlamentoda laik hukuk yapan, laik bir partinin Genel başkanlığını da yürüten, devletçi, ülkücü, tarikatçı, milliyetçi bir şahsiyettim.

Tevhidî kesimin sahiplenip desteklediği ve saflarında yer alıp milletvekili dahi olduğu Erdoğan benim bu halimden kesinlikle daha ileri bir inanca ve pratiğe sahip değil. En azından ben 2200 yıllık Türk devlet geleneğiyle gurur duyan, şirke dayalı Türk devletlerini cami kubbesinde hâşâ Allah’ın isimlerine temsil ettiren bir konumda asla değildim. Ben asla “laiklik İslam ile bağdaşır” demiyor, tam tersine laikliğe karşı itirazımı yükseltip meclis çatısı altından “laik olmadığımı ve olamayacağımı çünkü Müslüman olduğumu” haykırıyordum. Erdoğan’ın tam aksine ben, asla “Atatürkçülüğü Gazi Mustafa Kemal” adıyla da olsa sahiplenmiyor, “Atatürk milliyetçiliği”nin anayasaya konmasına karşı mücadele ediyordum.

Sonuç olarak, tekrar tekrar Rabbimizin af ve mağfiretine sığınarak ifade ediyorum ki, Allah’a iman eden ve kendisini İslam’a nispet edip bugün Müslümanların destekledikleri Erdoğan’ın “din bireyseldir” dediği şirk dinine uygun biçimde bireysel ibadetlerini yapan, ama “imanına zulüm (şirk) giydirmiş” olan birisiydim. Rabbimizin “onların çoğu şirk koşmadan iman etmezler” diye tanımladığı kimselerdendim. İşte böyle bir haldeyken, rahmetli şehidimiz Seyyid Kutub’un bana ulaşan “Yoldaki İşaretler” kitabını okudum ve o kitap amacı gereği beni Kur’an’a ulaştırdı. İşte böylece, Kur’an okuyarak tevhid akîdesini öğrendim, Rabbimin lütfuyla hidayete ulaşıp imanla şereflendim. Vahyin yol göstericiliğinde, cahiliye dönemi olarak gördüğüm yukarıdaki özellikleri de taşıyan geçmişimden tevbe edip, arınmaya çalıştım.

Allah muhafaza etti de o zaman ölmedim. Eğer ölseydim, bugünkü pratikten anlaşıldığı kadarıyla, maalesef pek çok Müslüman, bu yaptıklarımdan hareketle, yani Müslüman’ım deyip beş vakit namaz kıldığım, eşim tesettürlü olduğu, tarikat ehli olduğum, başörtüsü yasağına karşı çıktığım, “Allah’a ve Peygamber’e hakaret edenlere ceza” yasasını meclisten geçirdiğim, Müslüman halkın hak ve özgürlüklerini savunduğum, darbecilere “yürekli” bir biçimde karşı durduğum için vb sebeplerle, aynı zamanda şirk içinde olan bir şahsiyet olmama rağmen arkamdan “rahmet, mağfiret ve cennet duası” yapacaklardı. Hele bir de “derin çeteler” büromu bastıklarında orada olup da saldırganlarca öldürülseydim, trajik ölümümün yol açtığı duygusallıkla birçokları “şehid” bile ilan edebileceklerdi. İslâmî ölçüler içinde yapılması gereken ise, ölümüme üzülmek ve böyle çabaları olmuş bir şahsiyet olarak, en fazla bazı erdemli tutumlarımı da zikrettikten sonra, örnek bir insan olarak göstermeden ve mağfiret duası yapmadan aileme ve sevenlerime başsağlığı ve sabır dilemekten ibaret olmalıydı.

İşte bütün bu gayr-i İslâmî konumlardan uzaklaşıp tevbe ederek Müslüman oldum. O gün beni bu tutumum sebebiyle alkışlayan başta Haksöz-Özgürder ve Anadolu Platformu-AKDAV çevresi ve öncüleri olmak üzere tevhidî uyanış süreci gruplarının çoğunluğu bugün aynı konumlarda bulunanları Müslüman sayıp tevhidî bilince ulaşmış(!) kendi arkadaşlarını laik partilere kurucu ya da yetkili kılmaktan ve hevaya göre hükmetmek üzere laik parlamentoya milletvekili yapmaktan çekinmiyorlar, üstelik bunu şer’î ölçülere uygun buluyorlar.

 

Üstelik benim cahiliyedeki konumumda bile (sloganik de olsa) Mecliste İslâmî kimliği sahiplenmem, bugün “mü’min, muvahhid” ilan edilenlere göre daha ilerideydi. Bugün laikliği Müslüman coğrafyasındaki tüm ülkelere teklif edip üstelik İslam’ın laiklikle bağdaştığı tahrifatını yapan siyasi lidere nazaran kesinlikle daha iyi bir noktada idim. En azından laikliği savunmadığım gibi İslam ile de bağdaşmayacağını söylüyordum. Müslüman halklara, “din bireyseldir”, “ekonominin, paranın dini imanı olmaz”,  “laik olun, laiklik iyi ve gerekli bir şeydir” demiyordum. 1972 yılında Çanakkale Yenice ilçesi Ülkü Ocağı”nda verdiğim konferansta yukarıdaki resimde arkamdaki duvara asılmasını sağladığım yazıda da görüldüğü üzere “Kanımız Aksa da Zafer İslam’ın” diyordum.

Özetle beş vakit namazını kılan ve uğrunda kanını akıtacak kadar İslam’ı seven ve bu uğurda Mecliste de diğer zamanlarda da elinden geleni yapmaya çalışan bir kişiydim. Bu halimle bile, darbecilerin baskısı altındaki o mecliste tek başıma çırpınarak o gün için var olan değerlerime uygun biçimde, bildiğim kadarıyla münkere ve ahlaksızlığa karşı ne kadar İslam kokan teklif varsa, henüz 31 yaşındaki bir muhafazakâr genç olarak hepsinde öncülüğüm olmuştur.

Ayrıca ben daha meclisteyken, hazırlanmasına katkıda bulunduğum laik TC anayasasına da red oyu kullanmıştım. Üstelik daha sonra da bu anayasaya oy verilmemesi için çaba göstermiştim. Bu cahiliye dönemimde bile bugünün Müslümanlarının çoğundan daha ilkeli davrandığım için olsa gerek samimi arayışım Rabbimin lûtfuna mazhar olup tevhidî imanla buluşmuş ve laik parlamentoda bulunmaktan da tevbe etmiştim. Benim ancak orada bulunmaktan tevbe ederek Müslim olduğum laik parlamentoya, laik partilere ve onların yaptıkları şirk anayasalarına destek olmak için, bugünün tevhîdî uyanış süreci bakiyesi Müslümanlarının çoğunluğu koşarak ve adeta ibadet bilinciyle gidiyorlar. Neden?

Benim 12 Eylül darbesini ve laik kemalist anayasasını reddedip Müslüman olmamı o gün alkışlayan tevhidî uyanış süreci bakiyesi grupların ve öncülerinin çoğunluğu, ibretlik bir tevafukla yine aynı güne denk gelen 12 Eylül 2010 tarihinde referanduma sunulan aynı laik kemalist anayasayı bir kaç değişiklikle sürdüren anayasanın yapımına iştirak edip tam sayfa gazete ilanları verip ortak açıklamalarla destek verdiler. Üstelik sadece kendileri “Evet” oyu vermekle de kalmadılar, sadece Kur’an’a çağırmaları gereken davetin muhataplarını da tüm Müslümanları da şirk anayasasına oy vermeye çağırdılar. Tevhidî kesim öncüleri, “ibadet, takva, büyük sorumluluk” olarak niteleyerek verdikleri destekleriyle Gülen’in peşine takıldılar ve aynı zamanda yeni bir darbenin de mimarları oldular. Çünkü Fethullah çetesiyle ve hatta Gülen’in bizzat öncülüğünü yapıp “elimden gelse mezardakileri bile oy vermeye çağırmak isterdim” diyecek kadar önemsediği bu yeni anayasa FETÖ’nün 15 Temmuz darbesine giden yolunu açmış oldu.

Üstelik ben daha laik meclisteyken sorgulamaya başlayıp yaklaşık dört yıl sonra da kitap nedir iman nedir bilmeyen halimden kurtularak tevhidî imana ulaşırken, tevhidî uyanış süreci grupları ve öncüleri olarak bilinenler, benim tevbe ettiğim hâle ibadet bilinciyle koşup ikinci darbe anayasası olan laik kemalist 12 Eylül 2010 anayasasına oy verdikleri için hiç bir pişmanlık ve tevbe emaresi dahi ortaya koymadan 12 yıldır aynı batıl bataklıkta ve aynı savrulma çizgisinde, büyük yozlaşmalara yol açma bahasına ısrar ediyorlar. Neden?

Tüm bu sapma ve savrulmalardan mahcubiyetle Tevbe edeceklerine bir de Başkanlık sistemini getiren son anayasa değişikliği için 2017 yılında yapılan referandumda yine gazete ilanları ve ortak açıklamalarla şirk anayasasına oy verme çağrısı yaptılar. Bu sefer de Gülen’in yerini Devlet Bahçeli almış ve yeni anayasa değişikliğini meclise getirmeye adeta zorlamak suretiyle “Cumhurbaşkanlığı Sistemini” sağlayarak kendisini rota belirleyici konuma ve koalisyonları da kalıcı hale getiren yeni dönemin mimarı olmuştu. Tevhidî uyanış süreci grupları ve öncüleri, bütün uyarılarımıza rağmen yine büyük bir basiretsizlikle ve hatta kusura bakmasınlar “ahmaklık” ederek Bahçeli ve zihniyetinin Devlete egemen olmasına destek vermiş oldular. Bu destekleriyle de 28 Şubat darbecilerini, Ergenekoncu kadroyu yeniden işbaşına getirdiler. 28 Şubat darbe bildirisini yazmakla övünen Doğu Perinçek ile 28 Şubat darbe hükümetinin ortağı olan Devlet Bahçeli’nin vesayetini, tevhidî uyanış sürecinden gelen Müslümanlar verdikleri oylarla ve oy verme çağrılarıyla bizzat tesis etmiş oldular. Bütün bu çarpıcı ve ibretlik gerçekleri neden göremiyorlar? Bu büyük yanlıştan dönme erdemliğini göstermek, kendilerine neden bu kadar zor geliyor?

Önemine binaen bir daha altını çizmek istiyorum ki, ben o cahiliye kimliğimle bir anayasa yapımına iştirak ettiğim halde daha meclisteyken red oyu kullanırken, bunlar tevhidî bilince ulaştıktan sonra 2010 ve 2017 yıllarında iki kez laik anayasa yapımına evet oyu vermekle kalmayıp

  • birincisinde, Gülenist vesayeti pekiştirerek bilahare darbe yapmasını sağladılar,
  • ikincisinde ise, laik anayasa yapımına iştirak yanında 28 Şubat darbecilerini tekrar işbaşına getirip Perinçek ve Bahçeli vesayetini tesis ettiler.

Bütün bunları görmek, sorgulamak basiret ve feraseti neden gösterilemiyor?

Evet, bütün bunlara rağmen neden yanlışta ısrar edip AKP’yi desteklemeyi ve savunmayı sürdürüyorsunuz? Üstelik ben tevbe edip Müslüman olduktan sonra da sürekli bu teklifleri aldığım halde hep Allah rızası için reddettim ve siz de bu yaptığımı doğru bulup desteklemiştiniz.

Tevhidî Kesim Gruplarının Peşinden Koştukları Laik Partilerin Ön Safı ve Siyasî Mevkiler, Müslüman Olduktan Sonra Bana Defalarca Teklif Edildi

Mesela 1989 yılında Necmettin Erbakan’ın dâveti üzerine RP Genel Merkezinde gerçekleşen görüşmemizde, beni partilerine dâvet etti ve Ankara Belediye Başkanları olmamı teklif etti. Daha sonra da milletvekilleri olmamı istiyordu. Ben de kendisine “ben henüz iki yıllık Müslümanım, ama öğrendiğim kadarıyla laik demokratik bir parti kurmak ve laik parlamentoda vahye değil de hevâ ve zanna dayalı olarak nihâî anlamda yasa yapmak İslâm’a ve tevhid akîdesine aykırıdır. Bu sebeple teklifinizi kabul edemeyeceğim” dedim. Bunun üzerine yanında bulunan Şevket Kazan ile birlikte, Hz. Yusuf ‘un (as) konumunu da çarpıtıp delil olarak kullanmak suretiyle kendi konumlarını İslâmî göstermeye çalıştılar. İbret olsun diye bir daha hatırlatayım ki, bugün tıpkı Şevket Kazan ve Erbakan gibi davranan Hamza Türkmen ve benzerleri de bizim laik patilere destek vermeye yönelik eleştirilerimize karşı aynı kıssadan örnek getirip Hz. Yusuf’a (as) da iftira ederek yaptıkları yanlış ve bâtıl tercihi meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar.

