Kur'an Yurdu

İhlas Süresi Tefsiri & Besairu’l Kur’an (Ali Küçük)

İhlas Süresi Tefsiri & Besairu’l Kur’an (Ali Küçük)

Kur’anda ki sıralamaya göre 112, nüzul sıralamasına göre 22. süre olan İhlas Süresi Mekke’de nazil olmuştur. 4 ayetten oluşmaktadır. Bunlar;

1-► Ey Muhammed! De ki O Allah bir tektir

2-► Allah her şeyden müstağni ve her şey kendisine muhtaçtır.

3-► O doğurmamış ve doğmamıştır

4-► Hiçbir şey O’na denk değildir

Müşrikler gelmişler Rasulüllah’a: Bizi kime kulluğa çağırıyorsun Ey Muhammed? Nedir, kimdir bu senin Rabbin? Altından mı? Gümüşten, bronzdan mı? Nesebi nedir? Kimdir bu Allah? Babası, anası, ceddi kim? Hayrola ey Muhammed? Bizi Kabe’nin içini doldurduğumuz 360 tane tanrı idare edemedi de sen yeni bir Allah mı buldun? 360 putun yapamadığını Allah’la mı idare edeceksin? Şimdi bütün bu tanrılarımızı bırakıp senin Allah’ına mı inanacağız? İlahlarımıza yeni bir İlah daha mı ilave edeceğiz? gibi sorular soruyorlardı.

Ama aslına bakılırsa çeşitli zamanlarda Allah’ın Resulüne bu sualler sorulmuş ve Rasulüllah Efendimiz de her defasında bu süreyi okuyarak cevap vermiştir. İşte Resul-i Ekrem’in değişik zamanlarda kendisine sorulan sorular karşısında bu süreyi okumasından ötürü her defasında yeniden nazil oluyor sanılmıştır.

Onun içindir ki kimileri sûrenin Mekke’de kimileri de Medine’de indiği kanaatine varmışlardır. Sûrenin muhtevasına bakılırsa Mekke döneminin başlarında indiği anlaşılacaktır. Çünkü o zamana kadar Allah’ın zatı ve sıfatları hakkında Kur’an-ı Kerim’de herhangi bir ayet inmemişti. Resulüllah’ın Allah’a davetini dinleyenler onun çağırdığı Allah’ın nasıl bir Allah olduğunu merak ediyorlardı. Onun içindir ki süre Mekke’de İslâm’ın ilk dönemlerinde nazil olmuştur diyoruz. Bu sürenin Mekke’de nazil olduğunun bir başka delili de:

Kızgın kumların üzerinde vücudu dağlanan Hz. Bilal’in: “Ehad, Ehad” diyerek Allah’ı zikretmesidir. Demek ki daha o dönemlerde Hz. Bilal ve müminlerin sürede geçen Rabbimizin bu isminden haberdar oluşları sürenin daha önce indiğini göstermektedir.

Evet süre Mekke de nazil olmuştur. Galip bir rivayete göre de süre iki kere nazil olmuştur. Sürenin nüzulu hakkında şu arz ettiğimiz bilgilere bakılırsa Resulüllah’ın insanları tevhide davet ettiği o dönemde insanların kafalarında Allah ile alakalı nasıl bir düşüncenin bulunduğunu, insanların nelere nasıl inandıklarını anlamak mümkündür. Putperest müşriklerin taptıkları tanrıları; ağaçtan, taştan, tunçtan, altından ve gümüştendi. Bu İlahlar şekil, cisim ve suret sahibiydiler. Bu tanrı ve tanrıçalardan üremeler vardı. Hiçbir tanrı karısız, hiçbir tanrıça da kocasız değildi. Nesepleri soyları, sopları vardı. Bunların yemeye, içmeye ve kullarından beslenmeye ve de yine kullarından korunmaya ihtiyaçları vardı. Bu yüzden bunlara tapınanlar tanrılarına yiyecek, içecek sunmak ve onları korumak zorundaydılar.

Hristiyanların inançları da bunlarınkinden farklı değildi. Onlar da her ne kadar bir Allah’a inandıklarını iddia etseler de bunların inandıkları Allah’ın bir oğlu vardı. Yahudiler de böyleydi. Bir grup Allah’ın Kerim elçisi İsa’nın (a.s), ötekiler de Hz. Üzeyr’in (a.s) Allah’ın oğlu olduğunu iddia ediyorlardı. Her iki grup da Allah’ın elçisi olan kullara tapınıyorlardı. Bunların inandıkları İlshlar da tıpkı müşriklerde olduğu gibi maddi cismanilikten ve insani sıfatlardan uzak değildi.

