Kazım Şensaltık

Kazım Şensaltık

Bu toplumun yöneticileri bir yılı “Aile Yılı” ilan etmişti.

Toplumun garip gurebası, yıllardır biriken aile meselelerinin nihayet yöneticilerin gündemine girdiğini düşünmüştü. Belki de ilk defa kendilerinin de duyulacağını, sorunlarının dinleneceğini ve aileyi ayakta tutacak çözümler üretileceğini umuyorlardı.

Entelektüeller konuşuyor, gazeteler sayfalar dolduruyor, televizyonlar programlar yapıyor, radyolar tartışıyor, sosyal medya aile meselesini gündemine taşıyordu.

Vaadin ardı arkası kesilmiyordu.

Fakat aynı toplumda, aileyi koruma iddiasının yanında 6284 sayılı kanun üzerinden yürüyen tartışmalar da devam ediyordu. Toplumun bir kesimi bu düzenlemenin aile üzerindeki etkilerinden endişe duyuyor, aile meselesinin yalnızca sloganlarla değil, bütün yönleriyle ele alınmasını bekliyordu.

Derken başka bir hakikat daha toplumun önüne geldi.

İktidardaki yöneticiler ilk iktidara geldiklerinde topluma bir söz vermişlerdi:

Devlet yönetiminde liyakat esas olacak, akrabalık ilişkileri devlet görevlerine getirmenin ölçüsü olmayacak, torpil ve kayırmacılığa izin verilmeyecekti.

Toplum bu sözü önemsemişti.

Fakat yıllar sonra ortaya çıkan bazı iddialar ve haberler, kamu görevlerinde akrabalık ilişkileri ve kayırmacılık konusunda yeniden ciddi tartışmalar başlattı. Özellikle adı çeşitli yolsuzluk ve fon soruşturmalarıyla anılan eski bir siyasetçinin ailesinden birden fazla kişinin devletin üst kademelerinde görev alması, toplumda şu soruyu yeniden gündeme taşıdı:

Liyakat mi, akrabalık mı?

Ve insanın aklına ister istemez şu soru geliyordu:

Acaba biz Aile Yılı’nı yanlış mı anlamıştık?

Belki de yöneticiler şöyle demek istiyordu:

“Beyler, siz Aile Yılı’nı yanlış anladınız. Biz aile derken yalnızca anne, baba ve çocuklardan oluşan aileyi kastetmedik. Biz Aile Yılı’nı, yöneticilerin bütün ailesini devletin üst makamlarına yerleştirebilmesi olarak anladık!”

Elbette mesele yalnızca bir ailenin devlet içerisindeki görevleri değildir.

Asıl mesele, devlet makamlarının bir emanet olduğu gerçeğidir.

Bir insan kendisini Müslüman olarak tanımlıyorsa, namaz kılıyorsa, ellerini duaya açıyorsa, Hz. Peygamber’in ümmetinden olduğunu söylüyorsa, onun için ölçünün yalnızca kendi çıkarı olmaması gerekir.

Çünkü İslam’ın temelinde emanet vardır,

Adalet vardır,

Kul hakkı vardır,

Liyakat vardır.

Hz. Peygamber’in hayatında bunun çok güçlü bir karşılığı vardır.

Resûlullah’ın Hz. Fâtıma’ya hitaben, kendi yakınlığına ve soyuna güvenmemesi, ahiret için çalışması gerektiğini bildiren sözleri bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Peygamberin kızı olmak bile insanı sorumluluktan muaf tutmuyorsa, herhangi bir yöneticinin yakını olmak insana devlet makamı üzerinde nasıl bir imtiyaz sağlayabilir?

İslam tarihinde de yöneticilerin kendi yakınları konusunda ne kadar hassas davranması gerektiğini gösteren örnekler vardır.

Hz. Ebû Bekir’le ilgili anlatılan bazı tarihî rivayetlerde, oğlu Abdullah’ın halifelik makamına uygun görülmesine rağmen ailevi yakınlığın böyle bir tercihin gerekçesi yapılmasına sıcak bakmadığı aktarılır.

Buradaki asıl mesele, bir insanın akrabasının hiçbir zaman devlet görevine gelemeyeceği değildir.

Asıl mesele, akrabalığın liyakatin önüne geçirilmemesidir.

Çünkü devlet makamı bir aile mirası değildir.

İşte asıl çelişki burada başlıyor.

Kendisini “El-Emin” Peygamberin takipçisi olarak tanımlayan insanın emanete sahip çıkması gerekir.

Milletin kendisine verdiği yetkiyi şahsi zenginleşmenin, akraba kayırmanın veya yakın çevreyi devlet imkânlarından yararlandırmanın aracına dönüştürmesi yalnızca siyasi veya hukuki bir mesele değildir.

Aynı zamanda ahlaki bir meseledir.

Bir de bunun başka bir tarafı vardır.

Dün meydanlarda Müslümanlar hep beraber başörtüsü hakkını savunurken haklı bir mücadele verdiler.

Başörtüsü nedeniyle eğitiminden, mesleğinden veya kamusal alandaki haklarından mahrum bırakılan insanların yanında duruldu.

Bugün o mağduriyetleri yaşamış veya o mağduriyetlerin giderilmesi için mücadele etmiş insanların devletin çeşitli kademelerinde görev almaları elbette başlı başına bir sorun değildir.

Fakat asıl mesele şudur:

Bir zamanlar kendi hakkının savunulmasını isteyen insan, bugün başkasının hakkına karşı nasıl davranmaktadır?

Dün kendisi için adalet isteyen, bugün başkaları için de adaleti gözetmek zorundadır.

Dün torpile karşı çıkan, bugün kendi yakını söz konusu olduğunda aynı ölçüyü korumalıdır.

Dün “hak, hukuk, adalet” diyen, bugün kendisine verilen yetkinin hesabını verebilmelidir.

Çünkü adalet yalnızca insanın kendisi mağdur olduğunda savunulacak bir değer değildir.

Aksi hâlde insanın söylediğiyle yaptığı arasındaki mesafe, en büyük yarayı kendi temsil ettiğini söylediği değerlere açar.

Toplumun iman sahiplerinin beklentisi aslında çok açık:

Eğer bir Müslüman yanlış yaptıysa, çıkıp yanlışını kabul etmelidir.

“Biz bunu Müslümanlığın gereği olarak yapmadık” diyebilmelidir.

“Allah’ın dinine ve Hz. Peygamber’in davasına bu davranışlarımızla zarar verdiysek bundan beriyiz” diyebilmelidir.

Önce Allah’tan af dilemelidir.

Sonra kul hakkı varsa hak sahiplerinden helallik istemelidir.

Toplumdan özür dilemelidir.

Devlet makamlarının kişisel veya ailevi imkânlara dönüştürülmesine son verilmelidir.