O zaman ben Erbakan’a şu teklifi yapmıştım: “Hocam bu konuyu ilmî ölçülerle bir çözüme ulaştırmak üzere bir salonda geniş katılımlı bir toplantı düzenleyelim, siz âlimlerinizi getirin ben de benim gibi inanan ilim ehli kardeşlerimizi getireyim, her iki tezin sahipleri fikirlerini ve dayandıkları delilleri ilmî ölçülerle ortaya koysunlar, hangi tarafın delilleri sahih ve ikna edici ise o görüşü kabul edelim. Sonuçta ortaya konan delillerle eğer sizin yolunuzun İslâmî olduğu ortaya çıkarsa bizler sizin yanınızda yer alalım. Ama bizim tespitlerimiz doğru çıkarsa o zaman sizler de bu gayr-i İslâmî yolu terk edersiniz“. Bunun üzerine şu cevabı verdi: “Mehmet bey, bunlara gerek yok. Burası bir parti adı altında aslında ‘cihad ordusu’dur. Sizin bu ‘Cihad Ordusu’nun ön saflarında yeriniz var, gelin bu yerinizi alın, eğer gelmezseniz İsrail ile beraber sayılırsınız” diyerek beni tevhîdî inancımdan dolayı dışlayıp tekfir etmiş oldu.[2]  Biz bu teklifi, bugün laik partilere meyletmiş ya da aktif destekçi konumuna kaymış bütün tevhidî kesim öncülerine ve onları bu yanlış yola ikna eden saray ulemasına yönelterek, kamuoyu önünde bu konuyu ve “Allah’ın hükmüyle hükmetmeyenlerin konumu”na dair Kur’an hükmünün ne olduğunu, delilleriyle ilmî olarak münazara etmeye çağırıyoruz

Böylece, Müslüman olduğum ilk yıllarda bizzat Erbakan’ın yaptığı Ankara Belediye Başkanlığı ve milletvekilliğine adaylık tekliflerini reddettikten sonraki süreçte en son teklif ise 1995 Milletvekili seçimleri öncesinde geldi. Recai Kutan telefonla aradı ve “Erbakan hocamız, Mehmet bey artık inadı bırakıp RP’den milletvekili adayımız olsun diyor” dedi. Ben de yaklaşık içerikle şunu ifade ettim; “Recai Abi, Allah’ın hidayetiyle şereflenip Müslüman olduğumdan bu yana, getirdiğiniz dünya için cazip tekliflerle sürekli ayağımı kaydırmaya çalışıyorsunuz. Ben cahiliye dönemimde bu makamlarda bulundum ve o halimle bile Mecliste Allah’ın ayetlerini okuyup, darbeci Kenan Evren’in başörtüsü yasağına karşı tepki göstermiş bir kişi olarak, eğer laik parlamentoya bugünkü İslâmî kimliğimle girmem akîdemize aykırı değilse, nefsim de oraya gidip hakkı haykırmak ister. Üstelik cahili halimle yaptıklarıma bakarsanız, bu halimle oraya girsem herkesten daha çok hayra hizmet edeceğimi çıkarabilirsiniz. Yeter ki, bir tek sağlam sahih delil gösterin. Bana, bu yaptığınız işin, yani laik demokratik parti üyesi olup, şirk ilkelerine göre yasa yapma işinin İslâmî olduğuna, tevhîdî akıdeye aykırı olmadığına dair bir tek sağlam sahih delil getirebilir misiniz?” mealinde bir soru yönelttim.

O da “delil istemekte ısrarcı mısın?” diye sordu, “evet ısrarcıyım” deyince de, “o zaman Allah yolunu açık etsin kardeşim delilimiz yok” cevabını verdi ve görüşmemiz sonlandı. Böylece milletvekilliği teklifini son defa reddetmiş oldum ve böylece tekliflerin sonu gelmiş oldu. Bir kaç gün geçtikten sonra İstanbul’dan, Recai Kutan ile ortak dostumuz olan Malatyalı bir iş adamı aradı ve şunları söyledi; “Recai abi dün akşam bende misafirdi. Adamı mahvetmişsin abi, çok etkilenmiş. ‘Mehmet Pamak milletvekilliği teklifimizi yine reddetti. Bizden sonra Müslüman oldu ama bizi geçti’ dedi.”

İşte benim terk edip tevbe ederek Müslüman olduğum ve dünyevî anlamda cazip tekliflere rağmen de bir daha asla geri dönmediğim bu konumlarda bulunmayı, o gün benimle birlikte kendileri de temel tevhidî ilkelere aykırı bulup reddedenler, bugün artık teklifler kendilerine de açıldığında ya da bazı beklentiler adına oralara koşarak gitmekle kalmayıp meşrulaştırmaya ve bu amaçla İslam’ı da araçsallaştırmaya doğru kolayca kayıverdiler. Neden?

Tevhidî uyanış süreci öbeklerinin, ısrarla peşine takılıp her şeye rağmen sahiplenip destekledikleri ve partisinden milletvekili de oldukları Erdoğan ise, meclisin çoğunluğuna hâkim olduğu halde ve Mustafa Kemal bile ancak 15 yıl iktidar olmuş ve bu kadar yılda toplumun bütün özgür değerlerini hayattan kovmuşken, o 20 yıldır bu değerlerden birkaçını bile hayata döndürmeyi başarmayı bırakın, tam tersine Kemalistlerin halledemediği bazı hususları da o yaptı ve neredeyse tek başına belirleyici olarak ülkeyi yönettiği süreçte İslam’ı tahrif eden ve Müslümanları sekülerleştiren, muhafazakâr kesimleri daha önce olmadıkları kadar laikleştirip sisteme eklemleyen bir rol oynadı.

İlkesiz Davranan Müslümanlara Soruyorum, Peşinden Savrulduğunuz Siyasî Liderin Yaptıklarının Benim Cahiliye Dönemimle Farkı Ne?

Vicdanlı bir mukayese yaptığınızda göreceksiniz ki, 30 yıllık tevhidî uyanış süreci birikimimizi, peşine takılarak bâtıl sistemin kirliliklerine bulaştırıp harcadığınız siyasi lideriniz, benim cahiliye dönemi dediğim ve tevbe edere terk ettiğim dönemdeki halimin çok gerisinde bulunmaktadır

Evet, bugün Müslüman sayıp destek verdiğiniz siyasi liderler, tıpkı benim gibi “Türk milliyetçiliğini” savunuyorlar. Tasavvuf, Osmanlı kültürü ve Ulus Devleti kutsayan bir din anlayışını temsil ediyorlar. Ben de imanıma şirk bulaştırdığım cahiliye dönemimde tıpkı Erdoğan ve hocası Erbakan ve hatta Davutoğlu gibi, hurafeci tasavvuf ve tarikat yolunu İslam zannedip içinde yer aldım. Ancak başta “rabıta” olmak üzere şeyhin her yaptığında hikmet” gören anlayışlarla şeyhin ilahlaştırılması fıtratıma ters gelmiş ve bağlı olduğum şeyhleri de içime sinmeyen konularda sorularımla uyarmaya çalışmıştım. Bu sorgulayıcı arayış soncunda da 4 yıl gibi kısa bir zamanda tasavvuf yolunu terk edip tevhide ulaşmıştım. Üstelik ondan sonra da içinde bulunduğum tarikatın köyünün camisinde tevhidi merkeze alan tefsir dersi başlatarak yeni öğrendiğim iman esaslarını merhametle bilmeyen müridlere ve şeyhe de ulaştırma çabası göstermiştim.

Bugün tevhidî kesimin de peşlerine takılıp meşru ilan ettikleri Erdoğan ve Erbakan ise, bu yolu, hep din anlayışlarının merkezinde tutmayı sürdürdüler. Hatta bu yolun sentezi olan Türk ulus devlet kültürü konusunda benden daha ileriye giden Erdoğan, “2200 yıllık Türk devlet geleneğimizle gurur duyuyoruz” deyip İslam öncesi küfür dönemiyle de gurur duyduklarını ilan etmekten bile çekinmedi. Bugün artık tevhidî kesimin de desteğiyle tüm topluma bu İslam’a aykırı Türkçü anlayışı propaganda ediyorlar. “Çamlıca Camii”nin yapılışında ve açılışında da aynı 2200 yıllık Türk devlet geleneğini kutsallaştıran zihniyetin öne çıktığını ibretle ve üzüntüyle gözlemliyoruz. Diyanet İşleri Başkanlığı, kendi sitesinde yayınladığı bu fotoğrafta bile minarelerin arasına 16 Türk devletinin yer aldığı Cumhurbaşkanlığı forsunu koymayı ihmal etmemiş görünüyor.

 

 

 

 

 

 

Üstelik Diyanetin açıklamasında şu ibretlik cümleler yer alıyor: “Büyük Çamlıca Camisi’nin üç şerefeli 4 minaresi Malazgirt Zaferi’ne ithafen 107,1 metre, iki şerefeli 2 minaresi ise 90 metre yüksekliğinde yapıldı… Kubbenin iç yüzeyine, 16 Türk devletine ithafen Allah’ın isimlerinden 16’sı, Haşr Suresi’nin son iki ayetinden istifade edilerek yazıldı.[3] Diyanet sitesinin haberine göre, “Cumhurbaşkanı Erdoğan da açılışta yaptığı konuşmada aynı hususa vurgu yaptı: “Kubbenin iç yüzeyine 16 Türk devletini temsilen Allah’ın isimlerinden 16’sı, Haşr Suresi’nin son iki ayetinden istifade edilerek yazılmıştır.”[4] Görüldüğü üzere Erdoğan, yarıdan fazlası gayr-i Müslim olan “16 Türk devleti” vurgusunu bu camiye kadar aksettirmiş olup, ayrıca “yalnız Allah’ın isminin yüceltilmesi” gereken bir camide bu şirk devletlerini temsil ettirdiklerini ve hem de bu “temsili Allah’ın isimlerine yaptırdıklarını” ifade edecek kadar Hak ile bâtılı karıştırmış bulunmaktadır. İslam’ı, Türk kültür ve medeniyetinin ve 2200 yıllık Türk devlet geleneğinin bir unsuru olmaya indirgemenin sonucu olarak, şirk devletlerini dahi bir camide Allah’ın isimleriyle temsil ettirdiklerini söyleyecek kadar cüretkâr olabiliyorlar.

Peki AKP destekçisi İslâmî çevreler şu apaçık gerçeği neden görmüyorlar? Benim cahiliye dönemimde kurup ilk genel başkanlığını yaptığım halde terk ederek müslüman olduğum MHP, üstelik 28 Şubat darbe sürecinin hükümet ortağı da olduğu halde bugün sizin destekleyip sahiplendiğiniz AKP ve Erdoğan’ın koalisyon ortağı olup geminin rotasını belirleyen bir konumda bulunuyor. Nasıl hazmediyorsunuz?

Tarihi ve devletleri Türk merkezli bir anlayışla okuyup hem de kâfir olanı da dâhil Türk’e ait olanı üstelik abartarak sahiplenmek ve kutsayıp gurur duymak, diğer Müslüman kavimleri ise yok saymak, İslâmî kimlik ve ümmet bilincine aykırı ulusalcı bir yaklaşımın ürünüdür. İlginçtir, aynı söylemi, kâfir Türk boyları ve devletleriyle övünme, zaferlerini yüceltme ve tıpkı Mustafa Kamal dönemindeki gibi tarihi Türk merkezli okuma zihniyeti bugün Erdoğan’da yeniden dirilişe geçmiş bulunuyor. 73 yıllık ömrümde hiçbir Cumhurbaşkanı ya da Başbakanın, 2200 yıllık Türk tarihî geleneğine böylesine bir bağlılık ve gurur duyma konuşmasına şahid olmadım. En Kemalist olanlar bile bu vurguyu öne çıkarma gereği duymadı. Mustafa Kemal döneminde, kafatasçı ırkçılığın ümmet bilincini reddedip tarihe gömerken, yeni ve ırk eksenli bir ulus inşa etme sürecinde ihtiyaç duyduğu tarihteki gayr-i İslâmî kökenleri keşfedip öne çıkarma çabası dışında belki de bu tür bir söylem hiç olmamıştır. En azından ben şahid olmadım. Bildiğim laik sistemin hiçbir siyasi lideri, hiçbir cumhurbaşkanı ya da başbakanı Erdoğan kadar kendini ve partisini  bu kadar ileri derecede İslâmî ve Hak olarak gösterme çabası içinde olmadı ve yine hiçbiri laiklikle İslam’ın bağdaştığını Erdoğan kadar iddia ve iftira etmedi. Yine hiçbiri Erdoğan kadar Türklük ve Türkçülük vurgusuyla 2200 yıllık devlet geleneği vurgusunu ve Cumhurbaşkanlığı forsundaki (yarısı gayr-i İslâmî olan) 16 Türk devletini ve bayraklarını bu derecede sık gündem yaparak gurur duyduğunu söylemedi. Bütün bu gerçeklere rağmen, AKP’yi savunup destek vererek nereye gidiyorsunuz?