Süre hem o günkü sapık inanışları reddederken hem de o günden bugüne Allah ile alakalı tüm sapık iddiaları, Allah’a izafe edilen tün noksan ve beşeri sıfatları, Allah’ın yetkilerini başkalarına veren tüm şirk anlayışlarını, varlıkla Allah’ın aynı olduğunu iddia eden, vücutta teklik iddiasında bulunan, vahdet-i vücuttan söz eden Taoizm, Budizm, Brahmanizm, Panteizm gibi tüm felsefi akımların sapıklıklarını, Allah hakkında parçalanma, tecezzi iddiasında bulunan tüm sahtekarlıklarını reddetmektedir.

Peygamber efendimiz: İhlas süresini çokça okuyun, çünkü o sülüsül Kur’an’dır buyurur. Bunu hadis uleması şöyle açıklar: Kur’an’ın tamamı başından sonuna üç temel esas anlatır. Bunlardan

Birincisi tevhid,

İkincisi Risalet,

Üçüncüsü de ahirettir.

Kur’an baştan sona işte bu üç temel gerçeği anlatır. İşte bu süre de Kur’an’ın ortaya koyduğu üç temel esastan birisi olan tevhidi anlattığı için bu süre Kur’an’ın üçte birine denktir denmiştir diyoruz.

Bunu şöyle anlamak mümkün değildir: Efendim, madem ki İhlas süresi Kur’an’ın üçte birine denktir. Öyleyse hatim inmek için Kur’an’ın tümünü okumaya gerek yoktur. Üç İhlas okuduk mu bir hatim sevabı alırız diyemeyiz.

Bu süre İsam’ın temel ilkesi olan tevhid inancını özlü bir şekilde tasvir eder. Allahu Tealayı herkesin anlayıp kavrayabileceği sade bir anlatımla tanıtır. İlk iki ayet Allahu Tealanın birliğini, her türlü ihtiyaçtan uzaklığını ve her şeyin ona muhtaç olduğunu; son iki ayet de Cenab-ı Hakk’ın yüce sıfatlarına aykırı beyanatta bulunan müşriklere cevap olarak; Allah Tealanın doğurmadığını, doğmadığını ve hiçbir şeyin ona denk olmadığını beyan eder. Bu süre Hristiyanlıkta ki teslis ve Yahudilikte ki Üzeyr’in Allah’ın oğlu olduğu inançlarını reddederek, tevhid inancını tarif ve ispat eder..

Allah’ın birliği tevhid inancının kendisidir. Varlıklar aleminde onun hakikatinden başka bir hakikat olmadığı gibi, onun varlığından başka gerçek varlık da yoktur. Diğer bütün varlıklar, varlıklarını Allah’dan alırlar, hakikatlerini Allah’ın hakikatinden alırlar. Varlıklar aleminde o ilahi varlıktan başka hakikat yoktur. Bir kalp, bu hakikatin dışındaki bağlantıları ve bu hakikatin dışındaki şeylerin duygusunu ortadan kaldırırsa, her türlü bağımlılıktan kurtulur, bütün menfi bağlarını koparır ve birçok esaretin aslı olan ihtiraslardan uzaklaşır.

Varlıklar aleminde Allahın hakikatinden başka bir şeyi görmeyen bu düşünce zihinlerde ve gönüllerde yer edince ondan kaynaklanan diğer varlıklarla ilgili birçok gerçekleri de görebilir. Bu mertebe öyle bir mertebedir ki orada kalp gördüğü her şeyde Allah’ın kudretini fark eder. Bunun da ötesinde öyle bir mertebe vardır ki orada kişi kainatta Allah’tan başka ezeli hiçbir şey göremez. Çünkü orada Allah’ın hakikatinden başka hiçbir ezeli hakikat görülmez. Bu düşüncenin yer etmesiyle birlikte sebeplerin etkinliği fikri de ortadan kalkar. Her şey, her olay ve her hareket, doğduğu ilk sebebe havale edilir, onun etkisi altında bulunduğu kabul edilir.

İşte Kur’an-ı Kerim, imana dayalı tevhîd düşüncesini yerleştirirken buna çok önem verir. Bunun için zahiri sebepleri bir kenara koyup bütün işleri doğrudan Allah’ın iradesine bağlar. Bu zahiri sebeplerin hepsini kenara atıp meseleyi yalnız Allah’ın iradesine havale etmek kalbe bir huzur verir.

İhlas Süresi 1. Ayet: Ey Muhammed! De ki, O Allah bir tektir..