Eğer haksız bir kazanç elde edilmişse, bunun hesabı hukuk önünde verilmelidir. Haksızlık tespit edilmişse, hukukun öngördüğü şekilde telafi edilmelidir.

Çünkü makam bir ganimet değildir.

Devlet bir aile şirketi değildir.

Milletin emaneti, akrabalar arasında paylaştırılacak bir miras değildir.

Ve Müslümanlık, insanın kendi yanlışlarını meşrulaştırmak için kullanacağı bir kalkan hiç değildir.

Belki de toplum “Aile Yılı” ilan edildiğinde gerçekten başka bir şey bekliyordu.

Ailenin korunmasını…

Anne babanın değerinin yeniden hatırlanmasını…

Çocukların geleceğinin güvence altına alınmasını…

Boşanmaların sebeplerinin araştırılmasını…

Gençlerin evlenebilmesini…

Aile içindeki huzurun yeniden kurulmasını…

Ve en önemlisi, toplumun güven duygusunun yeniden inşa edilmesini.

Ama bugün toplumun karşısına çıkan tablo bambaşka bir soru sorduruyor:

Siz Aile Yılı’nı yanlış mı anladınız?

Eğer “Aile Yılı” denilerek devletin makamlarının aile fertleri arasında paylaştırılması kastediliyorsa, mesele gerçekten çok daha derindir.

Çünkü o zaman korunması gereken yalnızca aile değildir.

Devletin itibarı, adalet duygusu, milletin güveni ve en önemlisi dinin insanların elinde nasıl temsil edildiği de korunmalıdır.

İnsanların en büyük korkusu, yanlış yapanların Müslüman olması değildir.

Asıl korku, yanlışlarını Müslümanlık adına yapmalarıdır.

Çünkü o zaman yapılan yanlış yalnızca yapanı bağlamaz; insanların zihninde İslam’ın kendisiyle ilgili de yaralar açabilir.

İslam’ın en büyük iddialarından biri adalettir.

Emanettir

Hesap gününe inanmaktır.

İnsan, kendisine verilen makamın da servetin de yetkinin de hesabını vereceğine inanıyorsa, o makamı kendi ailesinin veya yakın çevresinin menfaatine tahsis ederken bir kez daha düşünmelidir.

İşte bu yüzden, gerçekten yanlış yapılmışsa en büyük erdem savunmaya geçmek değil, hesap vermektir.

Ve belki de gerçek “Aile Yılı” şudur:

Aileyi devletin içine taşımak değil, toplumu oluşturan tüm bireylerin aynı ailenin bireyleri gibi görülmesi ve tümünün haklarının aynı düzeyde korunması olmalıdır. İdareciler, ne zaman ki toplumdaki tüm insanları kendi ailesinin bir bireyi gibi görüp, kendi ailesine davrandığı gibi onlara da davrandığında işte o zaman toplumda adalet ve huzur hâkim olur. Günümüzde olduğu gibi yöneticiler kendi aile fertlerini kayırarak onlara devletin imkanlarını açtığında, diğerlerini ise bundan mahrum ettiğinde o toplumda ne adalet olur ne de huzur bulunur.

BİR ÜLKE VARMIŞ..!

Eylül 19, 2026

Efsanelere göre, çok eski çağlarda bir ülke varmış. Bu ülkenin insanları uzun yıllar zulüm görmüş. Kimi inancından dolayı eziyete uğramış, kimi siyasi düşünceleri yüzünden hapse atılmış. Kimileri yazdıkları yazılar, söyledikleri sözler, diktikleri kitabeler nedeniyle cezalandırılmış.

Öyle bir toplum düşünün ki insanlar kendi yöresel dillerini konuştukları için zindanlara dolduruluyormuş. Ölümler, cinayetler, işkenceler sıradanlaşmış. İnsanlar artık mallarını, canlarını ve namuslarını koruyamamaktan yakınır olmuş.

Böyle bir toplumun insanları, kendilerini bu zulümden kurtaracak bir yönetici aramaya başlamışlar. Aradıkları kişi adaletli, merhametli, hakkaniyet sahibi ve en önemlisi Tanrı’nın rızasını gözeten biri olmalıymış.

Üstelik bu yönetici kendi içlerinden biri olmalıymış. Kendileri gibi zulme uğramış, adaletten ve merhametten mahrum bırakılmış, onların acılarını yüreğinde hissetmiş biri…

İstedikleri, yalnızca kendilerini yönetecek bir lider değilmiş. Tanrı’nın buyruklarını bilen, O’nun rızasını gözeterek hüküm verecek, hak ve hukuku koruyacak bir yöneticiymiş.

Derken bir gün, aradıkları vasıfları taşıyan birinin varlığını öğrenmişler.

Okuduğu bir yazı, söylediği bir söz ya da kaleme aldığı bir düşünce nedeniyle hapse atılmış bir siyasetçi ve düşünür varmış. O da kendileri gibi zulme uğramış, haksızlıklarla karşılaşmış, adalet arayışının bedelini ödemiş.

Mazlum insanlar bir araya gelerek bu kişiden söz etmeye başlamışlar. Onun adaletini, merhametini, uğradığı zulümleri birbirlerine anlatmışlar. Kulaktan kulağa yayılan bu sözler, zamanla toplumun hemen her kesimine ulaşmış.

“Bizi kurtaracak kişi işte bu!” demişler.

“Bizim yaşadıklarımızı o da yaşadı. Bizim acılarımızı o da biliyor. Bize zulmedenlerin karşısında o da durdu. Bizi ancak o anlayabilir!”

O eski çağlardaki ülkede yöneticiyi halk seçermiş. Ancak seçilecek kişileri belirleyen, toplumun ileri gelenlerinden ve seçkinlerinden oluşan kurumlar varmış.

Halkın bu kişiyi istediğini gören seçkinler, toplumun talebine duyarsız kalmamışlar. Onu hapishaneden çıkarmış, halkın önüne koymuşlar.

Ve sonunda…

Mazlum halk, büyük bir heyecanla aradığı lideri yönetici yapmış.

Gel zaman, git zaman…

Yıllar geçmiş. Halkın umut bağladığı lider yaşlanmış. Çevresini ise bir zamanlar onun seçilmesini isteyen seçkinler kuşatmış.

Derken toplumda bir düşünce yayılmaya başlamış:

“Acaba artık ülkeyi yöneten gerçekten o mu? Yoksa kendisi de çevresindekiler tarafından yönlendirilen bir lidere mi dönüştü?”

Bir zamanlar adaletin ve merhametin sembolü olarak görülen bu liderin icraatları sorgulanır olmuş.

“Bunca yıl ülkeyi yöneten bu adam ne yaptı?” diye soranlar çoğalmış.

Çünkü halkın gözünde bir zamanlar kendisini var eden, kendisine umut bağlayan insanlara karşı yeni bir zulüm dönemi başlamış.