Üstelik Allah’ın 1400 yıl önce inzal ettiği ve kıyamete kadar geçerli olan evrensel hükümlerini çağdaş bulmayıp modernitenin karşısında komplekse kapılan modernistlere göre “barbar toplumların tarihsel şartlarının gereği olarak indirildiği” iftirasıyla Kur’an’daki “el kesme”, “kısas”, “celde” vb ceza hukuku ya da “miras hukuku” ile ilgili ayetleri -ki bunlar Allah’ın “kısasta hayat vardır” ya da “tilke hududullah”/“bunlar Allah’ın sınırlarıdır” dediği evrensel hukuk kurallarıdır- değiştirip yeni hüküm koymayı, güncelleme adı altında doğru bulan tarihselcilere yakın duran Erdoğan ve Diyanet Başkanı 2200 yıllık Türk devlet geleneği ile gurur duyuyorlarsa, bunun anlamı nedir?

Büyük kısmı gayr-i İslâmî olan 2200 yıllık devlet geleneği ile gurur duyup sürdürmeye çalışırken 1400 yıllık Kur’an hükümlerinin bugün aynen geçerli olmayacağından ve güncellemesi gerektiğinden yana görüş beyan eden bir Erdoğan söz konusudur. Üstelik bu siyasi lider, Müslüman kesimin öncüleri tarafından meşrulaştırılmakta, ona destek vermenin de İslâmî olduğu iddiasıyla İslâmî bilinç bulandırılmakta, Müslüman zihin kirletilmekte ve hem mü’minlerin hem de davetin muhataplarının kafası karıştırılıp yaşanan büyük geriye gidişe ve yozlaşmaya sebep olunmuş bulunulmaktadır.

Rasûlullah (s), “atalarla övünmeyi yasaklayarak; insanların şu veya bu kavme mensup olmalarının onlara bir şey kazandırmayacağını, insanların ya mü’min ve takva sahibi ya da günahkâr ve zarara uğramış olarak iki grup olduklarını belirtmiştir.”[5] Kur’an, mü’minlere kendi akrabalarınız, aşiretiniz ve kavminiz aleyhine bile olsa adaletten ayrılmayın emrini vermektedir.[6] “Zalim de olsa mazlum da olsa soydaşın ve kandaşın olan kişinin yardımına koş!”[7] diyen cahiliye zihniyeti ile hareket eden hakkında Rasûlullah (s) buyurdu ki;   “Asabiyet davasına kalkışan bizden değildir. Asabiyet uğruna savaşan ve bu uğurda ölen de bizden değildir.”[8]

Rabbimiz de birçok ayetinde, mü’minlere şirk üzere olan atalara sahiplenip kendini onlara nispet etmekten ve onların yolunu izlemekten kaçınarak hidayete yönelmelerini, İslam kardeşliği ve ümmet birliğini esas almalarını emretmektedir. Ancak, kendi din anlayışında zaten var olan ulus devletçi kirliliklere ilaveten, bugün MHP lideri “kuru Türkçü” Bahçeli’nin de mihmandarlığı sonucunda Erdoğan, bütün bu Kur’anî ölçü ve ilkelere temelden aykırı söylemlere kayıp bu istikamette Türkçü ve Atatürkçü politikalar peşinde koşmaktadır.  Tevhidî kesim öncüleri, neden bunları görmezden gelmekte ve neden bu sapmalara rağmen desteğini ısrarla sürdürmektedir? Verdikleri desteğin, aynı zamanda MHP’ye ve MHP’nin Türkçü zihniyetinin devlete daha fazla hâkim kılınmasına verilen bir desteğe dönüştüğünü neden görememektedirler?

Ayrıca yine Türk ulusalcısı ve azgın Kemalist olup Rasûlullah’a (s) hakaret eden “Şeytan Ayetleri” kitabını Türkiye’de yayınlayacak kadar İslam karşıtı olan Doğu Perinçek de AKP-MHP koalisyonunun bir diğer ortağı ve geminin rota belirleyicisi konumunda yer almaktadır. Görüyorsunuz nasıl bir süreçten geçiyoruz. Böylesine bir yozlaşma son 30 yılda ilk defa yaşanıyor. Bakınız, özellikle son 15 yıl son 40 yılın en büyük yozlaşmasının yaşandığı dönemdir. 28 Şubat süreci denilen dönem -ben eski 28 Şubat ve yeni 28 Şubat diye ikiye ayırıyorum- hala devam ediyor.

Doğu Perinçek “28 Şubat bildirisini ben yazdım. Arkasında duruyorum” diyor ve ekliyor; “şu anda Tayyip Erdoğan ve AKP hükümeti 28 Şubatı sürdürüyor”, “geminin kaptanı Erdoğan ama rotayı biz belirliyoruz” iddiasında bulunuyor ve bu ifadesi vakıayla da örtüşüyor. Buna rağmen bu açıklamalarına bir tek itiraz yok! Bir tane köşe yazarı Erdoğan aleyhinde bir şey yazsa Erdoğan çıkıp bağırıp çağırıyor. O köşe yazarını bile gündemine alıyor. Ama Doğu Perinçek neler söylüyor: “Erdoğan Kemalistleşti, bizim yanımıza geldi, 28 Şubatı o sürdürüyor…” diyor. Devlet yönetiminde etkili roller oynuyor. Rusya’nın, Çin’in, İran’ın, Esed’in Türkiye temsilcisi gibi davranıyor. Hatta onlarla hükümetin arasını sağlamlaştırmak için görüşmeler yapıyor. Hakikaten Çin elçisi geliyor, aynı zamanda Doğu Perinçek’i ziyaret ediyor. Hamaney’in temsilcisi geliyor, onu ziyaret ediyor. Rusya aynı şekilde… Ortada açık bir gerçek var. Erdoğan da bunlara sessiz kalıyor. Şu anda Erdoğan ile MHP ve Doğu Perinçek arasında adeta bir koalisyon var. Hem görünen devlet koalisyonu hem de derin devlet koalisyonu…

AKP destekçisi “tevhidi uyanış süreci” bakıyesi gruplar, işte böyle laik-Kemalist-ulusalcı bâtıl bir koalisyonun tuğyanı içeren politikalarını destekleme konumuna düşmekten neden rahatız olmuyor ve neden pişman olup tevbe etmekte zorlanıyorlar? Bu hal bile, artık geri dönemeyecek kadar kirlendiklerinin ve hali kanıksayıp meşru görmeye başladıklarının işareti olmasın sakın?

Erdoğan ile Bahçeli arasında Türkçülük bakımından bir fark kaldı mı? İşte bu sebeple, kimisi Şamanist, kimisi Budist, kimisi Yahudi, kimisi Hıristiyan ve kimisi de Maniheist dininde olan Hun, Göktürk, Hazar, Avar ve Uygur gibi, bir kısmı İslam orduları ile de savaşmış olan Türk Hakanlıkları/Devletleri de dâhil 2200 yıllık Türk tarihi ve devletlerini sahiplenip gurur duyan bir Erdoğan var. Erdoğan’ın yanında cübbesiyle durup dua eden Diyanet İşleri Başkanı, bu İslam’a aykırı konuşmanın, bilmeyen kitleler nezdinde meşruiyet kazanmasını sağlayan bir işlev görüyor.  Böylece İslam, gayr-i İslâmî tarih ve devletleri meşrulaştırıp Müslüman halklara benimsetmede araçsallaştırılmış, İstismar edilmiş oluyor.

Bütün bunlar yaşanırken, Müslümanlardan ciddi boyutta bir itiraz ve tepki oluşmuyor. Büyük çoğunluk, “bir hikmeti vardır” dercesine suskunlukla karşılayıp Erdoğan’ın ardı sıra sürüklenip dönüşüyor. Biraz farkında olanlar da bir kere girdikleri sistem bataklığında çırpındıkça batıyorlar. Yaptıkları büyük yanlışı sorgulayıp terk ettikleri tevhidî mücadele mevzilerine geri dönme erdemliliğini göstermek yerine, bunca büyük sapmalar karşısında bile susarak ya da edilgen biçimde sahiplenerek bu büyük yozlaşmaya ve Müslümanları dönüştürme politikalarına dolaylı destek vermenin vebalini yükleniyorlar.

Ben o dönemimde bile Meclis Anayasa Komisyonunda, “ben Müslümanım laik olamam” derken, bugün sahiplenip destek verdikleri ve “muvahhid” ilan ettikleri siyasi lider, sadece Türkiye muhafazkârlarını ve hatta Müslümanlarını laikleştirmekle de yetinmemekte bütün İslam coğrafyasını da laikleştirmeye çalışıp “laiklik İslam ile bağdaşır” “din bireyseldir” propagandası yaparak İslam’ı tahrif etme çabası bile göstermektedir.

Erdoğan’ın “Arap Baharı Turu”ndaki tutumu ve söylemleri bu arka planla değerlendirilmelidir. Erdoğan’ın Mısır halkına yönelik sözleri: “Türkiye’de anayasa laikliği, devletin her dine eşit mesafede olması olarak tanımlar. Laiklik kesinlikle ateizm değildir.” “Ben Mısır’ın da laik bir anayasaya sahip olmasını tavsiye ediyorum. Çünkü laiklik din düşmanlığı değildir. Laiklikten korkmayın. Umarım ki Mısır’da yeni rejim laik olacaktır. Umuyorum ki benim bu açıklamalarımdan sonra Mısır halkının laikliğe bakışı değişecektir.” “Bu süreçte inanıyorum ki Mısır halkı ülkede demokrasinin güçlenmesi için laik bir anayasayı benimseyecektir. Laik anayasa, ülkenin daha demokratik hâle gelmesini sağlar ve bu sayede devlet, ülkedeki bütün dinlerin mensuplarına eşit mesafede yaklaşır.”

Halbuki, dünyanın hiçbir ülkesinde ve hiçbir zaman diliminde, bütün dinlere eşit mesafede duran ve hepsine aynı dini özgürlükleri tanıyan, laik demokratik bir devlet yoktur ve olmamıştır. İslam hepsinde horlanıp dışlanmış ve İslam’ın saltanat sürecinde bile gayrimüslimlere tanıdığı hak ve özgürlükleri Müslümanlara da tanıyan tek bir laik demokratik model ortaya çıkmamıştır.

Erdoğan, Tunus’ta da bölgeye laik demokrasi teklifinin ve Türkiye modelini önermesinin arkasında duran ve ısrar eden açıklamalar yaptı: “Laiklik konusunda, Batılı anlamda bir laiklik anlayışı değil; kişi laik olmaz devlet laik olur. Bir Müslüman laik bir devleti başarılı bir şekilde yönetebilir, şunu bilmemiz lazım laik devlet her inanç grubuna eşit mesafededir. İster Müslüman olsun ister Hristiyan, ister Musevi ister Ateist olsun hepsinin güvencesidir olayın da aslı budur.” “Tunus, şunu ispat edecektir; İslam ile demokrasi yan yana olabilir. Türkiye halkının yüzde 99’u Müslüman olan bir ülke, biz rahatlıkla bunu yapabiliyoruz, bir sıkıntımız yok. Oldu ve oluyor, demek ki olabilir.”

Görülüyor ki, baskıcı, jakoben, İslam düşmanı Kemalist laiklik yerine, bütün dinlere eşit uzaklıkta duran, bütün dinlere bireysel özgürlük tanıyan ama devlet ve kamu alanını hevaya göre yapılan yasalarla düzenleyen Anglosakson batı laikliğini savunuyor ve benimseyerek, önemseyerek ve içselleştirmiş olarak bölge halklarına öneriyor. Çünkü tarihselci bir yaklaşımla “dinin bireysel olduğuna ve laikliğin İslam ile bağdaştığına inanıyor” ve bunu açıkça ifade ediyor.

Mısır ve Tunus ziyaretlerinde, ayaklanan halklara laikliği teklif etmiş, bununla da yetinmeyip, “laiklik ve İslam uzlaşır, aksini iddia eden varsa beni ikna etsin” meydan okumasına kadar gitmiştir. Hiç değilse İslam’ı rahat bırakarak laik bir devlette görece özgürlükleri nasıl sağlayacakları üzerinde yoğunlaşıp, sadece vaadettikleri görece seküler parça “adalet”i tesis etmeye çalışsalar, o zaman söz konusu dönüştürme riskleri bu kadar büyük olmayabilecektir. Ama maalesef bireysel ibadetlere indirgenmiş, siyasal, hukuki, ekonomik iddiaları olmayan bir “İslam” algısına ikna oldukları için olsa gerek, fırsat buldukça bu konularda da sürekli görüş açıklayarak, söz konusu riski arttırıcı bir rol oynuyorlar.

AKP öncüleri sürekli İslam ile demokrasi ve laikliğin bağdaştığı, uyumlu olduğu vurgusunu gündemde tutarak, ülke ve bölge halklarının din algısını bu istikamette değiştirmeye çalışmaktadırlar. O zamanın AKP Devlet Bakanı Babacan da, ”Yaptığımız reformlar sayesinde, İslam, demokrasi ve laikliğin bir arada olabileceğini gösterdik. Birçok ülkede gençler, işleyen bir örnek gördüklerinde bundan cesaret alıyorlar. İlham kaynağı olmanın dışında, biz bu dönüşüm sürecine ekonomik ve siyasi reformlardaki tecrübelerimizle yardım ediyoruz” açıklamasıyla aynı istikamette katkılarda bulunmaktadır.