Önceki sûrelerde de ifade ettiğimiz gibi bu hitap önce kendisine bu konuda sorular sorulan Rasulüllah efendimizedir. Çünkü söylesene ey Muhammed, senin bu Rabbin nedir? Nasıldır? Nedendir? Kimdir? Hangi sıfatların sahibidir? Sorusu Rasulüllah efendimize soruluyordu. Onun için bu “de ki” emri önce Rasulüllah’a, sonra da onun şahsında kıyamete kadar hepimize ve tüm Müslümanlaradır. Sana, Rabbini soranlara de ki ey peygamberim, onlara duyurup tebliğ et ve onlara de ki: O Allah’dır, Ehad’dır. İşte Rasulüllah Efendimize sorulan suallerin cevabı. O Allah’dır, Ehad’dır. Yani benim Rabbim sizin İlahlarınıza eklenecek yeni bir İlah değildir, o evvel ve ahir, ebedi ve ezeli, zahir ve batın var olan Allah’dır.

Tarih boyunca en büyük problem sadece Allah’a kulluk etmek, sadece Allah’ı dinlemek ve hayata hakim olarak sadece Allah’ı kabul etmek konusunda çıkmıştır. Değilse Allah’a da ibadet konusunda hiç problem çıkmamıştır. Yani İlahlardan bir İlah olarak Allah’a kulluğu herkes kabul etmiştir. Öteki İlahlar yanında Allah’a kulluğa kimse ses çıkarmamıştır. Göklerin ve yerin, göklerdekiler ve yerdekilerin yaratıcısı olarak, dağların ve denizlerin yaratıcısı olarak, rızık verici, öldüren, yaratan, yaşatan bir İlah olarak herkes O’nu kabul etmiştir. Ama inandığınız bu Allah kendisinden başka İlah olmayandır, bu Allah hayata karışan ve kendisinden başka hayata karışıcı olmayandır, bu Allah insanların kulluk programlarını belirleyendir ve kendisinden başka kanun koyucu olmayandır, bu Allah boyunlarınızdaki kulluk ipinin ucu elinde olan ve sadece kendisinin çektiği yere gidilmesi gerekendir. Yani bu Allah kendisinden başka Rabb, Melik, İlah olmayandır dendiği zaman, işte kavga burada başlamıştır.

Göklerin ve yerin yaratıcısı, rızık vericisi olarak kabul ettikleri bu Allah’ı insanlar hayatlarına karışıcı olarak reddetmeye çalışmışlardır. İlah olarak Allah’ı kabul edelim ama tek İlah olarak asla kabul etmeyiz. İlahlardan birisi olarak O’nu da dinleyelim, İlahlardan birisi olarak O’na da kulluk yapalım ama tek İlah olarak sadece O’na kulluğa hayır diyorlar. Çünkü bizim hayatımıza karışacak başka İlahlarımız da var. Hayatımızda sözünü dinleyeceğimiz başka tanrılarımız da var. Bizim Allah’tan başka hukuk tanrılarımız, eğitim, şifa, siyaset tanrılarımız da var. Tamam bu tanrılardan birisi olarak Allah’ı da dinleyelim ama öteki tanrılarımızı da dinlemek zorundayız diyorlar. Aslında bu iddiaların altında Allah’dan, Allah’a kulluktan kurtulup kendi keyiflerince bildikleri gibi bir hayat yaşama arzuları yatmaktadır

Ya da şöyle ifade edelim: Bunlar Allah’a kulluktan kurtulup kendi kendilerine, kendi heva ve heveslerine tapınmak istiyorlar. Keyiflerinin istediği gibi sorumsuz ve sınırsızca bir hayat yaşamak istiyorlar. Kur’an-ı Kerim’e baktığımız zaman insanların bu şartlarda Allah’ı ve O’na kulluğu kabul ettiklerini, yani Allah’ın varlığını reddetmediklerini görüyoruz. “Andolsun ki, onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan: Allah derler. Öyleyken nasıl da aldatılıp döndürülüyorlar? (Zuhruf Süresi 87. ayet)”

Onlara sizi kim yarattı? Sizi yoktan kim var etti? diye sorsan diyecekler ki; Allah. Peki o zaman

∟ Nasıl çevriliyorsunuz?

∟ Nereye dönüyorsunuz?

∟ Kime kulluk etmeye çalışıyorsunuz?

∟ Kimi razı etmeye çalışıyorsunuz?

∟ Kimin ekmeğini yeyip kimin kılıcını sallamaya çalışıyorsunuz?

∟ Varlığınızı kime borçlusunuz?