Üstelik bu kez zulüm, eskisi gibi kaba kuvvetle, açık tehditlerle yapılmıyormuş. Yeni yönetici, her şeyi gayet kibar bir üslupla, incelikli sözlerle ve usulüne uygun görünen yöntemlerle gerçekleştiriyormuş.

İnsanlar da bu zarif görüntünün ardında neler yaşandığını sorgulamakta gecikiyormuş.

Peki, neler mi olmuş?

Biraz yakından bakalım…

Yeni yönetici, adaleti kendi anlayışıyla özdeşleştirmeye başlamış. Neyin yasak, neyin serbest olduğuna karar veren; kimin suçlu, kimin masum sayılacağını belirleyen bir anlayış giderek güçlenmiş.

İnançlı insanlar, terör örgütü suçlamalarıyla gözaltına alınmış, hapse atılmış. İhtiyaç sahibi birine para gönderdiği gerekçesiyle örgüt üyeliğiyle suçlanan, yargılanan insanlar olmuş.

Toplumun bir kesimi bu uygulamaları güvenlik ve hukuk çerçevesinde değerlendirmiş, bir kesimi ise adaletin nasıl uygulandığını sorgulamış.

Öte yandan sokaklarda uyuşturucu satanlar, insanları dolandıranlar, hırsızlık ve gasp yapanlar hakkında yeterince işlem yapılmadığını düşünenler de varmış.

Toplum, bu kötülüklerden şikâyet ettiğinde karşısına çoğu zaman aynı cevap çıkıyormuş:

“Delil getirin!”

İşte tam o sırada, aklı başında biri çıkıp şu soruyu sormuş:

“İnançlı insanları toplarken, onları örgüt üyeliğiyle suçlarken hangi delillere dayanıyorsunuz? Peki, iş hırsıza, uyuşturucu satana, dolandırıcıya gelince neden delil arıyorsunuz? Bu nasıl bir adalet anlayışıdır?”

Fakat bu soruyu herkes yüksek sesle dile getiremiyormuş.

Çünkü bir zamanlar adalet arayan toplum, şimdi adaletin nasıl uygulandığını sorgulamakta zorlanıyormuş.

Zorda kalmış bir insana yardım etmek suç sayılabiliyormuş. Buna karşılık, yardım kuruluşu görüntüsü altında insanları dolandıranlar, toplumun gözünde itibar sahibi olabiliyormuş.

Bir tarafta yardım ettiği için suçlanan insanlar, diğer tarafta yardım adı altında insanların güvenini istismar edenler…

Ve bütün bunların ortasında, adaletin terazisini kimin tuttuğunu anlamaya çalışan bir halk…

Yıllar geçtikçe bu ülkenin insanları acı bir gerçekle yüzleşmişler.

Bir zamanlar bozuk düzeni değiştirmek için en adil bildikleri kişiyi yönetimin başına getirmişlerdi. Fakat şimdi görüyorlardı ki düzen değişmediğinde, zulüm yalnızca biçim değiştiriyordu.

Bir zamanlar kendilerini ezenlerin yerine, kendileri gibi zulme uğramış birini getirmişlerdi. Onun geçmişine, uğradığı haksızlıklara, adalet ve merhamet vaatlerine güvenmişlerdi.

Ama gelinen noktada, yöneticinin geçmişte ne yaşadığından çok, bugün ne yaptığına bakmaları gerektiğini anlamışlardı.

Çünkü mazlum olmak, insanı kendiliğinden adil yapmıyormuş.

Zulme uğramış olmak, bir gün zulmetmeyeceğinin garantisi değilmiş.

Adaletin sözünü vermekle adaleti yaşatmak arasında, koca bir uçurum varmış.

Fakat toplumun önünde başka bir sorun daha varmış.

Sistem, insanları zamanla şu düşünceye inandırmış:

“Aranızdan çıkacak en adil insan bile sonunda menfaatine düşkün, çıkarcı ve ahlaksız olur. Sizi gerçekten düşünen hiç kimse yoktur.”

Böylece insanlar yalnızca yöneticilerine değil, birbirlerine olan güvenlerini de kaybetmeye başlamışlar.

Adalet arayışları umutsuzluğa, umutları güvensizliğe dönüşmüş.

Bir zamanlar kendilerini kurtaracak bir lider arayan insanlar, artık kime güveneceklerini bilemez hâle gelmişler.

Ve o eski çağlarda yaşadığı söylenen ülkenin hikâyesi, zamanla bir efsaneye dönüşmüş.

Şimdi insan ister istemez düşünüyor:

Acaba bu, gerçekten çok eski çağlarda yaşanmış bir hikâye mi?

Yoksa insanlık tarihi boyunca tekrar tekrar karşımıza çıkan bir düzenin anlatısı mı?

Bir zamanlar adalet arayanların, gün gelip adaleti sorgulamak zorunda kaldığı…

Mazlumların umut bağladıkları kişilerin, zamanla kendilerini yöneten bir düzene dönüştüğü…

Ve insanların, düzenin değişmesiyle adaletin kendiliğinden geleceğine inandığı bir hikâye…

Acaba bu çok eski çağlarda yaşandığı söylenen olay, bugün yeniden tekerrür ediyor olabilir mi?

Yoksa asıl mesele, yöneticilerin kim olduğundan önce, adaletin hiçbir kişinin iradesine terk edilmediği, Allah’ın sınırlarını çizdiği ölçüler içinde herkesin eşit kabul edildiği bir düzen kurabilmek midir? 

Yesrib’den esen bir çöl rüzgârıydı Mekke’yi çağıran…

Belki de o rüzgâr, yüzyıllardır bekleyen bir hakikatin kokusunu taşıyordu.

Mekke’nin ufuklarında doğan bir dolunay mıydı?

Yoksa Hira’nın sessizliğinde parlayan bir nur muydu?

Kim bilir…

Belki de Hira’da yanan o nur, önce bir gönlü aydınlattı, sonra bir şehri, ardından bir ümmeti…

Hira’dan yükselen ışık, Mekke’nin karanlığını yırtıyordu.

Putların gölgesinde kalan gönüllere, insanın insana kul olmadığı bir hakikati haykırıyordu.

Ve o nur, sadece Mekke’nin sokaklarını değil, insanlığın karanlık çağlarını aydınlatmak üzere doğmuştu.

Mekke’de yanan ışık, çok geçmeden Yesrib’in gönüllerine ulaştı.

Yesrib’in naif gönülleri, uzaklardan gelen bu çağrıyı duydu.

Koştular…

Akabe’ye koştular.

Belki ayakları çölün taşlarına basıyordu, ama gönülleri çoktan başka bir âleme yürümüştü.

Akabe’de verilen söz, sadece bir insana verilmiş söz değildi.

O söz, hakikate verilmişti.

O söz, Allah’a verilmişti.

Ve o gece Yesrib’in kaderi değişmeye başladı.

Akabe’den yükselen iman,

Yesrib’in sokaklarını dolunay gibi aydınlattı.