Bugün hâlâ başta Haksöz-Özgürder ve Anadolu Platformu-AKDAV olmak üzere savrulan kesimlerin baş tacı olup hepsinin yazılarını alıntılamak ve konuşmacı yapmak için yarıştıkları ve görüşlerini ciddiye alıp mü’min kardeşleri olarak kabul ettikleri için, AKP’nin laik-şirk parlamentosunda iki dönem milletvekili ve AKP Genel Başkan Yardımcısı konumlarında bulunan ve geçmişte tevhîdî uyanış sürecinin bilinçli bir öncüsü iken bugün yandaş medyada yazar olan bir akademisyen Yasin Aktay, Başbakan’ın laiklik İslam ile bağdaşır açıklamasını normalleştirmek ve hatta olumlu sonuçlara yol açacak bir açılım olarak göstermek için şunları ifade edebilmiştir: “Başbakan’ın formüle ettiği ve Türkiye için Müslümanlar da dâhil olmak üzere her kesimin razı olabileceği bir laiklik henüz sadece bir proje. Bir Müslüman’ın tam bir din ve vicdan özgürlüğüne ve dinler arasındaki ihtilaflarda tarafsızlık ilkesine dayalı bir laiklik tanımı Erdoğan liderliğindeki Türkiye’nin özgün bir modeli olabilir ve laiklik teorisine bir katkısı olarak tarihe geçebilir. Bunun Müslüman siyaset teorisi için de bir tür içtihat tetikleyici girişim olarak değerlendirilmesi ve tartışılması mümkün”. (Bu görüşlerin, yazıyı alıntılayan -https://www.anadoluplatformu.org.tr/arap-baharinda-islam-ve-laiklik tartismasi-yasin-aktay-2/ – ve şerh düşmeden yayınlayan Anadalu platformu tarafından da benimsendiği anlaşılıyor).[9]

Aslında Erdoğan, ülkede ve bölgede sürekli propaganda ettiği “laiklikle İslam bağdaşır” düşüncesine de kendi düzenlediği Fazlurrahman sempozyumundan bu yana sahip olduğu tarihselci inancı sebebiyle ulaşmıştı. İlginçtir, ilk defa Mısır’da İHVAN’a laikliği teklif ettiğinde ve “İslam ile laiklik bağdaşır” iddiasını gündemleştirdiğinde, eskiden olsa haberin başlığına “pes artık, bizim yüz yıldır pençesinden kurtulamayıp büyük zulme maruz kaldığımız laikliği Erdoğan Mısır’a teklif edecek kadar laikleşti” başlığını atacak olan Haksözhaber, bu büyük sapmayı başlığa çıkarıp tavır koymak yerine olumlu yanları öne çıkarmayı tercih etmişti. Haberi “Mısır’da büyük bir kalabalık tarafından coşkuyla karşılanan Türkiye Başbakanı Erdoğan Arap Birliği zirvesinde hitap etti.” gibi nötr bile olmayıp Erdoğan’ın gezisinin başarılı olduğunu vurgulayan bir başlık altında vermişti. Ancak haberin içinde o konuya da kısaca yer verip hiçbir eleştirel şerh düşmeden bu büyük saptırma ve tahrif çabasını görmezden gelmişti, neden?

“Yeni Türkiye” adı altında Ulusalcı Kemalistlerin ve MHP’nin desteğinde kotarılan “Yeni Erdoğan Vesayet Sisteminde” laik Diyaneti İslam konusunda konuşacak tek merci ilan eden ve 1400 yıl önceki İslâmî hükümlerin değişmesi ve çağa uydurulması ve bunu kabul etmeyenlerin susturulması gerektiğini söyleyen Tayyip Erdoğan’ın bu çıkışında hiç haber değeri görmediniz mi? Bu kadar önemli bir haberi görmenizi ve tepki göstermenizi engelleyen nedir?

Buna rağmen, Erdoğan’ın İslam’ı laik devlet için araçsallaştıran, Diyanet İşleri Başkanlığını, laik devletin ve laikliğin bekçisi, üstelik baskıyla uygulayıcısı konumundaki ve bu sebeple de İslam şeriatını birinci öncelikli tehdit ve düşman kabul eden kurumlarından, TSK, MİT, Yargıtay vb. kurumların açılış törenlerinde, Allah’ın dinine isyanı temsil eden bu kurumların İslam’a aykırı uygulamaları yapan görevlilerin ölenlerine rahmet ve mağfiret, halen görevde olanların da bu laik görevlerini yürütmeleri konusunda dua ettirmesini ve Diyanet Başkanının bu duasını överek haberleştirmeniz, ne anlama gelmektedir?

Oysa, bugünkü tavrınızın tam zıttı olarak İLKELER kitabınızda yer verdiğiniz doğru yaklaşımınızda Diyanet’in bu amaçla araçsallaştırılmasına itiraz ediyordunuz. İLKELER kitabınızda ve Rıdvan Kaya’nın Haksöz’de yayınlanan Şubat 1996 tarihli “Sistem ve Sisteme Karşı Tavır” başlıklı yazısında yer alan bu Diyanet değerlendirmesi şöyleydi: “Kur’an kendisine tâbi olanlara, “din (egemenlik)’in yalnız Allah’ın olmasına dek”. bir mücadele sorumluluğu yüklemiştir (2/193). Tarihten geleceğe uzanan bir zaman ve yeryüzünün bütününü kapsayan mekan boyutları içinde sürdürülecek bu mücadelede Müslümanların öncelikli hedefi, bulundukları coğrafyada otoriteyi elinde bulunduran egemen şirk sistemidir. Sisteme yaklaşım, sisteme karşı tavır ve en genel manasıyla sistemle ilişki(ler) sorunu, İslâmî mücadele iddiasındaki bir hareketin kimliğini ve meşruiyetini belirleyen asıl alandır.

“TC sisteminin İslam’a ilişkin klasik tavrının farklılaşmasında çok önemli bir olgu da özellikle son on yıllarda izlenen İslâmîzasyon politikasıdır. Gerek tüm dünyada yükselen İslâmî canlılık, gerekse de ülke içinde hızlanan İslâmî hareketliliğe karşı bir cevap, bir tedbir olarak sistem “İslam’a karşı İslam” siyasetine daha sıkıca sarılmıştır. Bu noktada örneğin Diyanet Teşkilatına bakış farklılaşmıştır. Diyanet’e karşı TC’nin pek umursamayan, dar bir alana sıkıştırmaya yönelik klasik yaklaşımı terk edilerek, devletin resmi politikalarının dini bir kılıf giydirilmek suretiyle kitlelere aktarılmasında, dolayısıyla meşrulaştırılmasında etkili bir kurum fonksiyonu yüklenmiştir. Temelde sistemin varlığına bir tehdit teşkil etmeyen ve sistemle uzlaşmaya yatkın bir düzleme oturan İslâmî sıfatı taşıyan her türlü fikir, yapı, şahsiyet sisteme entegre edilmek suretiyle köklü ve devrimci bir İslâmî tehlikeye karşı bir tür panzehir olarak sistemin hizmetine sunulmuştur.”

Peki, 2007 yılına kadar bu tür doğru tespitlere dayalı yazdıklarınızdan ve tutumlarınızdan dönerek, önce açıkça reddedip beri olunması gerektiğini söylediğiniz modern cahiliyeye savrulup cahiliye sisteminin laik bir partisinin peşine takılmakla da kalmadınız, zamanla bu partinin tabanı olan ve daha önce geleneksel cahiliye olarak nitelendirip reddettiğiniz kesimleri de yeniden keşfedip sahiplenmeye başladınız. Yine daha önce haklı ve doğru bir tespitle “devletin resmi politikalarının dini bir kılıf giydirilmek suretiyle kitlelere aktarılmasında, dolayısıyla meşrulaştırılmasında etkili bir kurum” olarak nitelediğiniz Diyanet’in bu işlevini görüp laik devlet kurumları ve politikaları için İslam’ı araçsallaştırdığı programlara sahiplenip övgüler dizer hâle geldiniz. Neden?

Bütün Bunların Sebebi Nedir ve Nereye gidiyorsunuz? “Fe eyne tezhebûn?”

Bu büyük değişimi, daha doğrusu AKP destekçiliği eksenine, daha önce ve geleneksel hurafeci kesimleri sahiplenme noktasına savrularak yaşadığınız zihinsel kirlenmeyi fark etmiyor musunuz? Erdoğan, tam da İLKELER kitabınızda dediğiniz gibi “İslam’a karşı İslam” siyasetiyle oluşturduğu statüko dini için İslâmî olan pek çok şeyi araçsallaştırmak ve toplumu “Allah ile aldatıp” laik iktidarını güçlendirmeye çalışmaktadır. Üstelik Erdoğan’ın, “laiklik İslam ile bağdaşır”, “din bireyseldir”, ekonominin, paranın dini imanı yoktur”, “biz sırat-ı müstakim üzereyiz, bizden ayrılan sapmıştır” gibi birçok açıklamasıyla, Allah’ın tevhid dinini tahrif edip statüko dinine uydurmaya çalışmasına karşı bugüne kadar itiraz eden tek cümle sözünüzü ya da tek cümle yazınızı neden göremedik? Hiç değilse sessiz itiraz kabilinden “oy verme ve oy vermeye çağırı” biçimindeki desteğinizi çekseydiniz, ama maalesef bütün bunları yapanı, “mü’min, muvahhid ve ümmetin umudu” olarak görmeye ve desteklemeye ısrarla devam ediyorsunuz. Neden?

Bilindiği üzere, Allah (c) ve Rasûlü (s), Müslümanların kendilerine ve İslâmî mücadeleye büyük zarar veren bu tür yanlışlarını uyarmamızı emrediyor. Asla “yakınımızdır, arkadaşımızdır kırılmasın, ayıp olmasın” gibi gerekçeler ileri sürerek “idare edelim, karışmayalım kim ne yaparsa yapsın” nevinden idare-i maslahatçı yaklaşımlarla hareket edilmemesini, aksi takdirde böyle yapanların da onlara benzeyip aynı sorumluluk ve vebalin altına gireceği uyarısını yapıyor. İşte bu sebeple, bir yandan tevhîdî davet ve eğitim çabalarımızı sürdüreceğiz, diğer yandan da bizim tebliğ edip yaymaya çalıştığımız Kur’an ve sünnet eksenli sahih İslam anlayışına zarar veren anlayış ve tutumları emr-i bi’l maruf ve nehy-i ani’l münker eksenli uyarılarla Allah için ıslah etme çabaları göstermeliyiz. Böylece, bir toplumu vahiyle inşa etmek için yapılması gereken İslâmî bir mücadelede asla birbirinden ayrılamayacak ve birbirini tamamlayan bu iki çalışmayı, birini diğerine tercih etmeden ve ikisini de ihmal etmeden sürdürmeliyiz. Aksi takdirde, yani Allah’tan gelen mesajın dünyevî hesap ve uyduruk maslahatlarla kirletilmesine engel olma mücadelemizi ihmal edersek, sadece Hak mesajı tebliğ etmekle yetinerek vahyin mesajının Allah’tan geldiği gibi arı duru biçimde gelecek nesillere intikalinde büyük zaafa düşeriz.

Üstelik biz, bu ıslah edici uyarının mesajını ancak birkaç yüz kişiye ulaştırabilirken, onlar,  yaşanan büyük kirlenme, geriye gidiş ve yozlaşmaya yol açan açıklamalarını ortak imzalı bildirilerle birçok iktidar yandaşı gazete ve TV’lerden yüz binlere ulaştırıyorlar. Bu sebeple, bu uyarı çabamız ne kadar çok tekrarlanırsa tekrarlansın yaşanan büyük kirlenmeyi ıslah edecek boyutta insanlara ulaşamayacaktır. Bu sebeple, bu iki yönlü inşa ve ıslah yolunda sürekli ve daha çok çalışmak zorunda olduğumuzu unutmamalıyız.

Evet, hepinizin de takip ettiğiniz üzere, tevhidî uyanış süreci bakiyesi grupların savrulması ve ortak birikimimizi laik bir iktidara destek uğruna harcamaları yüzünden büyük bir yozlaşma yaşanıyor. Bu yüzden, onlar yanlıştan dönüp Tevbe ederek eski istikametlerine yönelerek ıslah çabası göstermeden susmak hem onlara hem de Allah’ın dinine zulümdür ve büyük vebale ortak olmaktır. 

Dipnotlar:

[1] Maide Suresi 5/44-50

[2] Mehmet Pamak, Tâğûtu Reddetme ve Laik Partileşme Sınavı, Ma’ruf Yayınları-2016, sh. 276.

[3] https://diyanet.gov.tr/tr-TR/Kurumsal/Detay/25578/buyuk-camlica-camisinin-resmi-acilisi-bugun-yapilacak

[4] https://diyanet.gov.tr/tr-TR/Kurumsal/Detay/25585/buyuk-camlica-camii-dualarla-acildi

[5] K.Sitte 4/259

[6] Nisa, 4/135

[7] Oysa zalim kardeşine yardım, onu zulmünden vazgeçirmek şeklinde olmalıdır.