∟ O varlığınızı, hayatınızı kimlere adıyorsunuz?

∟ Kime muhtaçsınız, kime teşekkür ediyorsunuz?

Ey kafirler ve ey müşrikler;

Ey yaratıcı olarak Allah’ı kabul edip de yasa belirleyici olarak başkalarını kabul eden beyinsizler, sizin her şeyiniz yanlış, her şeyiniz yamuktur. Siz yaratıcı olarak vicdanlarınızda kabul ettiğiniz Allah’ı hayatınıza karıştırmamakla, yaratmayla en ufak bir ilgisi olmayan, sizin hayatınızda en ufak bir faydası olmayan kendiniz gibi acizleri İlah kabul ederek sapıklığın alasını yaşıyorsunuz da farkında değilsiniz, diyor Allah Teala

Bu sürenin indiği dönemde Mekkeli müşrikler Allah’ı tanıyorlardı. Göklerin ve yerin, göktekilerin ve yerdekilerin tümünün yaratıcısı olarak Allah’ı biliyorlar, tanıyorlardı. Ama bu Allah yere ve yerdekilere karışmayan bir Allah’dı. Tıpkı Aristo’nun ve şu anda tüm demokratik ülke insanlarının dedikleri gibi dünya işlerine karışmayan bir Allah. Sadece yaratan, yarattıklarının hayatına karışmayan, yarattıklarını kendi haline bırakan, nasıl isterseniz öylece yaşayın, canınız nasıl isterse, keyfinize nasıl gelirse öylece bir hayat yaşayın. Benden bu kadar. Benden yaratması, gerisini siz bilirsiniz diyen bir Allah. Yarattığı kullarından hiçbir sorumluluk istemeyen bir Allah. Onların hayatlarını düzenlenmek üzere peygamber ve vahiy göndermeyen, hayat programı göndermeyen bir Allah

Kullarının hayatına karışmayan, kullarının nasıl bir hayat yaşayacaklarını bilmeyen bir Allah. Hukuku bilmeyen, onu yerdeki hukuk tanrılarına bırakan, eğitimden anlamayan, onu eğitim tanrılarına havale eden, insanların kılık-kıyafetlerine, yemelerine, içmelerine, kazanmalarına harcamalarına, birbirleriyle olan münasebetlerine, evlenmelerine, boşanmalarına, sosyal ve siyasal yapılanmalarına karışmayan bir Allah. Göklerin, yerin sahibi, göktekilerin ve yerdekilerin maliki, aya, güneşe egemen, dağlara taşlara söz geçiren, kendileri de dahil tüm varlıkların yaratıcısı, maliki, hakimi, müdebbiri, koruyucusu, doyurucusu ama onların hayatlarına karışmayan bir Allah. O gökleriyle ve diğer varlıklarıyla ilgilensin, zaten bu kadar büyük işlerinin yanında bizimle ilgilenecek vakti yoktur diyerek kendi pis hayatlarına Allah’ı karıştırmak istemiyorlardı. Kendi hayatlarını keyiflerine göre, nefislerine, şehvetlerine ve şehvetlerinin arkasına diktikleri putlarına, şehvetlerine geçit verebilecek tağutlarına göre ayarlıyorlardı. Bunun mantığını da şöyle ortaya koyuyorlardı: “Allah’ı bırakıp da onun berisinde veliler edinenler: “Bunlar bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz derler (Zümer Süresi 3. ayet)”

Evet biz aslında bu putlara onları İlah kabul ettiğimiz için tapınmıyoruz. Bunlar bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz diyerek putları arada vasıta kabul ediyorlardı. Bunlarsız Allah’a yaklaşmamız ve O’nun rızasını kazanmamız mümkün değildir diyorlardı. Bugün de öyle diyor müşrikler. Efendim tamam Allah büyüktür, Allah yücedir. Ama Allah hayata karışmamalıdır. Din mukaddes bir kurumdur ama dini siyasete alet etmemek lazımdır. Dini hayata karıştırmamak lazımdır. Din bir vicdan işidir. Dinin hayatta etkinliği olmamalıdır. İşlerimizi dine dayandıramayız. Bizler kendi hayatımızı kendimiz belirlemeliyiz. Yasalarımızı kendimiz yapmalıyız. Veya işte bugün bizim hayatımızı belirleyecek uzmanlarımız, büyüklerimiz düşünürlerimiz, siyasilerimiz vardır. Yani tüm bu konularda Allah’ın ortakları vardır. Evet bütün bunlar Allah’ın yarattığı varlıklardır ama işte bu konuda bize yetkiler vermiş, kendisinin işleri çok yoğun olduğundan dolayı bizim işlerimizi, ekonomik, beşeri, sosyal işlerimizi bize bırakmıştır. İşte biz de bu işlerimizi kendi tanrılarımıza döndüreceğiz diyerek Allah Tealaya ortaklar bulmaya çalışıyorlar. Allah korusun da gerek günümüz müşriklerinin bu sapık iddiaları, gerekse o günkü müşriklerin putları aracı olarak kabul etmeleri, bunlarsız Allah’a yaklaşamayız, bunlarsız Allah’ın rızasını kazanmamız mümkün değildir iddiaları, Allah’a akıl vermedir, Allah’a yol göstermedir. Ya Rabbi biz böyle münasip gördük, böyle uygun bulduk, sen bunu böyle kabul et demektir ve Allah’a en büyük iftiradır bu.