Hira’dan doğan nur, karanlık odalara girdi.

Tozlu raflarda bekleyen kitapların üzerine düştü.

Sayfalar açıldı…

Ve insanlığa ilk emir ulaştı:

“Oku!”

Ama neyi?

Sadece satırları mı?

Sadece kelimeleri mi?

Yoksa kitabın ötesindeki hakikati mi?

Oku!

Kendini oku…

Kâinatı oku…

Gökyüzünü oku…

Toprağı oku…

Gecenin sessizliğini oku…

İnsanın yaratılışını oku…

Ve bütün bunların ardında yazılı olan ilâhî kudreti oku.

Çünkü mesele sadece okumak değildi.

Mesele, okunanın gönülde nura dönüşmesiydi.

Kitap eldeydi, ama hakikat gönülde aranıyordu.

Işık mıydı hakikat?

Yoksa ışığa götüren kitap mı?

Belki de kitap, karanlıkta yol gösteren kandildi.

Nur ise kandilin aydınlattığı hakikatti.

Mekke’den bir nur doğdu.

Ve o nur,

Yesrib’e doğru yol aldı.

Mekke’de bir şey batıyordu.

Fakat bu, güneşin batışı değildi.

Bir çağ batıyordu.

Putların çağı…

Cehaletin çağı…

Zulüm ve kibir çağı…

İnsanların insanlara kul edildiği bir düzen batıyordu.

Ve aynı anda Yesrib’in ufuklarında başka bir güneş doğuyordu.

Yesrib, artık sadece Yesrib değildi.

Çünkü bir şehir, sadece taşlarından ve sokaklarından ibaret değildir.

Bir şehri şehir yapan, içinde yaşayan insanların taşıdığı ruhtur.

Yesrib’in ruhu değişti.

Gönüller değişti.

Kardeşlik doğdu.

Muhacir ile Ensar aynı sofrada buluştu.

Malın değil, paylaşmanın değer kazandığı bir hayat başladı.

Ve Yesrib, nurla Medine oldu.

Artık mesele bir şehrin isim değiştirmesi değildi.

Mesele, bir toplumun kendisini değiştirmesiydi.

Yesrib, Medine olurken, insan da kendi içindeki Yesrib’i Medine’ye çevirmeye çağrılıyordu.

Çünkü insanın içinde de bir Mekke vardır…

Bir Hira vardır…

Bir Akabe vardır…

Ve bir Yesrib vardır.

Hira’da hakikati arayan bir gönül,

Akabe’de söz vermeli;

Yesrib’de o sözü hayata dönüştürmeli.

Sonra kendi içinde bir Medine kurmalı.

Öyleyse soralım:

Batan Yesrib miydi?

Yoksa insanın içindeki karanlık mı?

Doğan Medine miydi?

Yoksa hakikatin gönülde yeniden doğuşu mu?

Belki de her insanın hayatında bir Hira vardır.

Bir gün sessizliğe çekilir insan…

Kalabalıklardan uzaklaşır.

Kendi içine döner.

Ve orada bir nur arar.

Sonra bir çağrı duyar:

Oku!

İşte o an başlar yolculuk.

Hira’dan Akabe’ye…

Akabe’den Yesrib’e…

Yesrib’den Medine’ye…

Ve nihayet insanın kendi gönlünden Rabbine…

Çünkü asıl hicret, bir şehirden başka bir şehre gitmek değildir.

Asıl hicret, karanlıktan nura yürümektir.

Ve asıl Medine, insanın gönlünde Allah’ın nuruna yer açtığı yerdir.

Mekke’den doğan nur, bugün hâlâ sönmüş değildir.

Çünkü o nur bir şehre değil, insanlığın kalbine doğmuştur.

Gül için aşk sudur; açıp güzel kokular yayabilmesi için.

Kış için aşk bahardır; donmuş hayatın yeniden yeşermesi için.

Çorak çöl için aşk, toprağı dirilten ılık bir yağmurdur.

İnsan için aşk ise üzerine yağan ilahî rahmettir.

Aşk bazen yaşamaktır, bazen de ölümü göze almaktır.

En büyük aşk, yalnızca bir bedeni sevmek değil; bir yüreği rahmet ve merhametle kuşatmaktır.

Kimimiz için aşk konfordur, kimimiz için zenginliktir.

Oysa gerçek aşk, merhameti yüklenmek ve onu hayatın merkezine koymak değil midir?

Peki aşkın adaleti olur mu?

Adaletin olmadığı yerde gerçek aşk yeşerebilir mi?

Çoğu zaman adaletin yalnızca kendi hakkımızdan ibaret olduğunu zannederiz. Oysa aşk; sevdiği uğruna gerektiğinde nefsinden, menfaatinden ve bencilliğinden vazgeçebilmektir.

Bazen güzel bir bedene âşık oluruz; fakat o bedenin içinde saklı kibri, kötülüğü ve şeytanî arzuları göremeyiz.

Çünkü gerçek aşk göze değil, gönle dokunur. Bedene değil, ruha yönelir. Aşk, güzelliği tüketen zamana değil; insanı güzelleştiren hakikate bağlanmaktır.

Merhametin olmadığı yerde aşk, adaletin olmadığı yerde ise sadakat uzun ömürlü olamaz. Gerçek aşk; rahmeti, adaleti ve fedakârlığı aynı yürekte buluşturabilmektir.

Belki de gerçek aşk, bedenin toprağa kavuşması değil; ruhun Rabbine kavuşma özlemidir.

Aşk, Mekke’de yetim büyüyen Muhammed’in (s.a.s.) ahlâkını kuşanabilmektir.

Aşk aslında Hatice olmaktır; vefatından sonra bile adı anıldığında gözleri yaşartan… Sonradan evlendiği eşlerinde dahi tatlı bir kıskançlık uyandıran bir vefa örneği olabilmektir.

Siz hiç, vefat ettikten sonra bile aynı sevgiyle anılan birini gördünüz mü?

İşte gerçek aşk; hayattayken girdiği yüreği kuşatan, ölümden sonra bile o yürekte yaşamaya devam edendir.

Aşk Yusuf mudur, Züleyha’nın dünyasını altüst eden?

Züleyha için aşk Yusuf’tu. Yusuf için ise aşk, Rabbine olan teslimiyet ve tevekküldü.

Züleyha güzel bir bedene âşık olmuştu; Yusuf ise hakkı ve hakikati seven bir yüreğe bağlıydı.

Acaba aşk zehirli midir?

Bazen güzel bir bedene sahip insanların dilleri zehir saçar. Bazen dış görünüşüyle insanı etkileyenler, içinde cehennem gibi bir yürek taşırlar.

Hakikati gören için aşk baldan tatlıdır; hakikati göremeyen için ise zakkumdan daha acıdır.