[8] Müslim, imâre 13 (II, 1476); İbn Mâce, fiten 7 (II, 1302); Ebû Dâvûd, Edeb 111 (V,342); Nesâî, Tahrîmu’d-dem 28 (VII, 123)

[9] https://www.yenisafak.com/yazarlar/yasin-aktay/arap-baharinda-islam-ve-laiklik-tartimasi-29028

Tarihe ışık tutup not düşmek, “emr-i bi’l mâruf ve nehy-i ani’l münker” görevimizi ve yeni nesillerin aynı delikten ısırılmaması için adil şahidlik sorumluluğumuzu yerine getirmek amacıyla ibret alınacak yazılar paylaşmaya devam ediyorum.

Bu yazı serisiyle, AKP’nin ve hazırladığı şirk anayasa tasarılarının “Aktif Destekçiliği”ni yapan ve hatta hem davetin muhataplarını hem de Müslümanları bu istikamette oy vermeye çağıran ve adeta “tarafını belli etmeye” icbar eden yazılar yayınlayan Haksöz-Özgürder çevresi ile aynı yolda birlikte oldukları Anadolu Platformu-AKDAV çevresi ve öncüleri üzerinden AKP destekçiliği yapan bütün gruplara emr-i bi’l mâ’ruf ve nehy-i ani’l münker sorumluğumu kapsamlı biçimde yerine getirmek istiyorum.

Yazı serisinin sonunda da Haksöz çevresinin 1996 yılında yayınladıkları “İslâmî Kimlik, İlkeler ve Hareket” kitabı ile öncülerinin 2005 yılına kadar yayınladıkları yazılarından alıntıları paylaşarak bugünkü yazı, tutum ve sözlerini o gün nasıl eleştirdiklerini ortaya koyan ve ibretlik biçimde adeta bugünkü kendi tercihlerini mahkûm eden bir muhtevayı paylaşacağım inşâAllah.

Bu ibretlik serüveni ve yaşanan büyük değişim ve savrulmalara dair tespit ve ilmî eleştirileri okuyup paylaşarak, bu süreçte yapılan büyük tahribatla yol açılan büyük yozlaşmaya engel olup ıslah etme mücadelemize katkı vermeniz, inşâAllah sizleri de bu önemli ibadete hissedar kılacaktır.

Bizim Allah Rızası İçin Yaptığımız Uyarıların Üslubu ile Tepki Gösterenlerin Tahkir Edici Üslubunu Mukayese Edin Lütfen

Bu konuda bugüne kadar yazıp konuştuklarım ve bundan sonra yazıp söyleyeceklerim ile amacım; şahsiyetleri değil de yanlış fikir ve eylemleri hedef alıp ilmî olarak ve hikmetli bir üslupla eleştirmek, “emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i ani’l münker” görevimi yerine getirmektir. Tabii ki, öncelikle muhatap aldığım yıllarca birlikte olduğumuz çevreyi, ancak onlarda bir tevbe ve ıslah umudu görünmediği için daha çok da birlikte aynı savrulmayı yaşayan herkesi, tevhidî uyanış süreci bakıyesi bütün grupları yaşanan ilkesizlikler ve sebep oldukları büyük yozlaşma konusunda Allah rızası için uyarmaktır. Böylece hem bu büyük yanlışa sürüklenenleri düşündürmek suretiyle girdikleri batıl yoldan dönmelerine vesile olmak hem de bundan sonra aynı delikten ısırılmaya engel olup İslâmî ilkelerin korunmasına ve İslâmî kimliğin istikamet üzere korunup netleşerek gelecek nesillere kirlenmeden arı duru intikaline katkıda bulunmaktır.

İşte bu amaçla bizler, sadece İslâmî ölçülerle ve delillerimizi de zikrederek onlara ilmî eleştiriler yaparken, başta Hamza Türkmen olmak üzere muhatap aldığımız bu kesimlerin öncülerininsadece Allah rızası için emr-i bi’l ma’ruf görevini yerine getirdiğimizden dolayı bizleri nitelemek üzere kullandıkları rencide edici ve aşağılayıcı üsluba dair bazı alıntıları aradaki farkı görmeniz için aktarmak istiyorum. Mesela şirk anayasası referandumunda kendileri gibi düşünmeyip uyaran bizler için, yani “tevhidî duyarlılık çağrısı” yapan Müslümanlar hakkında şu nitelemelerde bulunabilmîşlerdir:

– “Tağutu reddettikten sonra sorumluluklardan kaçmak için yer-bucak arayanlar”,

– “fıkhetme melekeleri körelmiş, hikmet ve basiretten berî olanlar“,

– “kısır bakış açısı”, “kafa konforunu bozmayan ezber cümleler” kuranlar,

– “ödünç teorik yaklaşımlar”a sahip olanlar, “öykünmeci tutumlar”ın sahipleri,

– “tevhidî konformistler”, “selefi anarşistler“, “ormana dışarıdan bakanlar”,

– “dar fıkıhçılar“, “dondurulmuş selefi bakışlar“,

– “boğazına kadar çelişkiler içerisinde mutlu, mutmain muvahhid tipler“,

“Taliban kafalılar“, “şabloncu dar fıkhi kalıpları mutlaklaştıranlar”,

-“psikolojik sorunlular“,

– “Nebevi – Rabbani isimleriyle başlayan romantik ve gelenekçi yöntem kitaplarına dayananlar”,

– “ayetleri Kur’an bütünlüğünde okumayıp da bir cedel aracı olarak kullananlar“,

– “tevhidî uyanışa yeni adım atmış ve acilci ruh halinden kurtulamayanlar“,

– “itidalden uzak tutumlar”, “ayetleri silah gibi kullanan tavırlar”,

-“yorumları itikatlaştırma saplantılılar“,

– “hezeyan halindekiler“, “sığ tutumlar, komplocu zihinler“,

– “teoride kalan boş kurgular“, “tekfir kılıcının dayanılmaz hafifliğine sırtını dayamışlar”,

– “ham hayalci, selefi görünümlü anarşistler”, “tekfirciler“,

– “gençlik hastalığı tutumu sahipleri“,

– “hariciler“, “eski Marksist-Stalinist şablonların gölgesinde kalan izahlar yapanlar”[1] vb. birtakım yaftalamalarla, kendileriyle beraber savrulmayı reddedip yıllardır birlikte yürünülen hak çizgide sebata çağıran Müslümanlar karalanarak küçümsenmiş ve alaya alınmışlardır.

2005 öncesi yazdıklarının tam aksi istikamete çağırılarda bulunduğu daha sonraki süreçte Hamza Türkmen’in yazdıkları çok daha büyük bir savrulmanın, büyük bir zihnî kirlenme ve dönüşümün yaşandığına işaret eder mahiyettedir.

Hamza Türkmen, 01 Haziran 2015 tarihli ve “Tarafınız Belli Olsun!…” başlıklı yazısında, o sırada yaşanan seçim süreciyle ilgili olarak “Ümmetin haklarını savunanlar ve sesi olmaya çalışanlarla; ümmetin kimliğini sindirmek, alt kimliğe indirgemek hatta yasaklamak isteyenler…” “Ümmettin düşmanlarıyla, dostları…” arasında bir seçim yaşandığını iddia edip “Müslümanların seçimlerde AK Parti’ye vereceği desteğin önceliği partiye değil, ümmetin geleceğinedir.” ifadelerine yer veriyor. Yani müslümanları “AKP taraftarı olmaya” adeta zorlamakta, böyle yapmayanların “ümmetin düşmanları safında yer almış olacakları” imasında bulunmaktadır.

Bu yazısındaki bazı ifadeleri de şöyle: “Haksöz’ün son kapak manşeti bu ilgiye dikkat çekiyor: ‘Ümmetin Dostları ve Düşmanları Arasında 7 Haziran Seçimleri”… Bu nedenle de Müslümanlara tarafınızı belli edinmağaralara çekilmeyin ve nefsinizin ayartmalarına yenilmeyin diyoruz.”

Görüldüğü üzere, Allah taraftarı olmakla yetinip AKP ve Erdoğan taraftarı olmayı kabul etmeyen ve bunu akıdesiyle bağdaştıramayan Müslümanları ise, “nefsinin ayartmalarına yenilmîş olmak” ve “mağaralara çekilmek” ile suçlayıp karalamaya kalkışıyor.

“Seçimler Arifesinde Nasihatleşme…” başlıklı ve 02 Haziran 2015 tarihli yazsında ise, “Tekfirci IŞİD çizgisindekiler hariç tüm ümmet coğrafyasındaki ezilenler ve kanaat önderlerimiz Tayyip Erdoğan çizgisini takdir ediyor. O zaman tüm ümmet coğrafyasındaki İslâmî oluşumlar yanlış yapıyor, sadece klavyeye tıklayan sizin elleriniz mi doğruyu yazıyor?” diyerekkendileri gibi AKP destekçiliğine savrulmayanları “Tekfirci IŞİD’çi” olmakla suçlamaktan çekinmiyor. Tam da gelenekselci bir anlayışla “madem bu kadar çok kişi Tayyip Edoğan’ın çizgisini takdir ediyor, o halde o doğrudur”a getiriyor. Peki bu Erdoğan çizgisi neyi temsil ediyor: “Demokrasi, laiklik, Atatürkçülük, milliyetçilik, tasavvuf, Osmanlı kültürü ve liberal kapitalist ekonomi politikaları.”

Hamza Türkmen bu yazdıklarına ilaveten, “Bu süreçte AK Parti’ye oy vermeyi ümmetin geleceği için faydalı gören yazı ve tavırlarımız için yorum yazanların biyografilerini ve gerçek kimliklerini de bilmîyoruz.  Şahitlik ya da adalet duygusunu yitirmiş ve havanda su döven kelamcılardan/”tevhidilerden” mi?” demek suretiyle yine büyük bir zulme imza atmakta ve sistemin laik bir partisi olan AKP’ye oy vermeyi İslâmî ölçülere uygun bulmayanları,  “Şahidlik ya da adalet duygusunu yitirmiş” ve “havanda su döven tevhidîler” olmakla suçlayabiliyor.

Kenan Alpay’ın, benim de İslâmî kimlik ve ilkelerden uzaklaşarak aklını ilahlaştırdığına inandığım bir başkası için Haksözhaber sitesinde yayınlanan 27 Haziran 2013 tarihli ve “Tutarsız Olduğu Kadar Arsız da!” başlıklı eleştiri yazısında, daha başlıktan itibaren kullandığı üsluba bakın bir de bizim bunca savrulmalarına ve geçmişteki ilkelerine bu kadar aykırı bir konuma gelmelerine rağmen sizler için kullandığımız üslubu adaletle değerlendirin.

Kenan Alpay’ın bu yazı içinde kullandğı üslub bu: “Bütün bu çelişkiler ve tutarsızlıklar bir yana, Kur’an mesajını keyfine göre, nefsine göre, istikbaldeki hesaplarına göre çarpıtmaktan imtina etmeli değil misin? İbrahim ve Yusuf (a.s.) kıssalarını açıkça çarpıtmalar, meselenin gelip dayanacağı yeri işaretliyor zaten. Âli İmran Suresi’nin açıkça savaş/harp halindeki Rasul ve ashabının arasındaki ilişkiyi niteleyen 159. ayet-i kerimesini, bağlamından koparıp, eğip bükmek, haya/utanma duygusundaki aşamaya/aşınmaya delalet etmektedir. Ne metinde ne de bağlamda “halk” ifadesi geçmektedir.[2] Biz de sizlerin Allah’ın ayetlerini tevil edeyim derken tahrife savrulan Hayrettin Karaman, Faruk Beşer misali yazarlarınızın peşinde aynı sorunu yaşadığınızı tespit ediyoruz ama ilmî olarak eleştirmekle yetinip böyle hakaretler yapmıyoruz. Bunu neden fark etmiyorsunuz?

Bütün bunlara ilaveten, sadece Suriye konusunda sizden farklı değerlendirmeler yaptıkları için başta Atasoy Müftüoğlu ve Akif Emre olmak üzere birçok Müslüman’a karşı kullandığınız aşağılayıcı, dışlayıcı ve rencide edici üslubu ayrıca zikredip yazıyı daha fazla uzatmak istemiyorum.

İşte bütün bu belgeler, bu çevrenin, gerek ilkeler kitaplarında gerekse 2005 yılı öncesi makalelerinde yazdıklarını mahkûm edip suçlama konumuna düşmekle kalmadıklarını, üstelik bu yanlış yönelişlerini Allah için uyaran eski yol arkadaşlarını da acımasızca karalayıp tahkir eden edep dışı bir üslub kullandıklarını göstermektedir.

Bir Zamanlar “Geleneksel ve Modern Cahiliyeden Ayrışıp Bağımsız İslâmî Kimlikli Yapı Oluşturmalıyız” Diyenlere Ne Oldu?

Yıllarca birlikte olduğumuz Haksöz çevresi, 1990’lı yıllardan beri yayınlayıp defalarca yeni baskısını yaptıkları “İLKELER” kitabında ve son bölümde alıntı yapılan o yıllara ait yazılarında açık ve net biçimde, Müslümanların, geleneksel ve modern cahiliyeden arınıp uzaklaşarak bağımsız İslâmî kimlikli bir yapı oluşturmalarının zarureti ve bunun imanî sorumluluk olduğu vurgulanıyordu.