Öyleyse bugün bizler de hem Allah’a inandığımızı iddia edip hem de hayatımızın bazı bölümlerinde Allah’dan başka Rabler, Allah’dan başka efendiler bulup, onları dinler, onları hayatımızda söz sahibi kabul edersek biz de aynı duruma düşmüş oluruz. O halde biz Allah inancımızı ve Allah’a kulluğumuzu ancak Allah’ın belirlediği biçimde icra etmek zorundayız. Allah kitabında kendini bize nasıl tanıtmışsa, kendisine nasıl inanmamızı, nasıl kulluk yapmamızı istemişse o şekilde inanmak ve kulluk yapmak zorundayız. Kendiliğimizden buna ilaveler ya da çıkarmalar yapar, kendi anlayışımıza göre bir kulluk anlayışı geliştirirsek bu batıldır ve geçersizdir

Çoğumuz Kitap ve Sünneti rehber değil merkep kabul ediyoruz. Zira gideceğimiz yere bizi rehber de götürür, merkep de götürür. Ama birisine teslim olunur öyle götürür, öbürü teslim alınır öyle götürür. Rehbere teslim olunur istediği gibi bizi hedefe götürür, merkep de götürür ama o teslim alınır, kendi istediği gibi, kendi istediği yere değil de bizim istediğimiz gibi ve bizim istediğimiz yere götürür. Arada fark vardır.

Eğer biz Kur’an ve Sünnete teslim olduysak, onları merkep değil de rehber kabul ettiysek, o zaman niye onlara göre değil de kendimize göre bir kulluk ihdas edip, sonra da biz böylece münasip gördük, sen de bunu böylece kabul et diyoruz?

Bakıyoruz bugün de aynı şeyler yapılıyor. Mesela; bir adam Allah’ın kendisine tahsis buyurduğu malı Allah’ın istediği tarzda infak etmekle mükelleftir. Yani kişinin malla münasebetini Allah ayarlamalıdır. Ama kişi bunun dışında malla münasebetini Allah’a sormayarak, kendisi ayarlamaya kalkar, mal sahibi oluşunu Allah’a yaklaşma vesilesi kabul ederse, onu putlaştırmış demektir. Malı, mülkü çok olan kişi Allah’a daha yakın olan kişidir diyen kişi malı putlaştırmış demektir.

Bir adam düşünün ki mal peşinde koşuyor. Gecesini, gündüzünü, bugününü, yarınını tüm zaman ve mesaisini para kazanmaya harcıyor. Parayı o kadar kıbleleştirmiş ki, ne ilim öğrenmeye, ne Kur’an-ı, ne sünneti tanımaya ve ne de çevresine duyurmaya zamanı kalmıştır. Hanımını, çoluk çocuğunu eğitme, Allah’ın dinini tebliğ etme adına bir derdi ve zamanı kalmamış. Tüm hayatını, tüm zamanını, hep para kazanmanın peşine takmış. Böyle bir koşturmanın içindeyken kendisine: Yahu niye bu kadar? dendiği zaman da: İyi ama daha çok para kazandığım zaman, daha çok belam olduğu zaman Allah katında bu benin derecemi artırmıyor mu? Daha çok zekat verecek konuma geldiğim zaman bu beni Allah’a yaklaştırmıyor mu?” diyorsa, bilelim ki bu adam malı putlaştırmış demektir. Tıpkı müşriklerin Allah’a yaklaşma adına kendi kafalarından putları hedefledikleri, Allah’ın rızasını kazanma adına putları öne sürdükleri gibi. Bu putlar vasıtasıyla biz Allah’a yaklaşacağız. Bunların hatırını kazandığımız zaman bunlar bizi Allah’a yaklaştırmaktadırlar dedikleri gibi.