Gerçek aşk, insanı nefsine esir eden değil; Rabbine yaklaştıran aşktır. Rahmetiyle yumuşatan, adaletiyle dengeleyen, fedakârlığıyla olgunlaştıran aşktır. Çünkü aşk, yalnızca sevmek değil; sevdiğini Allah için sevebilmektir.

 

Yaşadığımız toplumda kapitalizmin dişlileri arasında ezilen insan, kendine özel günler icat ederek teselli bulmaya çalışıyor. Yine reklamlarla ve sosyal medya kampanyalarıyla propagandası yapılan bir gün geldi: Babalar Günü.

Bu yaygın propagandanın etkisine kapılan insanlar alışveriş merkezlerine koşuyor, babalarına hediye almak için çaba harcıyor. Kazanan kapitalist sistem oluyor; kaybeden ise yine insanımız.

Peki, şu soruların cevabını arayan var mı?

Hangi babaların günü kutlu olsun?

Çocuğuna bir lokma ekmek götürebilmek için gece gündüz sokaklarda kâğıt ve plastik toplayan babaların mı?

İşsiz kaldığı için borçlarını ödeyemeyen, çaresizlik içinde onuruna yediremeyip intihar eden babaların mı?

Kapitalist sistemin hoyratça sömürdüğü, hayatı çıkardan ibaret gören, menfaat uğruna evlatlarına bile kıyabilen babaların mı?

Evliliğini sürdüremediği için eşi tarafından uzaklaştırma kararı aldırılan, evinden koparılan babaların mı?

Eşiyle menfaat kavgasına tutuşmuş, bu kavganın ortasında kalan çocukların babalarının mı?

Babaları katledilmiş, gözü dönmüş katillerin kurşunlarına kurban gitmiş çocukların babalarının mı?

Hayatını soygunla, vurgunla kazanan; garip gurebayı dolandırarak elde ettiği paralarla çocuklarını lüks içinde yaşatan babaların mı?

Bir de kendi mahallemize bakalım; kendini İslam’a nispet eden insanlara…

Kendine Müslüman diyen, alnı secdeye değen ama kız çocuklarını evlattan bile saymayan babaların mı?

Malını mülkünü paylaşırken kızlarına Allah’ın verdiği hakkı vermeyen babaların mı?

Çocukları arasında adaleti gözetmeyen, bazı evlatlarının hukukunu hiçe sayan babaların mı?

Gücü yerindeyken çocuklarına zulmeden, yaşlanıp elden ayaktan düşünce “Allah var” demeye başlayan babaların mı?

Kendini Allah’ın ve kitabın arkasına saklayarak çocuklarına haksızlık eden babaların mı?

Ömrünü adaletten, haktan, hukuktan ve merhametten uzak geçirip, ihtiyaç duyunca dini hatırlayan babaların mı?

Allah ve kitap diyerek meydanlara çıkan, adalet ve merhamet vaat ederek garip gurebanın oyunu alan; göreve gelince Allah’ı, kitabı ve adaleti unutan babaların mı?

Yok yok…

Eğer bu toplumda Babalar Günü kutlanacak bir baba varsa, o da devlet babadır.

Hiçbir şeyden sorumlu olmayan, her şartta kazanan, her durumda korunan ve kutsanan devlet babanın Babalar Günü kutlu olsun!

Ama asıl soru şu:

Hiç düşündük mü?

Hz. Muhammed, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Ali de babaydı.

Onların neden “Babalar Günü” yoktu?

Belki de çünkü onlar, yılda bir gün hatırlanacak babalar değil; hayatın her gününde örnek alınacak babalar olmaya çalışıyorlardı.

Kurban…

İnsanlık tarihi kadar eski bir teslimiyet çağrısı…
Hz. Âdem’in çocuklarından beri süregelen bir sadakat imtihanı…

Fakat bugün kurbanı gerçekten anlayabiliyor muyuz?

Kurban denildiğinde çoğumuzun zihninde sadece bir hayvan kesimi canlanıyor. Oysa Kur’an’ın anlattığı kurban bundan çok daha derin bir hakikattir. Kurban; insanın Rabbine olan bağlılığını ispat etmesi, Allah için en kıymetlisinden vazgeçebilmesidir.

Bu yüzden kurbanı anlamak için önce Hz. İbrahim’i anlamak gerekir.

Hz. İbrahim bir rüya gördü…
Rüyasında en değerli varlığı olan oğlu İsmail’i Allah yolunda kurban ediyordu.

Düşünün…

Yıllarca evlat hasreti çekmiş yaşlı bir baba…
Ve sonunda kavuştuğu evladını Rabbine teslim etmeye hazırlanıyor…

İşte kurban budur.

Çünkü Rabbine sunacağın şey, senin için gerçekten kıymetli olmalıdır.

Hz. İbrahim tereddüt etmedi. Çünkü o, Rabbine güveniyordu. Nemrud’un ateşinden kendisini kurtaran Allah’ın burada da rahmetiyle yetişeceğini biliyordu.

Hz. İsmail ise teslimiyetin en güzel örneğini verdi:

“Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın.”

Tam bıçak boynuna dayanmışken ilahî rahmet yetişti. Allah, Hz. İbrahim’in sadakatini kabul etti ve İsmail’in yerine bir kurban gönderdi.

Buradaki asıl mesaj bir hayvan kesmek değil; Allah için en sevdiğinden vazgeçebilmektir.

Bugün herkesin bir İsmail’i vardır.

Kimimizin parası…
Kimimizin makamı…
Kimimizin ticareti…
Kimimizin itibarı…
Kimimizin nefsi…
Kimimizin tutkuları…

İnsan bazen en çok sevdiği şeyi farkında olmadan ilahlaştırır. Kurban ise o bağı Allah için kesebilmektir.

Ne yazık ki bugün kurban ibadeti çoğu zaman asli ruhundan uzaklaştırılmış durumda. Teslimiyetin yerini organizasyonlar, pazarlıklar ve gösteriş aldı.

Kurban artık çoğu zaman:
Kaç kilo et çıkacağı,
Hangi hisseden ne kadar düşeceği,
Nerede daha ucuz olduğu üzerinden konuşuluyor.

Oysa Kur’an bize şunu hatırlatır:

“Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır. Allah’a ulaşacak olan sadece sizin takvanızdır.”

Asıl mesele budur:
Allah için neyi feda edebiliyorsun?

Kurban sadece bıçakla kesilen hayvan değildir.

Kurban;
Nefsi kesmektir.
Hırsı kesmektir.
Menfaati kesmektir.
Dünyaya bağımlılığı kesmektir.

Bugün Müslümanların en büyük problemlerinden biri, İbrahim’in ruhunu kaybedip sadece şekli korumalarıdır.

Kâbe’yi ziyaret ediyoruz ama İbrahim’in teslimiyetini yaşayamıyoruz.
“Allah en büyüktür” diyoruz ama hayatımızda en büyük yeri çoğu zaman para, makam ve çıkar alıyor.