“Mevcut şirk sistemine yaklaşım ve ilişkilerde, İslâmî ölçüler ve ilkeler doğrultusunda İslâmî bir kimlik geliştirmek yerine, genelde uzlaşmacı, sentezci ve giderek teslimiyetçi bir kimlik öne çıkartılmış ve halen de bu tavır sürdürülmektedir. Uzlaşma, vahiy dışı inanç, kültür ve alışkanlıklarla bir arada yaşamaktır ki; bu inanç, duygu ve eylem alanlarının bölünmesi anlamına gelir. Uzlaşma, vahyî mesajın parçalanmasıdır. Laiklik, milliyetçilik, demokratlık gibi modern; mezhepçilik, saltanatçılık, tarih kutsayıcılığı, tasavvuf gibi geleneksel sapmaların kirine bulaşan uzlaşmacı kimliklerden arınmadan, sahih ve kuşatıcı İslâmî bir dönüşüm gerçekleştirilemez.”[3]

“Zaten geleneksel cemaatler muharref anlayışları çerçevesinde içe dönük zikir ve vird törenlerinin yapılmasına fırsat veren modern devletlere dua etmiyorlar mı? Böylece geleneksel tuğyan ile egemen tağut arasında “kullanma”ya dönük de olsa Tevhidî anlayışı bütün olarak kavramamış, sorunlarını çözmek için Kur’an’ın nasslarına gönlünü açamamış kişi ve cemaatlerin tuğyanı, tağûtî otoriteyi sevindiren bir tutumdur. Çünkü, “tağut küfredenlerin velisidir”. Veli-teba ilişkisinin, devlet-toplum ilişkisine tekabüliyeti vardır.

“Türkiye’deki İslâmî uyanış süreci içinde isimlerine yer verilmeye çalışılan Süleyman Hilmî Tunahan, Said Nursi, Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Sezai Karakoç, Necmeddin Erbakan gibi isimlerin ve “Süleymancılık”, “Nurculuk”, “Anadoluculuk”, “Milli Görüşcülük” gibi akımların mücadelesini, tevhidî bilinci yaygınlaştırma çabası veya İslâmî hareket olarak tanımlamamız mümkün değildir. Yukarıda bahsedilen isim ve akımlar hiçbir zaman Türkiye halkına kimliklerini netleştirip ulusal kimlikten ayrışacakları, Kur’an’la ilişkilerini güçlendirip yeniden vahyin şahidliğini üstlenecekleri, tevhidî ilkeleri şiarlaştırarak Türkiye’de tağûtî otoriteyi temsil eden devlet gücüne ve zulme karşı bir direniş bilinci aşılayacakları bir çağrıda bulunmadılar. Onlar ancak mukaddes bildikleri değerleri, “sahih” ve “muharref” ayrımı yapmadan veya bu ayrımı yapabilecekleri ölçüyü edinme endişesi duymadan, millilik şemsiyesini kullanarak ve devlet politikalarıyla uzlaştıklarını ilan ederek korumaya çalıştılar.”[4]

“Geleneksel cahilî kültür ve değerlerden arınamayan insanlar modern cahiliyenin işini kolaylaştırmakta, geçmiş cahiliyeyle uzlaşan kimlikler, egemen cahiliyenin modern dayatmaları karşısında da eski alışkanlıklarıyla te’vil ve uzlaşma kapılarını sonuna kadar aralayabilmektedirler.[5]

İşte birlikte olduğumuz yıllarda böyle düşünüyor ve aslında ikisi iç içe geçmiş bulunup birbirini de besleyen hem geleneksel hem de modern cahiliyeden ayrışmadan bağımsız İslâmî kimlikli bir yapı oluşturulamayacağını ve İslâmî bir toplum inşa edilemeyeceğini yazıyorlardı. Bu bağlamda, modern cahiliye olan laik sistemin, başta parti, parlamento ve hükümet olmak üzere, laiklik ve Kemalizm eksenli kurulup çalışan bütün kurumlarından ve geleneksel cahiliye olarak niteledikleri hurafeci kesimlerden berî bir konumda duran ve tevhidî ilkelere sadakatle istikametini korumada tavizsiz olan kuşatıcı bir İslâmî yapı oluşturmanın gerekliliğinin altına çiziyorlardı.

“Mücadelenin sonuç vermesi, başarılı olabilmesi ve her şeyden daha da önemlisi, Rabbimizin razı olacağı bir seyir izlemesi için, en önemli ve zorlu mesele saf ve katışıksız bir İslâmî kimlikle mücadele sahasında yer alabilmektir. İslâmî mücadele, ancak eksiksiz ve fazlasız bir İslâmî kimlikle mümkündür. Bunun içinse, hem tağûtî sistemin kurumları, kuralları, yönlendirmeleri ve dayatmalarından bağımsız, hem de toplumun ve geleneğin cahilî etki ve kalıplarından, uzlaşmacı, sentezci anlayış ve pratiklerden arınmış, yalnızca Kur’an’ı kendisine ölçü ve rehber edinmiş olmak gerekir.”

İslâmî kimliğin toplumsal pratiğe yansıyan en temel vasfı, tağutî otoriteye ve bu otoriteyi temsil eden kurumlara ve şahıslara karşı açık bir red tavrına sahip olmasıdır. Al­lah’ın uluhiyet ve rububiyetine karşı istiğna ve tuğyan içinde olan (kendini bağımsız ve yeterli görerek azgınlaşan) her türlü kişi, kurum ve gücü kapsayan ‘tağut’ kavramı, şüphesiz günümüzde en açık olarak otoriteyi elinde bulunduran devlet ve sistemin şahsında somutlaşmaktadır. (İLKELER Kitabından alıntı).

Buna rağmen, 2010 yılından itibaren bu yoldaki bütünûçabaları baltalayan bir savrulma yaşadılar. Her iki cahiliyeyi de kucaklayan anlayışlara kaydılar. Neden?

Bu çevrelere sesleniyorum!

Ben cahiliye dönemimde yukarıya alıntılanan yazılarınızda berî’ olunmalı dediğiniz iki cahiliyenin de içinde bulunuyordum. O dönemimde hem hurafeci tasavvuf ve tarikat kültürü içinde hem de laik parti başkanı ve laik parlamento üyesiydim. Tıpkı bugün peşinden gittiğiniz siyasi lider gibi. İşte bu iki cahiliyeyi de Rabbim’in lutfuyla tahkik ederek terk ettim ve tevbe ederek tevhidî imana ulaştım. Siz de takdirle karşılamıştınız. Bugün ise sizler, daha önce hurafeci dediğiniz şeyhlere, benim cahiliyedeki hailimi yaşayan tasavvufçu ve laik parti kurucusu, genel başkanı ve laik parlamenter olanlara, öldüklerinde rahmet ve mağfiret duası yapıyor, cennetlik olduklarını iddia edip övgüyle anıyorsunuz. İlk tartışmamız da 2009 yılında bu konuda olmuştu.

Kur’an’da birçok âyet, ancak inzal edilen mübarek Kitaba uyarak Allah’a teslim/Müslim olan ve O’nun emir ve yasaklarına riayet edip azabından sakınmak suretiyle takvayı kuşanan kimselerin Allah’ın rahmetini umabileceklerini bildirmektedir. “Bu indirdiğimiz mübarek bir Kitap’tır. Şu halde O’na uyun (tâbi olun) ve korkup sakının (Allah’ın azabından sakınarak emir ve yasaklarına uyun) (takvayı kuşanın). Umulur ki rahmet edilirsiniz[6] Mü’min erkeklerle mü’min kadınlar birbirlerinin velileridir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah ve Rasûlüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir.”[7] Bu âyetlerden de anlaşılacağı üzere, ahirette bu rahmete müstahak olabilmek, ancak dünyadayken hayat rehberi olarak inzal edilmîş Kitaba iman etmek ve bu imanın gereği olarak Kitabı hakkıyla (anlamak, öğüt almak ve yaşamak amacıyla) okuyarak, onunla amel etmek, takvayı kuşanarak bu kitabın emir ve yasaklarına uyma çabasıyla hayatını ibadet kılmaya çalışmak ve bu hal üzere ölmek gerekir.

Yani rahmete müstahak olunabilmesi ve bir kimseye rahmet ve mağfiret duası yapılabilmesi için o kişinin sadece adının Müslüman olması yetmemekte, hayatının da Müslüman olması, bütün hayat alanlarında Allah’a teslim olma çabası içinde bulunması gerekmektedir. En azından zahiren böyle bir çabası olan ve günahın kendisini kuşatmasından ve imanına şirk bulaştırmaktan sakınan bir hayatı yaşarken ölen kimselere rahmet ve mağfiret duası yapılabilir. Çünkü Allah rahmân ve rahîm sıfatları gereği dünyada ayrım gözetmeden bütün varlıklara rahmet ederken (onları yaratır, rızıklandırır, yaşatırken); âhirette ise sadece mü’minlere rahmet eder ve kurtuluşa ulaştırır. Bu sebeple insanların mü’min olmayanları için dünyada hidayet duası yapılabilirken, öldükten sonra ahiretine dair mağfiret ve rahmet duası yapılamaz.

“Akrabâ bile olsalar, cehennem halkı oldukları belli olduktan sonra (Allah’a) ortak koşanlar için mağfiret dilemek; ne peygamberin, ne de iman edenlerin yapacağı bir iş değildir.”[8] Şirk içindeyken ve şirke dayalı bir hayatı yaşarken ölenler babalarımız, analarımız, kardeşlerimiz bile olsa onların arkasından dua etmemiz ve istiğfarda bulunmamız doğru değildir. Buna rağmen sizler, “Kur’an’ı mehcur bırakıp” geleneksel hurafelere iman eden ya da modern cahiliyenin laiklik, demokrasi, ulusalcılık vb kavram ve modellerine sığınıp savunarak imanına şirk bulaştıranlara “rahmet ve mağfiret duası” yapabilecek konumlara neden bu kadar kolay savruldunuz?

Ben, ayrışmalıyız dediğiniz geleneksel ve modern cahiliyeden tevbe edip ayrışarak sizin yanınıza gelmiş iken, siz beni istikamet üzere olan yolunuzda yalnız bırakıp her iki cahiliye ile kucaklaşan ölçüsüzlüklere kaydınız. Neden? Neden? Neden?

Üstelik sizin bugün yeniden keşfedip dua ettiğiniz ya da değer veren yazılar yazdığınız Nurcular, tarikat şeyhleri vb geleneksel cemaatlerin hepsi benim reddettiğim cahiliye dönemimi takdir ve dua ile karşılıyor ve sürekli toplantılarına çağırıp konuşturuyorlardı. Ta ki “lâ ilahe illallah” diyene kadar. Aynı şekilde sizin bugün peşine takılıp savunduğunuz, destek verip meşruiyet kazandırmaya çalıştığınız Erdoğan’ı yetiştiren hocası Erbakan da tevbe ettiğim halimle “laik mecliste yaptıklarımla birinci ahiretimi garantilediğimi” söylüyordu. Biliniz ki Erdoğan’ı da Ahmet Davuoğlu’nu da iyi tanırım. Onlar samimi dindar inanlardır. Ama bu din anlayışının içeriğinde “tasavvuf ve Osmanlı kültürü ile laiklik, ulus devletçilik ve demokratlık” da vardır. Peki sizler, bunca birikiminize rağmen benim o günkü halime göre daha gerilerde olanların peşinde neden savrulup duruyorsunuz?

İşte böyle bir serüveni yaşayan Haksöz ve AKDAV çevreleri, bahsedilen ilkesizliklere kayınca, “Kur’an Nesli Platformu” adıyla oluşturulacak bir şûra altında tevhidî kesimi toparlayıp yıllardır savuna geldikleri çizgide bir yapı inşa etme çalışmalarımız sürerken, şirk anayasasına verilecek “evet” oyu sayısını birkaç yüz adet arttırma hatırına bu çabayı akamete uğratmaktan kaçınmadılar. Böylece yıllarca tevhidde vahdet oluşturamadıkları diğer tevhidî uyanış süreci gruplarıyla ve hatta “Kur’an’ı mehcur bırakıp” hurafe bataklığına dalmış kesimlerle “laik-demokrasi sandığında vahdet” oluşturmaktan rahatsız olmadılar.