Halbuki kendisine yaklaşılması adına o putları onlara Allah tayin etmemişti. Halbuki kendisine yaklaşılabilmesi için mal sahibi olmayı da Allah dememiştir. Kitabının hiçbir yerinde malı, mülkü çok olanlar benim katımda daha üstündürler. Mal, mülk sahipleri Bana daha çok yakındırlar diye bir tek ayet, bir tek işaret yoktur. Aksine malın, mülkün çokluğu sebebiyle sapan insanların sapışına dikkat çeken ayetler pek çoktur. Halbuki mal olmadan da Allah’a yaklaşılabilir. Para olmadan da Allah’ın rızası kazanılabilir. Mesela ilimle, sabırla, tekbirle, emr-i bi’l maruf ve nehy-i ani’l münkerle de Allah’ın rızası kazanılabilir.

Allah korusun da bugün Müslümanlar sanki Allah’ın ne dediğinden, ne istediğinden habersiz bir hayat programı yaşamaktadırlar. Rabbimizin kitabında bize tarif ettiği kulluğu diskalifiye edercesine, daha fazla kazanma, daha fazla büyüme, daha fazla şişme esasına dayalı bir hayat programı gerçekleştirmenin hesabı içine düşmektedirler. Gerçekten hangi vahiy biriminin, hangi ayet grubunun, hangi peygamber modelinin Müslümanlara bu hayat felsefesini empoze ettiğini anlamak mümkün değildir. Bakıyoruz bugün hemen hemen Müslümanların hepsi, hacısı, hocası da dahil olmak üzere geceli gündüzlü daha fazla kazanmak, daha fazla büyümek, daha büyük ekonomik güce erişmenin hesabı içinde çırpınmaktadırlar.

İşin garibi ve anlaşılmaz yönü de Müslümanlar bunu din adına yaptıklarını söyleyebilmektedirler. Efendim Müslüman zengin olmalıdır. Bugün bizlerin zengin olma hedefimiz, büyüme isteğimiz, daha fazla ekonomik güce ulaşma programımız daha iyi, daha faziletli müslüman olmak içindir. Daha müslümanca bir hayata ulaşmak içindir. Zenginleşirsek daha iyi müslüman olacağımıza inancımızdan ötürü, Allah’a daha çok yaklaşacağımıza inancımızdan ötürü bunu yapıyoruz diyerek Allah’a akıl vermeye, Allah’a yol göstermeye, Resulüllahı şartlandırmaya çalışıyorlar. Ya Rabbi biz bunu münasip gördük, iyi bir Müslümanlık için herhalde sen de bundan başka bir şey demezsin! Ya Resulüllah! Herhalde sen de bizim keyfimize uygun olarak sözlerini bir daha gözden geçirmek zorundasın, demeye çalışıyorlar.

Halbuki Allah indirdiği ayetlerin hiçbirinde, kitabının hiçbir yerinde ve Resulüllah Efendimiz de hayatının hiçbir döneminde: Ey Müslümanlar! Aman ha! Ne yapın, yapın daha fazla zengin olmaya çalışın! Bütün gücünüzü, bütün kafanızı, bütün kalbinizi, bütün imkanlarınızı, bütün mesainizi, bütün zamanlarınızı mal-mülk toplamaya harcayın! Ne yapıp edip kendinizi zekat verecek bir konuma getirin! Fark etmez, ben zaten lüks olsun diye indirdim onu. Kitabımı tanımasanız da olur! Laf olsun diye gönderdim Peygamberi. Bırakın onunla diyalog kurmasanız da olur. Siz bırakın bunları da aman para kazanmaya bakın! Zira zenginler benim katımda daha üstündür! diye bir ayet indirmedi Allah. Ben bugüne kadar Kur’an’ın hiçbir yerinde böyle bir ayet görmedim. Resulüllah Efendimizin sözlerinin hiçbirisinde böyle bir emir duymadım. Yok ki böyle bir emir Müslümanlar kendilerine böyle bir yol, böyle bir hayat programı, böyle bir hedef çizsinler.