Eğer Allah gerçekten en büyükse;
O halde neden menfaatlerimiz uğruna doğruları terk ediyoruz?
Neden makamdan vazgeçemiyoruz?
Neden dünyalıklarımızı dinimizin önüne koyuyoruz?

Çünkü modern insanın İsmail’i değişti.

Bugün de insanlar;
Paraya,
Makama,
Şöhrete,
Sisteme,
Güce teslim olabiliyor.

Kurban ise bütün bu sahte ilahları Allah için terk edebilmektir.

Sadece bıçakla yapılan kurbanlar yoktur…

Bir de farkına varmadan kurban ettiklerimiz vardır.

Sisteme kurban edilen çocuklarımız…
Diplomalara kurban edilen gençlik yıllarımız…
Özgürlük adına dağılan ailelerimiz…
Siyasete kurban edilen cemaatlerimiz…
Paraya feda edilen ahlakımız…
Çıkarlara teslim edilen adaletimiz…
Kapitalizmin öğüttüğü insanlığımız…

Ve dünyanın gözü önünde kurban edilen mazlum coğrafyalar…

Bugün Gazze’de sadece insanlar değil, insanlığın vicdanı da sınanıyor.

Bu yüzden kurban keselim evet…
Ama kurbanlarımızı sadece sofralara mahkûm etmeyelim.

Kurbanın ruhunu yeniden hatırlayalım.

Çünkü kurban;
Et dağıtmak kadar,
Merhameti çoğaltmaktır.
Paylaşmayı büyütmektir.
Nefsi terbiye etmektir.
Allah’a teslim olabilmektir.

Hz. İbrahim’in bize bıraktığı en büyük miras şudur:

Allah’tan başka hiçbir şeye teslim olmamak…

Bugün yeniden ihtiyaç duyduğumuz şey de budur:
İbrahimce bir teslimiyet,
İsmailce bir sadakat ve kurbanın hakiki ruhunu yeniden diriltmek…

Allah bizlere;
Hz. İbrahim gibi teslim olmayı,
Hz. İsmail gibi sadakat göstermeyi ve kurbanın gerçek manasını yaşayabilmeyi nasip etsin.
Âmin.

Vitrinlerin Ardındaki Gerçeklik Modern toplum, her yıl Mayıs ayının ikinci pazarını bir ritüele dönüştürerek, muhafazakârından sekülerine kadar tüm kesimleri ortak bir "Anneler Günü" paydasında buluşturuyor. Sistemin "annelere bir gün hediye etme" vaadiyle sunduğu bu tablo, ilk bakışta masum ve vefalı görünse de, aslında derin bir sorgulama eksikliğinin üzerini örtmektedir. Popüler kültürün parıltılı reklamları ve tüketim çılgınlığı, sormamız gereken o can alıcı soruyu unutturuyor: Biz bugün tam olarak hangi annelerin gününü kutluyoruz?

Sistemin Köleleri ve Evin Patronları

Günün ilk ışıklarıyla birlikte fabrikalarda, ofislerde patronların üretim çarkında birer "meta" haline gelen, emeği sömürülen annelerin mi günü kutlu olsun? Yoksa dışarıda uğradığı haksızlığın hıncını evinde eşine veya çocuklarına "patronluk" taslayarak çıkaranların mı? Sokaklardaki canlılara "canım" diyerek şefkat gösterirken, kendi öz evladına bir aslan gibi kükreyerek duygusal yıkım yaratan bir annelik modeli, çiçeklerle onurlandırılabilir mi?

Suç Makinesine Dönüşen Evlatlar

Annelik, sadece biyolojik bir süreç değil, bir toplum inşa etme zanaatıdır. Ancak bugün karşımızda duran tablo oldukça karanlıktır:

  • Adaletin ve Merhametin Yitimi: Başkalarının canını gözünü kırpmadan alan "suç makineleri" yetiştiren annelerin vicdan muhasebesi nerededir?
  • İdeolojik Savrulmalar: Tüm varlığını harcayarak büyüttüğü evladını üniversite koridorlarında karanlık örgütlere kaptıran veya ailesinin manevi değerlerine tamamen yabancılaşarak radikal ideolojilerin pençesine düşen çocukların anneleri, bugün hangi tesellinin peşindedir?
  • Yoksulluğun Kıskacı: Çocuğuna içirecek süt bulamayan, her sabah evladının gözlerinin içine bakarak sessizce ağlayan gariban annelerin acısı, bir günlük kutlama ile dindirilebilir mi?

Bağımlılık ve Sömürü

Sistem, bir yandan yoksulun çocuğunu bilgisayar oyunlarına, sosyal medyaya ve dijital uyuşturuculara bağımlı hale getirirken; diğer yandan bu bağımlılıktan kurtarmak için annelerin son kuruşunu da "iyileştirme" adı altında elinden almaktadır. Akıllı ve zeki çocuklar dijital bataklıklarda heder olurken, bu düzenin kurucularının çocukları yönetim kadrolarını doldurmaktadır. Gecekondusunda asgari ücretle geçinmeye çalışırken, elindeki kısıtlı parayı şifreli futbol kanallarına yatırıp çocuklarıyla ekran başında sahte bir mutluluk arayan annelerin bu "modern afyon" ile uyutulması, sistemin en büyük başarısıdır.

Ahlaki Çöküş ve "Süt Hakkı" Paradoksu

Kendi kızını evlendirirken "süt hakkı" adı altında bir satış sözleşmesi imzalayan, evladını adeta bir mal gibi gören anlayışın anneliği, kutsallık zırhına ne kadar sığabilir? Okumaya gönderdiği kızının tecavüze uğradığı veya hayattan koparıldığı bir düzende, annelerin yasını hangi "kutlu olsun" cümlesi hafifletebilir?

Uyutulan Toplum ve Zorunlu Sorgulama Belki de Anneler Günü, tüm bu can yakıcı sorular sorulmasın diye icat edilmiştir. Toplumun kutlama ve sevinç dalgasına kapılarak, sistemin kendi kusurlarını örtbas etmesine izin vermesi; açlığa, sefalete ve manevi boşluğa mahkûm edilen yığınların sessizleşmesine neden olmaktadır.

Gerçek bir annelik onuru; sadece bir gün hatırlanmak değil, çocukların adaletle büyüdüğü, yoksulluğun sömürülmediği ve evlatların suç makinelerine dönüşmediği bir düzende yaşamaktır. Bu sorulara cevap bulamadığımız müddetçe, yapılan her kutlama sadece vicdanları rahatlatmak için sahnelenen bir oyundan ibaret kalacaktır.

Belki de asıl soru şudur: Anneler Günü’nü kutlamak mı daha önemlidir, yoksa annelerin yaşadığı sorunları gerçekten çözmeye çalışmak mı?