Bu gidişat ve savrulma sebebiyle, Haksözhaber sitesindeki Kenan Alpay’a ait 31 Ekim 2017 tarihli ve “Gazi’yle Kucaklaşma ve Kemalizm’le Yenilenme Çığırı” başlıklı yazının[9] altında yer alan yorumlarında iki yorumcu, dikkat çekici ve kardeşçe şu uyarılarda bulunmuşlar: Birinci yorumcu şunları yazmış; “Artık Müslümanlar olarak yaptığımız büyük yanlıştan dönmeliyiz. AKP’nin ardından sistem içi siyasetin kirliliğine bulaşmamızın sonunda çok büyük kan kaybı yaşadık ve ciddi boyutta istikamet krizine tutulduk. Hatta kimimiz RTE için “mü’min, muvahhid” ve “ümmetin umudu” deyip kefil olacak kadar ölçüyü kaçırıp sistem içi laik demokratik siyasete “meşruiyet” kazandırmaya kadar savrulduk. Tabii sonuçta bu laik demokratik kapitalist iktidarın tüm yolsuzluk, adaletsizlik ve hukuksuzluklarının faturasının da İslam’a ve Müslümanlara kesilmesine sebep olarak büyük vebal altına girdik. Artık yeter demeli ve sistem içi laik demokratik siyasetin bütününden teberri ederek bağımsız İslâmî kimlikli bir yapıyı üretmek üzere bir an önce harekete geçmeliyiz. Bunca kan kaybından sonra zararın neresinden dönülse kârdır. Haydin kardeşler daha fazla geç kalmayalım ve geri dönülmeyecek noktalara gelmeden istikameti düzeltelim, böylece tevbe edip altına girdiğimiz büyük vebalden kurtulmaya çalışalım.”

İkinci yorumcu ise şunları yazmış; “Evet, büyük bir yanlış yaparak AKP’nin peşine takılıp taraf olduk. Özgün kimliğimiz ilkelerimiz ve mücadele hattımız zaafa uğradı. On yıllarca samimi çabayla ortaya çıkarılan birikimimiz laik demokratik ve bu yazıda da ifade edildiği üzere artık biraz da neo-kemalist olan bir partiden taraf olmak yolunda heba edildi. Artık kendimizi tanıyamaz olduk. Biz kimiz? Daha önceki yıllardaki duyarlılıklarımıza, kimlik ve ilkelerimize ne oldu? Bir yorumcunun teklif ettiği gibi tevbe edip dönsek eski hattımıza acaba kaç kişi döner. Terk ettiğimiz eski mevzilerine kaç kişi geri döner. Sistem içi siyasetin kirliliğine bulaşan kaç insanımızı kurtarabiliriz. Hatta Kendimizi ne kadar kurtarabiliriz? Buna rağmen toparlanmalı ve bu bataklıktan kurtarabildiklerimizle ümmeti vahiyle inşa ve Kur’an nesli projemize geri dönmeliyiz. Kendimizi ve ümmeti kurtaracak tek Hak yol olan nebevi yöntemi takip eden yeni bir başlangıç ve yeni bir hamle yapmalıyız.”

İşte bu haklı olduğu kadar üslubu da güzel olan uyarılar karşısında Rıdvan Kaya’nın aynı yerde verdiği cevap ise şu olmuş: “AKP’nin peşine takılmışız, tövbe etmeliymişiz, yeniden eski dosdoğru yola dönmeliymişiz vs.vs. bu söylem vallahi açık bir haksızlık ve usulsüzlüktür! Yok kardeşim böyle bir şey, nereden çıkartıyorsunuz bu basit ithamları? Çizgimiz ortada, yaptıklarımız ve sözlerimiz ortada. İsim vermeden Kenan kardeşimizin bir yazısına atıf yaparak Erdoğan’ın mü’min ilan edildiğinden şikayetle ilgili olarak sormuştum, yine sorayım, peki siz ne diyorsunuz kafir mi, müşrik mi? Biz bu çizgideki insanları sadece bugün değil, 10 yıl önce de 20 yıl önce de hiçbir zaman tekfir etmedik ki, her zaman Müslüman olarak gördük.”[10]

Bizler de muayyen hiç kimseyi şahsi olarak hedef yaparak tekfir eden bir üslup kullanmıyoruz. Ancak Kur’an ayetlerinin açıkça ifade ettiği hakikati de ketmeden ya da tahrif etmeden ortaya koyup “Allah’ın hükmüyle hükmetmeyen kim olursa olsun kâfir, zalim ve fasık olur” hükmünü ortaya koyuyoruz ki, bu her mü’min için imanî bir sorumluluktur. Ancak bu çevrelerin, bu temel ilkesel konularda yaşadıkları bunca ilkesizlik ve savrulmaya rağmen kendilerini doğru yolda görmelerinin ve yaptıklarının da meşru olduğunun iddiası içinde olmaya devam etmelerinin arka planında yatan temel yanlışın şu olduğu kanaatine vardım: O da “Allah’ın hükmüyle hükmetmeyenlerin” konumlarını belirleyen Kur’an ayetlerini, saray alimlerinin, statüko güçlerini meşrulaştırmak için te’vil edeyim derken tahrif ettikleri çarpık yorumlarını doğru kabul edip içselleştirmiş olmalarıdır.

Anladım ki, bu en temel konu halledilmeden ve “hükmetme makamında bulunanların Allah’ın indirdikleriyle hükmetmedikleri” durumda Kur’an’ın açık ayetleri çerçevesindeki konumu net biçimde ortaya konulmadan da bu kesimler gittikleri bâtıl yolu fark edip tevbe etmeye yanaşmayacaklar. Hatta bu yanlışın doğru olduğundan o kadar mut’main olmuş durumdalar ki, tevbe edip bu yanlıştan dönerek eski doğru çizgilerine gelmelerine dair çağrıları bile büyük bir tepkiyle karşılayıp “tevbe” etmeyi akıllarına bile getirmiyorlar.

İşte bu yüzden de bu en temel konudaki tahrifatın nesiller boyu sürüp İslam’ın doğru anlaşılmasını engelleyeceği acı gerçeği karşısında, bu konuyu işleyen kapsamlı bir çalışmayı inşâAllah kısa zamanda sizlerle paylaşmaya çalışacağım. Bilinmelidir ki, şahsen bu konuda yıllardır, hatta Müslüman olduğumdan beri okuma ve araştırmalar yapmaktayım, son aylarımı ise tamamen bu konuya hasrederek ve Rabbimin yardımına sığınıp “dininde isabet kaydetmeyi nasip etmesi” için dua ederek, bu konuyu gücüm yettiğince açıklığa kavuşturmayı amaçlamaktayım.

Şüphesiz ki, bu araştırma çabamın sebebi, birilerini tekfir etmek ya da kim kâfir, kim mü’min tahkikatı yapmak değildir. Müslüman olduğumdan beri, bu konudaki okuma ve araştırmalardan amacım, önce bulunduğum cahiliyeden ayrışırken mü’min/Müslim olabilmek için neleri terk etmem, bir daha neleri yapmamam gerektiğini ve bu tür makamların sürekli teklif edildiği birisi olarak, bu teklifleri kabul edip edemeyeceğime ilişkin şahsi fıkhımı öğrenmek ve kendimi bu konudaki sapmalardan arındırarak istikametimi korumaktır. Tabii ki, bu son dönemde ise, bu amacıma bir de tevhidî kesim öncülerinde meydana gelen istikamet krizi ve arkalarındaki kitlelerde yol açtıkları büyük kirlenme ve yozlaşmanın en önemli sebeplerinden birincisinin bu konudaki yanlış yorumlar olması sebebiyle, bu alanda yaşanan ifsadın ıslah edilmesi eklenmiş bulunmaktadır.

Büyük Bir İlkesizlikle AKP Destekçiliğine ve Hatta Laik Parlamentoda Milletvekilliğine Savrulan Grupları Temsilen Özgür-der ve AKDAV’ı Öne Çıkarmamın Sebebi

Bu iki grubu öne çıkararak eleştiri hedefi yapmamın bir sebebi de ülke çapında en çok örgütlü önemli iki yapı ve önceki halleri bakımından da en ilkeli olanları olmaları ve tevhidî kesimin savrulmasında tesirli ve öncü rolü oynamalarıdır.

İbret verici bir nokta da büyük bir ilkesizlikle laik bir partinin peşine takılıp İslâmî kabul ederek eklemlenen bu yapılar, daha önceki ilkelerini ve çizgilerini değiştirmeleri için, vahiy almış olamayacaklarına göre, daha önce bilmedikleri yeni hangi delillere ulaştıklarını ve daha önce “yanlış yapmışız” diyorlarsa bunun ilmî delillerini Müslümanlara izah etmek gibi ahlakî bir sorumlulukları olduğunu düşünmemeleridir. Hatta aşağıdaki alıntılarda yer alan ilkelerin tam tersini yaptıkları halde, “biz hep böyleydik”, “biz laik bir rejimde Allah’ın hükmüyle hükmetmeyenlerin Müslüman olduklarını söylüyorduk” diyebilmeleridir.

Özgür-der’in 2001 yılında yapılan ilk genel kurulunda “Mazlum-der kurucu genel başkanı olarak tevhidi kimlik ve ölçülere göre kurduğumuzu ama sonraki başkanlar döneminde kuruluş ilklerinden uzaklaşıp sekülerleştiğini, demokrasiyi içselleştirip laik partilere meyledip yozlaştığını, benim de bu ilkesizlikler ve yozlaşmaya karşı çıkıp mücadele ettiğimi anlattım. Sonra da “bugün tevhidî kimlik ve ilkelere sadakat üzere kurulan Özgürder’i desteklediğimi, ancak bir gün o da dönüşüp ilkelerden uzaklaşarak Mazlumder’e benzerse, bugün burada ifade ediyorum ki, tıpkı Malumder’in sapma ve savrulmasını ifşa ederek mücadele ettiğim gibi o zaman Özgür-der’e karşı da aynı şeyi yapacağımdan kimsenin şüphesi olmasın.” mealinde bir konuşma yaptım. Bu içerikteki konuşmamı açılışlarına katıldığım daha birçok Özgür-der şubesindeki konuşmalarımda da tekrar ettim.

İşte Allah’ın üzerimize yüklediği bu uyarı görevimi öncelikle Rabbimizin rızası için imanî bir sorumluluk olarak yerine getirmekteyim. Ama aynı zamanda ayrıca bu konuşmalarımda daha önceden kendilerine verdiğim sözü de yerine getirmiş olmaktayım. Yani kendileri için şaşırtıcı bir gelişme söz konusu değildir.

Son bölümde yer alacak alıntılardan ibret verici bir gerçeklik olarak öğreneceğiniz bu ilkesel mutabakat sebebiyle, yani (özellikle 2007 yılından itibaren değişim emareleri başlasa da) 2010 yılından önceki söylemleri ve ilkeleri genel anlamda doğru olduğu için bütünleşip kendimizi oraya o derece ait gördük ki, çeşitli İllerden gelen İLKAV’ın şubesini açma tekliflerini reddederek, “Özgür-der var ya yeter” deyip Özgür-der’in Ankara Şubesi konumuna razı olduk ve yıllarca öyle davrandık. Özgür-der şubelerini birlikte açıp bölge toplantılarında Ankara’yı temsil ettik. Özgür-der’in Ankara şubesi konumuna razı olmamızın sebebi, ümmet bilincinin, İslam akıde ve ahlakının gereğinin bu olmasıydı.

Bu inançla “mü’minler ancak kardeştir” hükmünü içselleştirip tevhidde vahdet bilinciyle hareket ettik. Ancak Özgür-der öncüleri, 2010 referandumunda diğer tevhidî uyanış süreci öbeklerinin neredeyse tamamına yakın kısmıyla bütünleşip şirk anayasasına oy verme çağrısı yapma kararı aldıklarında bizi asla dinlemediler, uyarılarımıza kulak vermediler ve istişârî anlamda görüşümüzü bile alma gereği duymadan hareket ettiler. Demek ki, bizim kardeşçe bağlılığımız tek taraflı işleyen bir kardeşlikmiş, böylece ortaya çıktı. Gülen-AKP koalisyonunun şirk anayasa tasarısı değişikliğini desteklemek uğruna bizi istişareye bile katmadan dışlayıverdiler.

AKDAV ve Anadolu Platformu olarak bilinen eskiden Malatyalılar grubu olarak anılan gruba ait derneklerde de farklı illerde yıllarca konuşmacı olarak sorumluluk aldım. Bugün AKP’ye destekçi, hatta milletvekili bile çıkararak bütünleşme konumuna savrulan bu grup da farklı illerdeki şubelerinde konuşmacı olarak katkıda bulunduğum bir çevreydi o süreçte. Daha sonra birbirimize ilkesel olarak en yakın gruplar olarak bu iki çevrenin temsilcileri olan Hamza Türkmen ve Ramazan Kayan ile birlikte rahmetli kardeşim Ahmet Kalkan ve ben dörtlü bir şura çalışması içine girdik.

Amacımız bütün tevhidî kesimi zamanla bir araya getirecek bir “Kur’an Nesli Platformu” ve “Kur’an Nesli Şurası” oluşturma çabası sürdürdük. İşte bu önemli süreç AKDAV ve Özgür-der’in, tevhidde vahdeti hedefleyen bu çabamızı hiçe sayıp AKP’ye ve şirk anayasasına “aktif destek” verme kararı almalarıyla akamete uğratıldı.

Özetle bir daha ifade etmek isterim ki, bu grupların bizim uyarılarımızı dikkate almadan laik bir iktidara destek uğruna harcadıkları o birikimde bizim de önemli payımız söz konusuydu. Bu sebeple bu tür uyarıları en fazla benim yapmak sorumluluğum var. Yapmazsam Allah’a hesabını veremem. Bu uyarı çabalarım, hem İslâmî mücadele sürecinin girdiği istikamet krizinden çıkılmasına katkı sunmayı, hem de bu imanî sorumluğumu yerine getirerek Allah’ın rızasını kazanmayı amaçlamaktadır.