İşin bir başka garip yönü de bugün Müslümanlar Allah için kazanıyoruz dedikleri halde kazandıklarını Allah için değil de hep kendileri için harcıyorlar. Kullandıkları arabalarını daha lüks hale getirmek, ev eşyalarını, kılık-kıyafetlerini değiştirmek, yeme-içmelerini farklılaştırmak, sofralarını zenginleştirmek için harcıyorlar. Tıpkı Mekkeli müşriklerin putları Allah’ın önüne dikip biz bunlarla sana yaklaşacağız dedikleri gibi bugün müslümanlar da malı putlaştırarak onunla Allah’a yaklaşacaklarını iddia ediyorlar

O Allah tektir. Bir değil, tek. Ehad kelimesi Arapça’da Kur’an’ın inzalinden sonra hiçbir zaman bir şahıs ya da başka bir şeye sıfat olarak verilmemiştir. Sadece Cenab-ı Hakk’ın zatı için kullanılmıştır. Babasız, evlatsız, nesepsiz, bölünmez, parçalanmaz, karşı gelinmez, mağlup edilmez bir tektir. Yani ey müşrikler sizin İlahlarınıza eklenecek, sizin tanrılarınızın içine katılacak bir İlah değildir O. O sizin şu yapay tanrılarınız gibi sonradan yaratılmış değildir. Görevi birilerinden devralmış değildir. O, ezeli ve ebedidir. Ondan önce ve sonra hiç kimse yoktur. Göklerde ve yerde Onun benzeri ve misli olmadığı için O tektir. Sizin İlahlarınız gibi O cisimle, zamanla ve mekanla da mukayyet değildir. Onda çokluk, Onda parçalanma da mümkün değildir. Onun yemeye içmeye, kulları tarafından doyurulmaya ve korunmaya ihtiyacı yoktur. Yani O bir değil tektir. Varlıklardan biri değil tanrılardan herhangi biri değil tektir.

Rububiyet de tek, kanun vazetmede, kulluk programı, hayat programı belirlemede tek varlık Allah’dır. Allah’dan başka Rabb yoktur. Allah’tan başka yasa koymaya, hayat programı belirlemeye yetkili varlık yoktur. Bu konuda Allah tek kabul edilmelidir. Değilse Allah korusun yeryüzünde O’ndan başka kanun yapıcılar, yasa belirleyiciler kabul edildi mi, şirk başlamış demektir

Uluhiyette tek, güçte, kuvvette tek, otorite ve egemenlikte tek, yaratmada tek, ilimde tek, hikmette tek, tüm sıfatlarında, tüm fiillerinde tektir Allah. Bu tekliğin dışında bir düşünce ve inanış Allah korusun bizi Allah’tan uzaklaştırıp şirke götürür. Bizi Allah’tan koparıp başka Rablere, başka İlahlara, başka tanrılara ve efendilere götürür.

İhlas Süresi 2. Ayet: Allah her şeyden müstağnî ve her şey O’na muhtaçtır.

Ehad olan, tek olan Allah bu Ehadiyyeti gereği Samed’dir de aynı zamanda. Samed, başkasına muhtaç olmayan, kendi kendine var olup varlığını kendi kendine sürdüren varlık demektir. Samed, kendisine sığınılan, kendisinden istenilen, kendisine başvurulan varlık demektir. Kendisinde eksik, gedik, kusur ayıp olmayan demektir. Fani olmayan, baki olan demektir. Ululuk kendisinde son bulan, her şeyin kendisine dayandığı tüm varlıkların maksudu ve mercii olan varlık demektir.

Samed, dilediğine hükmeden, dilediğini yapan varlık demektir. İşte Müslümanların yakından tanıdığı, sürekli namazlarında okuduğu ama tabi manasını anlamadan okuduğu bir sürenin ikinci ayeti. Dinin özünün, dinin üçte birinin sunulduğu bir sürenin ikinci ayetinde gündeme getirilen bir Allah sıfatı, bir Allah ismi. Allah’ın yaratıklarından hiç birisinde bulunmayan yine bir teklik özelliği.

Ama maalesef biz Rabbimizi sıfatlarıyla tanıyamıyoruz. Sıfatlarıyla insanları tanıdığımız kadar sıfatlarıyla Rabbimizi tanımıyoruz. Sıfatları ve isimleriyle Allah tanınmayınca da pek çoğumuz çoğu kere birilerini Allah makamına oturtma, birilerine Allah’ın sıfatlarını yükleme şirkinden kurtulamıyoruz. Elbette sıfatlarıyla Allah tanınmayınca ya da sıfatları konusunda Allah’ın tekliği bilinmeyince birileri Allah makamına oturtulacak, birileri Allah gibi görülecek, birilerine Allah’ın sıfatları verilmeye devam edilecektir