Eğer toplum çözüm arıyorsa, çözümü insanı yoktan var eden ona irade bahşeden, yaradılış özüne dönmek mümkün. Rabbini bilen kendini bilir, rabbini bilmeyen kendini nasıl bilebilir? Çözümün öze dönüşte olduğunu bilmemiz gerekiyor. Eğer biz Âdem olursak, işte o zaman adam oluruz.

kazım 1

Günümüz toplumu evlilik ve aile kurumu konusunda kritik bir yol ayrımına gelmiş durumda. Temel soru şudur: Aileyi ilahi rızaya dayalı bir ibadet şuuruyla mı inşa edeceğiz, yoksa "medeni" adı altındaki beşeri hukuk normlarına göre mi? Bugün karşımızda üç farklı yaklaşım duruyor:

1. Geçmişin Kopyası: Statik Yaklaşım

Bir kesim, evliliği "Allah’ın emri, peygamberin kavliyle" başlatıp, hayatın geri kalanında geçmiş ulemanın asırlar önce verdiği fetvaları olduğu gibi bugüne taşımayı öneriyor. Ancak bu "kopyala-yapıştır" yöntemi, günümüz dünyasında karşılık bulmuyor. Çağımız, iletişim araçlarımız ve kültürümüz farklıdır. Yapılması gereken, geçmişin kalıplarını aynen tekrar etmek değil; Kur’an ve Sünnet’in amaçlarını (makasıd) anlayarak, bugünün sorunlarına çözüm üreten canlı bir fıkıh inşa etmektir. Bu inşa süreci ağır bir sorumluluk ve bedel gerektirdiği için, maalesef pek çok kişi kolayı seçip eskinin gömleğini topluma zorla giydirmeye çalışıyor.

2. Pragmatik Yaklaşım: Şirketleşen Evlilikler

Birinci yolun toplumsal karşılık bulamaması, beraberinde samimiyetsiz bir karmaşayı getirdi. Evlilikler "Allah’ın emri" ile başlıyor ancak menfaat çatışmaları doğduğunda beşeri hukukun kapıları aşındırılıyor. Bu noktada aile, bir huzur ve ibadet yuvası olmaktan çıkıp, ortakların birbirini tasfiye etmeye çalıştığı bir şirket ortaklığına dönüşüyor. Özellikle boşanma süreçlerindeki davalar incelendiğinde, meselenin bir yuvanın dağılması değil, bir mal paylaşımı savaşı olduğu açıkça görülüyor. Maneviyatın yerini maddi beklentilerin aldığı bu yapıda, evlilik bir amaç değil, imkân elde etme aracı haline geliyor.

3. Boşanma ve Adalet Sorunu

Toplumda hem evlilik hem de boşanma anlayışında derin bir kırılma yaşanıyor. Allah, huzur kalmadığında "maruf ile" (iyilikle) ayrılmayı öğütlerken; bugün boşanma süreçleri birer sömürü ve zulüm mekanizmasına dönüşmüş durumda.

  • Ailelerin Rolü: Aile büyükleri boşanmayı kolaylaştırmak yerine zorlaştırıyor. Geçmişteki "gelinlikle çıkan kefenle döner" anlayışının altında yatan ekonomik kaygılar, bugün şekil değiştirerek devam ediyor.
  • Ekonomik Sömürü: Kızını evlendirirken damadın sırtına ağır yükler yükleyen aileler, boşanma sürecinde kendi evlatlarına kapılarını kapatarak tüm sorumluluğu yine erkeğin sırtına bırakıyor. Kız babaları, torunları söz konusu olduğunda "evliyken torunum, boşanınca elin çocuğu" tavrına bürünüyor.
  • Miras ve Velayet Çelişkisi: Kız çocuklarını mirastan mahrum bırakan zihniyet, boşanmış kadını çaresizliğe itiyor. Öte yandan, dinen çocuk sorumluluğunun babada olduğunu bilen bazı kadınlar, boşanma aşamasında velayeti sadece maddi imkân devşirmek ve nafaka üzerinden erkeği baskılamak için bir araç olarak kullanabiliyor.

4. Sonuç: Ölüm Fermanına Dönüşen Haklar

Bugün "hak" adı altında kanun zoruyla alınan süresiz nafakalar ve mal paylaşımı süreçleri, ne yazık ki pek çok aile faciasına ve cinayete zemin hazırlıyor. İnsan gibi ayrılmayı başaramayan çiftlerin çocukları ise ağır travmalarla büyüyerek potansiyel suç adayları haline geliyor. Bu durumu sadece sisteme veya devlete yüklemek bir kaçış yoludur. Müslümanlar olarak bu zulüm çarkını durduracak, adaleti temel alan somut çözümlemeler geliştirmelidir.

Toplumda roller yeniden dağıtılıyor ve yeni bir düzen inşa ediliyor. Bu yeni modeli ya biz kendi değerlerimizle inşa edeceğiz ya da başkalarının bizim için çizdiği kadere razı olacağız. Soru net: Bu dönüşüme ve inşa sürecine hazır mıyız?

İnsan ilişkilerinin temel taşı, toplumsal yapının çimentosu ve medeniyetlerin nezaket göstergesi olan üç kavram vardır: Karşılama, Ağırlama ve Uğurlama. Bu üçleme, sadece fiziksel bir hareketi değil; bir ruh halini, bir ahlak biçimini ve nihayetinde bir yaşam felsefesini temsil eder. Gittiğimiz her yerde, girdiğimiz her etkileşimde bu üç evrenin bıraktığı izlerle hatırlar ve hatırlanırız.

İlk Temasın Gücü: Karşılama

Karşılama, bir niyet beyanıdır. Kapıyı açtığınızda veya bir mekâna girdiğinizde muhatabınızın tavrı, aslında size verilen değerin ilk cümlesidir. Bir işletme için "olmazsa olmaz" olan bu kavram, müşterinin sadakatini ilk saniyelerde belirler. Karşılamada nasıl birisi olduğumuzu, karşımızdakine verdiğimiz kıymeti kelimelere dökmeden söyleriz. Eğer karşılama samimiyse, sonrasındaki süreçlerin de habercisi olur.

Sürecin Kalbi: Ağırlama

Güzel bir karşılama, ardından gelecek kaliteli bir ağırlamanın vaadidir. Ancak sadece iyi karşılamak yetmez; hoş karşılayıp kötü hizmet etmek, güveni zedeler ve "müşteri" ya da "dost" kaybına yol açar. Ağırlama aşaması, sabrın, emeğin ve sâlih amelin (iyi işlerin) sahaya indiği yerdir. Karşılamanın yarattığı o yüksek enerjiyi, hizmetin ve ilginin sürekliliğiyle taçlandırmak gerekir. Unutulmamalıdır ki; güzel karşılama, güzel ağırlama ile birleştiğinde kalıcı bir bağ kurar.