Üstelik birçoklarınız biliyorsunuz ki, ülke çapında Özgür-der şubelerinin birçoğunun açılışını gerçekleştirmede bizzat rol aldım. Ayrıca neredeyse bütün şubelerde konuşmacı oldum.  Tabii ki hepsinde bugün de söyleyip yazdığım temel ilkelerimizi tavizsiz biçimde anlatmayı sürdürdüm. Ne öncülerinden ne de şubelerdeki temsilcilerinden bir itiraz gelmediği gibi tam destek aldım. Bu yüzden bir şubede konuşunca başka şubelere de çağırıldım. Bu çevrenin ilkeler kitabında da okuyacağınız üzere temel ilkeler konusunda aynı düşüncedeydik. Allah’ın hükmüyle hükmetmeyen tağutî sistem, devlet, hükümet ve partiler hakkındaki temel yaklaşımımız ve ilkelerimiz, değerlendirme ölçülerimiz büyük ölçüde örtüşmekteydi.

Bu yazı serisinin son bölümünde okuyacağınız Haksöz camiasının İLKELER kitabından ve öncülerinin 2005 yılı öncesinde yayınlanan yazılarından alıntılarda, Allah’ın hükmüyle hükmetmeyenlerin kâfir ve tağut olduklarına, TC sisteminin, devleti ve hükümetiyle, parlamentosuyla, yöneten kim olursa olsun bu kategoriye girdiğine ve bunları reddedip beri olmanın imanî bir sorumluluk olduğunun vurgulandığını göreceksiniz. Maalesef bugün ise Rıdvan Kaya, Kenan Alpay ve Hamza Türkmen tarafından, Allah’ın hükmüyle hükmetmeyen laik hükümet, parlamento ve partilerin müntesiplerinin “mü’min, muvahhid ve Müslüman” oldukları iddia edilip ısrarla savunulmaktadır.

Bunca Yozlaşmaya Sebep Olmuş Bir İktidarla Bütünleşerek “İnsan ve Değer Hareketi” Yürütülebilir mi?

Haksöz ve Ögür-Der çevresiyle ile birlikte AKP’ye ve şirk anayasa değişikliklerine “evet” oyu verme çağrısı yapan bildirilere imza koymuş, ancak eskiden tevhidi uyanış sürecinde önemli rol oynayan bir diğer grup olan “AKDAV” ve “Anadolu Platformu” çevresinin de DİB’nın ve AKP liderinin İslam’ı laik devlet kurumlarını meşrulaştırmak için araçsallaştırmalarına ciddi bir itirazlarının olduğuna rastlamadık. Nasıl olsun ki, bizzat Genel Başkanları Turgay Aldemir AKP’den milletvekili adayı olmuş ve yıllardır toplantılarında AKP bakanlarını konuşmacı yaparak eklemlenmiş bir yapıdan, böylesine tevhidî ilkelere uygun bir davranış ummak beyhude bir bekleyiş olmaz mı?

Eskiden “Malatyalılar”, “AKDAV” vb adlarla tanınan bu çevrenin son büyük organizasyonu olan “Anadolu Platformu”nun Genel Başkanı Turgay Aldemir’in platformun 2015 yılında düzenlediği 10. Anadolu Buluşmalarını açışında yaptığı konuşmadaki ifadeleri AKP iktidarı ile ne kadar bütünleştiklerini ve onu ne kadar içselleştirdiklerini ortaya koymaktadır: “Yaşadığımız zaman ve dönem, İslam dünyasının üç asırlık tahribatından sonra, yeniden dirilme ve inşa dönemidir. İslam dünyası, yüzyıl önce elinden alınan iradesini bugün yeniden kazanmak istiyor. Türkiye, bu geri dönüş hikâyesinin esas aktörüdür. İmtihanın sahada, bu bölgede yoğunlaşması da bundandır… Önümüzdeki süreçte kadim güçlerin yeniden yükselişine şahitlik edeceğiz. Bu anlamda, Türkiye yeni bir güç değil, gerektiğinde ortaya çıkması zorunlu olan kadim bir güçtür. Kadim gücün niteliği; onarıcı, barıştırıcı ve kaynaştırıcı olmasıdır. Türkiye, bu yeniden varoluşun odak ve en önemli kalkış noktalarından biridir. Şu anda tarihin önemli bir kırılma noktasına şahitlik etmekteyiz. Bu süreci hep beraber yaşıyoruz. Biz bu sürecin dışında değiliz. Olayları boşluğa bakar gibi seyredemeyiz.

“Bizim imanımız yaşadığımız hayata müdahildir. Yurtta iktidar olanlar, dünya emperyalizmine, “Dünya beşten büyüktür” diye bir söz söyledi. Dünyada iktidar olanlar, ülkemizde iktidar olamayan muhalefeti devşirdi, konsolide etti (pekiştirdi). Bir kısım cemaatler, kanaat önderleri, gazeteciler, akademisyenler birbirine entegre edilerek (bütünleştirilerek) yeni bir sürece doğru yol alınıyor. Bu sebeple bilincimizi, idrakimizi, irfanımızı açık tutarak tarihin bu sürecinde nesne değil özne olmamız gerekir. Oyun kurucu olmamız gerekir ki bu ülkenin geleceğinde imanın, emniyetin ve güvenin yaşandığı bir gelecekten bahsedebilelim.

“Karşımızda artık tarihin akışını uzaktan endişeyle izleyen değil, o tarihe müdahele etme gücüne, birikimine ve cesaretine sahip bir özne var. Türkiye, tarihine ve kadim değerlerine yaslanarak yeni bir muhayyileyi ortaya koymak zorundadır…

“Siyasetin bu yeni süreçte temel misyonu ise adil ve erdemli bir toplumun, yaşamın her alanında inşasına ortam hazırlamak olmalıdır. Siyasi düzenin amacı, insanın aklını ve özgürlüğünü kullanarak erdemli bir hayat yaşamasını sağlamaktır. Şeyh Edebali’nin ifadelerinde geçtiği gibi “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” düsturu yeniden İslam topraklarında hâkim olmalıdır.”

Bu ifadeler, laik olmakla kalmayıp “laiklik İslam ile bağdaşır”, “din bireyseldir”, “ekonominin dini imanı olmaz” gibi tahrifat çabalarıyla “dindar” kesimleri laikleştiren ve üstelik bu bâtıl inancı tüm Müslüman cağrafyasına da yaymak için çaba gösteren Erdoğan’ın iktidarındaki Türkiye’ye biçtikleri konumu otaya koymakta ve üstelik ona destek çıkmayı kutsal bir sorumluluk addeden bir yaklaşımla ibret verici bir eklemlenmeye işaret etmektedir. Ayrıca Edebalı’ya nispet edilen Erdoğan’ın sık atıf yaptığı “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” biçiminde ifade edilen “insanı yaşatmayı bile devleti yaşatmak için isteyen” “kutsal devletçi” bir anlayışı bu çevrenin de içselleştirmiş olduğu görülüyor.

Nitekim bu grup içinden bazı önde gelen hocaların öncülüğünde yakın zamanda “İnsan ve Değer Hareketi Merkezi” adıyla bir kurumun açılışı yapılırken nasıl bir konuma savruldukları da ortaya konmuştur. AKP destekçiliğine savrulanlar ve AKP’nin resmi temsilcileri bu açılışta ibretlik bir manzara oluşturmuşlardır. Bunlar, Medeniyet Vakfı Başkanı, Anesiad Başkanı, Mazlumder Başkanı, Prof.Dr. Ahmet Ağırakça, Özgür-Der Genel Başkanı, Mavera Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı, Namaz Gönüllüleri Platformu, AKP Fatih Belediye Başkanı, AKP İstanbul İl Başkanı ve AKP’li Aile Bakan Yardımcısı…

Görüldüğü üzere, insanî ve fitrî olanı, ma’ruf, iyi, Hak olan tüm değerleri, iktidarı uğruna kirletip tüketen ve muhafazakâr kesimi ve Müslümanları büyük ve yaygın bir yozlaşmaya sürükleyip laikleştiren, yeni nesilleri İslam’dan soğutup sekülerleştiren ve hatta deizme doğru iten, fıtrî ve İslâmî olan her şeyi tahrif eden, Hak ile bâtılı karıştırıp hak diye propaganda eden laik-muhafazakâr-demokrat bir iktidarın temsilcileri ile bu yozlaşma sürecinde ona eklemlenip aktif destek vererek aynı vebali yüklenmiş olan eski tevhidî uyanış sürecinden gelen bazı “Müslümanlar”, “İnsan ve Değer Hareketi“ni başlattıklarını iddia edip  genel merkezini açmışlar. Bir tek Diyanet eksik kalmış, İstanbul müftüsü de davet edilseydi fotoğraf tamamlanmış olurdu.

Adeta şaka gibi ve değerlerle dalga geçer gibi bir görüntü ortaya çıkmış. Yaptıkları büyük yanlış ve destek oldukları derin yozlaşma sebebiyle, öncelikle tevbe ederek, sonra da davetin muhatabı toplumdan özür dileme, Müslümanlardan helallik isteme ve İslâmî mücadele sürecine çok ciddi zararlar veren ve yaygın kirlenmeye yol açan bu büyük hatalarını itiraf edip hatadan dönme erdemliliğini bile göstermeden, “insan ve değer”den bahsetmeknasıl bir zihnin ürünüdür? Gerçekten anlamanın ve anlamlandırmanın zor olacağı, çok büyük çelişkiler doğalmış gibi yaşanıyor.

Üstelik içine sürüklendikleri zihnî kirlenme sebebiyle, bu büyük hatada ısrar edilerek ve yozlaşma sebebi bâtıl iktidarın temsilcileriyle omuz omuza durarak, insanî ve İslâmî değerleri koruma adına hiçbir şey yapılamayacağını, sadece yeni kirlenmelere yol açılacağını anlamaları bile çok zor görünüyor. Kendi uydurdukları “maslahat”lar uğruna, bir takım kazanım ve beklentiler için nebevî yöntemi terk edip bâtıl iktidar destekçiliği yaparken kirlenen ve bağımsız düşünme kabiliyetini kaybetmiş zihinlerin, üstelik böyle bir iktidarla  birlikteyken özgün düşünce ve projeler üretmeleri ve hayra hizmet etmeleri ne kadar mümkün olabilir? Allah istikamet krizinden kurtulmayı ve bâtıl  sistem içine dalarak terk ettikleri mevzileri olan tevhidî mücadele hattına geri dönmelerini nasip etsin inşâAllah.

Bu sebeple, hiç ara vermeden bir yandan tevhidî davet, şahidlik ve eğitim çabalarımızı yeni hamleler yaparak bıkmadan, yılmadan ve yaşanan büyük olumsuzluklara rağmen asla umutsuzluğa düşmeden sürdürmek, diğer yandan da hiçbir sebeple asla terk edemeyeceğimiz emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i ani’l münker görevimizi yerine getirmek sorumluluğu altındayız. Bu amaçla, hızla yaygınlaşıp derin ve kuşatıcı bir çürümeye yol açan bu büyük yozlaşmayı durdurmaya yönelik, sebeplerini ve müsebbiplerini de ifşa etmek ve doğru olanı ortaya koymak suretiyle ıslah etme çabaları göstermek zorundayız.

Rabbimiz, bu görevlerimizi rızasına uygun bir içerikle ve dininde isabet kaydederek yerine getirmeyi nasip etsin. Uyarı çabalarımızı hayırlı, bereketli ve tesirli kılsın. 

Dua ve desteklerinizi esirgemeyin ki bu sorumluluğun yerine getirilmesinde sizler de katkıda bulunmuş olun. Böylece Rabbimize sunacağımız bir mazereti hep birlikte hazırlamış olalım inşâAllah.

Dipnotlar:

[1] http://www.islamvehayat.com/4820_Pamak:–Insa-ve-islah-edici,-basiret-ve-merhamet-dili–hangisi-.html.

[2] https://www.haksozhaber.net/tutarsiz-oldugu-kadar-arsiz-da-27130yy.htm

[3] Haksöz-Ekin Yayınları, İslâmî Kimlik, İlkeler ve Hareket Kitabından.

[4] Hamza Türkmen, Tevhidi Bilinçlenme Süreci Milliyetçi-Mukaddesatçı Çizgiyi İkinci Kez Aşmalıdır Haksöz Dergisi Sayı: 89 – Ağustos 1998

[5] Hamza Türkmen,  İlkeli Olmanın Gerekleri İlkesizliğin Sonuçları, Yöntem Tartışmaları – Nisan 99 Nisan 1999

[6] En’am, 6/155.

[7] Tevbe, 9/71.

[8] Tevbe, 9/113.

[9] https://www.haksozhaber.net/gaziyle-kucaklasma-ve-kemalizmle-yenilenme-cigiri-32388yy.htm

[10] https://www.haksozhaber.net/gaziyle-kucaklasma-ve-kemalizmle-yenilenme-cigiri-32388yy.htm