O Allah öyle bir Sameddir ki, muhtaç olanlar yalnız O’na muhtaçtır. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi gerek varlıkları, var edilmeleri konusunda, gerekse varlıklarını sürdürebilmeleri konusunda sadece O’na muhtaçtır. Öyleyse Samed, insanların problemlerini halletmeleri konusunda kendisine başvurdukları varlık demektir. Bu da sığınmak, ya da istemek, dua etmek şeklinde tezahür eder. Öyleyse Samed, kendisine sığınılan varlık demektir. Kendisine sığınanların tümünü koruyan demektir. Kendisinden talep edilen, istenen ve isteyenlerin isteklerinin tümünü yerine getirme gücüne sahip olan varlık demektir. Kur’an bunu muhtelif yerlerde ve şekillerde anlatır. İnsanlar ne kadar da küfre ve şirke düşecek bir noktaya gelseler de, ne kadar da dinlerini, imanlarını yitirse de yine de çaresiz kalıp başları dara düşünce hep O’na sığınır ve O’ndan isterler isteyeceklerini. Bu konuda Kur’an’da pek çok ayet vardır

Allah Samed’dir, herkesin ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu, ama kendisi hiç kimseye muhtaç olmayan varlıktır. Samed, kendisine danışılmadan karara varılamayan efendi demektir.

Eğer tüm hayat problemlerimizde, tüm hayat programlarımızda sadece Allah’a soruyor, sadece Allah’ın kitabına ve O’nun Resulünün Sünnetine müracaat ediyor, yapacağımız ve yapmayacağımız bir şey konusunda, pozitif ve negatif bir tavır belirleme konusunda önce Allah ve Resulüne danışıyor, yani Allah’ın Kitabına ve Resulünün Sünnetine müracaat ediyor ve öylece yaşıyorsak, biz gerçek Müslümanız, değilse Allah korusun bizim hayatımız şirke bulaşmış hayattır. Buna göre bir daha düşünelim. Her gün namazlarımızda okuduğumuz bu sürenin bu ayetiyle kendimizi bir daha yargılayalım. Acaba gerçekten biz Rabbimizi Samed bilebiliyor ve hayatımızı O’na soruyor muyuz? Yoksa kendi keyfimiz istikametinde, kendi heva ve heveslerimiz istikametinde bir hayat mı yaşıyoruz?

İhlas Süresi 3. Ayet: O doğurmamış ve doğmamıştır.

Allah doğmamış, doğurmamıştır. Bununla sebebi nüzule cevap verilmiştir. Müşriklerin Ey Muhammed,

∟ Kim bu Allah?

∟ Nesebi nedir?

∟ Babası, anası, kimdir? şeklindeki sorularına cevap sadedinde buyuruyor ki Rabbimiz;

Allah sizin yapay tanrılarınıza benzemez, O doğurmamıştır ve doğmamıştır.

İhlas Süresi 4. Ayet: Hiç bir şey O’na denk değildir.

İhlas süresinin son ayetinde Rabbimiz kendisini bize anlatırken buyurur ki, hiçbir şey O’na denk değildir. Yaratıklarından hiçbir şey Onun dengi değildir

Hiçbir şeyi, hiçbir varlığı Allah’a denk tutamayız, Allah’a benzer düşünemeyiz. Allah’ı tüm varlıklarından ayrı düşüneceğiz. Her şey Ondan kaynaklansa da, her şeyi O yaratmış olsa da, Allah ile alakalı düşüneceğimiz her konu ancak Kur’an’ın bize bildirdiği şekilde olmalıdır. Çünkü Allah ile alakalı başka hiçbir kaynaktan bilgilenme imkanımız yoktur. Bu konuda tek kaynak Kitap ve Sünnettir. Çünkü bilelim ki Allah gaybın ve imanın konusudur. Allah, laboratuvarın konusu değildir. Allah bilinmez, sadece iman edilir. Bugün ki modernist kafirlerin yaptıkları gibi Allah’ı laboratuvarda incelemeye kalkıştınız mı, şirkin berzahına düşmüş olursunuz

Öyleyse Allah kendisini nasıl tanıtmışsa, hangi sıfatların sahibi olarak haber vermişse O’na öylece inanmak zorundayız.

Ne zatında, ne sıfatlarında, ne esmasında ne de fiillerinde Allah’a benzer, O’na denk hiçbir varlık yoktur. Geçmişte olmadığı gibi, gelecekte de olmayacaktır. Çünkü sonradan olacaklar hadis ve yaratılmış olacağından, O’na denk olmaları mümkün değildir

Allah’ın benzeri hiçbir şey yoktur. Allah’ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde benzeri yoktur. Zatı , sıfatları ve fiilleri konusunda hiçbir şey Allah gibi değildir

Kaynak: Ali Küçük / Besairu’l Kur’an.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