Vefanın Mührü: Uğurlama

Pek çok kişi karşılamaya ve ağırlamaya odaklansa da, sürecin en kritik noktası uğurlamadır. Uğurlama, bir "son" değil, aslında bir "yeniden gelişin" davetiyesidir. Kişinin zihninde kalan son kare, uğurlanırken hissettikleridir. İnsan, uğurlansa bile, gördüğü güzelliklerin ve nezaketin etkisiyle o yere geri döner.

Nebevi Bir Model: Medine ve Mekke Örneği

Bu üç kavramın en muhteşem örneğini Allah Resulü’nün (s.a.v) hayatında görürüz. Hicret yolculuğunda Mekke’den hüzünle uğurlanırken, Medine onu coşkuyla karşılamıştır. Bu muazzam karşılama, eşsiz bir ağırlamanın habercisiydi. Nitekim Medine, O’nu (s.a.v) öyle bir ağırladı ki, Allah Resulü fetihten sonra bile çok sevdiği Mekke’de kalmak yerine, kendisini hayran bırakan o nezaket şehri Medine’ye geri dönmeyi tercih etti. Bu, doğru bir karşılama ve ağırlamanın insan ruhunda nasıl silinmez izler bıraktığının en somut kanıtıdır.

Aileden Topluma Yansıyan Akisler

Bu kavramları aile kurumuna indirgediğimizde, toplumsal çözülmelerin de reçetesini bulabiliriz. Evliliklerin temelinde "karşılama" (ilk etkileşim) ne kadar samimiyse, yürütülmesi (ağırlama) de o denli güçlü olur. Bugün boşanmaların artışına bakıldığında, genellikle ya karşılamada (niyette), ya ağırlamada (süreçte) ya da uğurlamada (ayrılık adabında) hatalar yapıldığı görülür. Gençler çoğu zaman karşılamanın büyüsüne kapılıp asıl zor olanın "ağırlama" (emeği sürdürme) olduğunu unutmaktadır.

?️İnsan ilişkilerinden işletme yönetimine, aile saadetinden manevi yolculuğumuza kadar her şey bu üç kavramın dengesi üzerine kurulu.

✨ Karşılama: İlk intiba, bir niyet beyanıdır.

 ☕ Ağırlama: Sürecin kalbi, sabır ve emekle örülen sâlih ameldir.

 ? Uğurlama: Vefanın mührü, yeniden gelişin davetiyesidir.

Gönül Kapısının Üç Kilidi: Karşılama, Ağırlama, Uğurlama ✨

? Karşılama: Nasıl birisi olduğumuzu söyler.

❤️ Ağırlama: Ne kadar değer verdiğimizi gösterir.

?️ Uğurlama: Nasıl hatırlanacağımızı belirler.

Manevi Bir Hakikat: Ra'd Suresi ve Üçleme

Kur’an-ı Kerim, bu hakikati manevi bir düzlemde bizlere şöyle fısıldar:

“İman edip sâlih amel işleyenlere ne mutlu. Onların sonunda varacakları yer ne güzel.” (Ra’d, 13/29)

Bu ayeti kerimeyi hayatın bu üç aşamasıyla okuduğumuzda:

  • İman, kulun Rabbine yöneldiği o muhteşem karşılamadır.
  • Sâlih Ameller, dünyadaki yaşam süresince gösterilen o samimi ağırlamadır.
  • Varılacak Güzel Yer, ise ebedi saadete açılan o kutlu uğurlamadır.

Ramazan ayındayız, bizim toplum ve dünya Müslümanları ramazanı karşıladılar, ramazan bizi onu karşılamamızdan hatırlayacak. Ramazan ayı boyunca onun bizden istediği gerekleri yaparak, ramazanı hayatımızda ağırladık, ramazan bizi onu ağırlamamızla anacak. Sonunda ramazanı uğurlayacağız, bayram yapacağız. İşte bayram yapma hakkını elde etmemiz için ramazanı karşılamayı, ağırlamayı ve uğurlamayı tam anlamıyla Rabbimizin istediği gibi yapmamız gerekiyor. Ramazanı ağırlamayı tamamlarken, uğurlamaya hazırlanırken bizlere bir hediye getiriyor Kadir gecesini.

Sonuç olarak; insan hayatı bu üç kavramın dengesi üzerine kuruludur. Hayatımızı, ailemizi ve işimizi bu perspektifle yeniden inşa ettiğimizde, geride bırakacağımız en büyük miras "güzel bir iz" olacaktır.

Düşlerimde sen, bir suyun hafızası, uyanırken sen güneşin ilk izi olasın istedim.

Ruhumun kök saldığı toprak, benim ebedi yuvam olasın istedim.

Düşler görüp uykusuz kalmak, uykudan senle uyanmak istedim.    

        

Yolara düşmek sonsuza yürümek, sonsuz hayatta senle olmak istedim

Gözyaşım, kurumuş çöldeki ilk bereketli yağmur olsun; kendi kendimi yeşertmek istedim.

 

Sevgiyi anlatmak aşkı yaşamak, duygularımı anlatmak

Bütün zorluklara göğüs gererek sana gelmek istedim.

Kitaplar yazmak şiirlere konu edinmek, hayatı anlatmak

İnan sevdiğim, bütün bunları senin için yapmak istedim

 

Bir kıyıya çarpan dalganın fısıltısı, yahut uzak deniz fenerinin tek ışığı.

Tenine değen sıradan bir rüzgar değil, adını fısıldayan bir tayfunun nefesi olasın istedim.

 

Acıların karşısında durmak hayata meydan okumak, ölümü hatırlamak

Sensizliği silmek ve hayatı sadece senden ibaret saymak istedim.

 

Yüreğimde savaşlar çıkarmak, sensiz yaşamaktansa ölümü tercih etmek

Kanayan yaralarıma derman, acı çeken gönlüme huzur bulmak için, seni yanımda istedim.

 

Dağları Ferhat'tan daha derin delmek, ateşte Kerem'den daha uzun yanıp kül olmamak istedim.

Adın anılsın diye, zamanın kumaşını yırtmak, geleneğin zincirlerini kırmak istedim.

 

Karşına oturup yüzüne bakmak, bakarken gözlerimin karamasını

Karanlık dünyamda bir tek seni anmak seni görmek istedim.

 

Hayaller kurdum, rabbime niyazda bulundum

Kalbime mühür diye sadece adını vurdum.

 

Yıllara meydan okudum yorgun bir bedenle, Ne dermanım kaldı artık, ne mecalim sende.

Bilmem sevdiğim, çok şey mi bekledim senden? Her şeye rağmen, bir umut ol çekilme kalbimden.

 

Bilmem sevdiğim çok şey mi istedim senden

Her şeye rağmen bir umut ol istedim.

 

Sana ne altın, ne gümüş, ne dillerde pelesenk bir söz...

Zamanın yırtılan yerinden çekip çıkardığım bir ömür getirdim.

Hediye getirdim gönlümü ve sevdamı, kabul edersen...

Ben sadece, bu fani dünyada bir tek sana "seninim" demek istedim.